Şahbettin Uluat
Köşe Yazarı
Şahbettin Uluat
 

Yürüyelim arkadaşlar…

Çocuktuk. Yürümek gündelik yaşamımızın doğal ve sıradan bir eylemiydi. Hem yürümekten başka seçeneğimiz yoktu, hem başka seçeneklerin de olduğunu bilmiyorduk. Her yere yürüyorduk. Bisikletiniz de mi yoktu diye sormayın. Yoktu. Bisiklete ancak o günkü kışlık Şehir Sineması karşısında bulunan bisikletçide küçük cep harçlıklarımız karşılığında ve tur hesabı binebiliyorduk. Acemiliğimizi üç tekerlekli bisiklette attıktan sonra iki tekerlekli olana terfi ediyorduk. Hem öğrenci servisleri yoktu, hem de ailelerimizin servislere verecek parası yoktu. Okula yürüyorduk, çarşıya yürüyorduk hatta mevsim yazsa ve hava sıcaksa bir kaçımız bir araya geliyor,  suya girip yüzebilmek için şehir merkezinden İskele Köyüne de yürüyorduk. Yaz tatillerinde ve hafta sonları ailelerimizin bizi gönderdiği kuran kurslarına yürüyerek gidip geliyorduk. İlkokulun son yıllarında, beden eğitimi derslerinde, bayram günlerinde hep birlikte Gençlik Marşı eşliğinde sert adımlarla yürürken bambaşka duygularla ve adeta bulutların üzerinde yürüyorduk. Mevsiminde uşkun getirmek için, yaz günlerinde de kar getirmek için üçümüz beşimiz bir araya gelip Erek Dağı’na da gidiyorduk. Ellerimizdeki küçük yiyecek çıkınlarıyla sabahın erken saatlerinde evlerimizden çıkıp yola düştüğümüzde kendimizi birer masal kahramanı gibi hissediyorduk. O günlerde pet şişe suları yoktu. Susuzluğumuzu dağa çıkarken uğradığımız küçük kaynak yerlerinde giderirdik. Güneşin sıcağı altında yokuş yukarı çıkmış olduğumuz için çok susar ve o kendi halinde hafif hafif kaynayıp aşağılara doğru ince bir sızıntı halinde akan kaynak başlarında iki elimizi yere koyarak eğilip içer, sonrasında elimizi yüzümüzü yıkar, başımızın üstünü ıslatır tazelenirdik.  Bütün günümüzü alan yorucu yolculuğumuzun sonunda dağdan getirdiğimiz karları evde pekmezle karıştırıp ailece yerdik. Yine o günlerde annelerimiz yakın arkadaşım Ahmet ile ikimizi sakatat almak üzere o günkü Yenimahalle tarafında bulunan mezbahaya gönderdiklerinde de yollara düşerdik. Birlikte kesim yerine gider, oradan kelle, küçükbaş hayvan ayağı (pepik), ciğer, işkembe ve bazen de umbar alırdık.  Van Kalesi her yıl birkaç kez gittiğimiz yerlerdendi. Yürüyerek gider, tırmanır, gezer, gelirdik. * Sonra büyüdük genç olduk, yetişkin olduk. Oturup kalmak bize göre değildi. Hep yürüdük. Ortaokula, liseye, çarşıya, pazara, başka mahallelerdeki yakınlarımızın evlerine herkes gibi yürüyerek gidip geldik. Üniversite sınavı için gittiğimiz büyük şehirlerin cadde ve sokaklarında, park bahçelerinde ilgi ve merakla yürüyorduk. Üniversitede okurken kaldığımız öğrenci yurtlarından okullarımıza yürüyerek gidip geliyorduk. Bizim üniversite dönemimiz zor zamana rastlamıştı. Öğrencisi olduğumuz okullarda, bir parçası olmak durumunda kaldığımız öğrenci gruplarıyla ve biraz da zorunlu olarak toplu yürüyüşlere katıldık bu kez de. Yürümek üzerinde konuştuğumuz bir şey değildi. Yürümekle bir sorunumuz da yoktu. Sonra yaşımız kemale erdi, ellili yaşlarımıza girdik. Şu ya da bu nedenle gittiğimiz sağlık kuruluşlarındaki doktorlar tavsiye ettiler yürümemizi.  “Bu yaştan sonra sağlığınızı koruyabilmeniz için bol bol yürümeniz gerekiyor” dediler.  Yürümenin aynı zamanda bir ilaç olduğunu o günlerde öğrendik. O günlerde yürüyüş alanlarında yürüyenlerin bir biz olmadığımızı da keşfettik. Büyük bölümü doktor tavsiyesiyle, genç yaşlı başka pek çok insan da yürüyordu. Belgesellerde izlediğimiz batılı insanlar kadar çok yürüyenimiz de, yürüyüş alanlarımız da yoktu ama yürüyorduk. Yürümek, tempolu yürümek bazen aradaki zaman dilimini gizleyip bizi çocukluk günlerimize götürüyordu. Dudaklarımızdan dökülmese de aklımızdan o bildik marşın sözleri geçiyordu. Dağ başını duman almış, Gümüş dere durmaz akar, Güneş ufuktan şimdi doğar, Yürüyelim arkadaşlar.   Belki artık sert adımlarla her yer inlemiyordu ama yürüyorduk. Bir dönem sembolik anlamda da olsa ressam, heykeltıraş arkadaşım Ekber Kutlu ile birlikte, sabahları mesai öncesinde, yine bu marşı söyleyerek onun çalışma yerinde, okulumuzun sanat atölyesinde de yürüyorduk. * Bu Cumartesi günü dağlarda ve ortalıkta kar olmasına rağmen Van’da güneşli bir hava vardı. Yaşadığım yerdeki insanların az da olsa bir kısmı pandemi kısıtlamaları arasında bir soluk alma fırsatı sayarak, insan yoğunluğunun olmadığı geniş alanlarda yürüyerek bu güzel günü değerlendiriyorlardı. Öğlen sonrası alışveriş için markete doğru giderken bütün bunlar geçiyordu aklımdan. Elbette o marş da geçiyordu. Bu gök, deniz nerede var… Nerede bu dağlar taşlar… * Sesimizi yer gök su dinlesin, Sert adımlarla her yer inlesin.   
Ekleme Tarihi: 02 Mart 2021 - Salı

Yürüyelim arkadaşlar…

Çocuktuk. Yürümek gündelik yaşamımızın doğal ve sıradan bir eylemiydi. Hem yürümekten başka seçeneğimiz yoktu, hem başka seçeneklerin de olduğunu bilmiyorduk. Her yere yürüyorduk.

Bisikletiniz de mi yoktu diye sormayın. Yoktu. Bisiklete ancak o günkü kışlık Şehir Sineması karşısında bulunan bisikletçide küçük cep harçlıklarımız karşılığında ve tur hesabı binebiliyorduk.

Acemiliğimizi üç tekerlekli bisiklette attıktan sonra iki tekerlekli olana terfi ediyorduk.

Hem öğrenci servisleri yoktu, hem de ailelerimizin servislere verecek parası yoktu. Okula yürüyorduk, çarşıya yürüyorduk hatta mevsim yazsa ve hava sıcaksa bir kaçımız bir araya geliyor,  suya girip yüzebilmek için şehir merkezinden İskele Köyüne de yürüyorduk.

Yaz tatillerinde ve hafta sonları ailelerimizin bizi gönderdiği kuran kurslarına yürüyerek gidip geliyorduk.

İlkokulun son yıllarında, beden eğitimi derslerinde, bayram günlerinde hep birlikte Gençlik Marşı eşliğinde sert adımlarla yürürken bambaşka duygularla ve adeta bulutların üzerinde yürüyorduk.

Mevsiminde uşkun getirmek için, yaz günlerinde de kar getirmek için üçümüz beşimiz bir araya gelip Erek Dağı’na da gidiyorduk. Ellerimizdeki küçük yiyecek çıkınlarıyla sabahın erken saatlerinde evlerimizden çıkıp yola düştüğümüzde kendimizi birer masal kahramanı gibi hissediyorduk.

O günlerde pet şişe suları yoktu. Susuzluğumuzu dağa çıkarken uğradığımız küçük kaynak yerlerinde giderirdik. Güneşin sıcağı altında yokuş yukarı çıkmış olduğumuz için çok susar ve o kendi halinde hafif hafif kaynayıp aşağılara doğru ince bir sızıntı halinde akan kaynak başlarında iki elimizi yere koyarak eğilip içer, sonrasında elimizi yüzümüzü yıkar, başımızın üstünü ıslatır tazelenirdik. 

Bütün günümüzü alan yorucu yolculuğumuzun sonunda dağdan getirdiğimiz karları evde pekmezle karıştırıp ailece yerdik.

Yine o günlerde annelerimiz yakın arkadaşım Ahmet ile ikimizi sakatat almak üzere o günkü Yenimahalle tarafında bulunan mezbahaya gönderdiklerinde de yollara düşerdik. Birlikte kesim yerine gider, oradan kelle, küçükbaş hayvan ayağı (pepik), ciğer, işkembe ve bazen de umbar alırdık. 

Van Kalesi her yıl birkaç kez gittiğimiz yerlerdendi. Yürüyerek gider, tırmanır, gezer, gelirdik.

*

Sonra büyüdük genç olduk, yetişkin olduk. Oturup kalmak bize göre değildi. Hep yürüdük. Ortaokula, liseye, çarşıya, pazara, başka mahallelerdeki yakınlarımızın evlerine herkes gibi yürüyerek gidip geldik.

Üniversite sınavı için gittiğimiz büyük şehirlerin cadde ve sokaklarında, park bahçelerinde ilgi ve merakla yürüyorduk.

Üniversitede okurken kaldığımız öğrenci yurtlarından okullarımıza yürüyerek gidip geliyorduk.

Bizim üniversite dönemimiz zor zamana rastlamıştı. Öğrencisi olduğumuz okullarda, bir parçası olmak durumunda kaldığımız öğrenci gruplarıyla ve biraz da zorunlu olarak toplu yürüyüşlere katıldık bu kez de.

Yürümek üzerinde konuştuğumuz bir şey değildi. Yürümekle bir sorunumuz da yoktu.

Sonra yaşımız kemale erdi, ellili yaşlarımıza girdik. Şu ya da bu nedenle gittiğimiz sağlık kuruluşlarındaki doktorlar tavsiye ettiler yürümemizi.  “Bu yaştan sonra sağlığınızı koruyabilmeniz için bol bol yürümeniz gerekiyor” dediler.  Yürümenin aynı zamanda bir ilaç olduğunu o günlerde öğrendik.

O günlerde yürüyüş alanlarında yürüyenlerin bir biz olmadığımızı da keşfettik. Büyük bölümü doktor tavsiyesiyle, genç yaşlı başka pek çok insan da yürüyordu. Belgesellerde izlediğimiz batılı insanlar kadar çok yürüyenimiz de, yürüyüş alanlarımız da yoktu ama yürüyorduk.

Yürümek, tempolu yürümek bazen aradaki zaman dilimini gizleyip bizi çocukluk günlerimize götürüyordu. Dudaklarımızdan dökülmese de aklımızdan o bildik marşın sözleri geçiyordu.

Dağ başını duman almış,

Gümüş dere durmaz akar,

Güneş ufuktan şimdi doğar,

Yürüyelim arkadaşlar.

 

Belki artık sert adımlarla her yer inlemiyordu ama yürüyorduk.

Bir dönem sembolik anlamda da olsa ressam, heykeltıraş arkadaşım Ekber Kutlu ile birlikte, sabahları mesai öncesinde, yine bu marşı söyleyerek onun çalışma yerinde, okulumuzun sanat atölyesinde de yürüyorduk.

*

Bu Cumartesi günü dağlarda ve ortalıkta kar olmasına rağmen Van’da güneşli bir hava vardı. Yaşadığım yerdeki insanların az da olsa bir kısmı pandemi kısıtlamaları arasında bir soluk alma fırsatı sayarak, insan yoğunluğunun olmadığı geniş alanlarda yürüyerek bu güzel günü değerlendiriyorlardı.

Öğlen sonrası alışveriş için markete doğru giderken bütün bunlar geçiyordu aklımdan.

Elbette o marş da geçiyordu.

Bu gök, deniz nerede var…

Nerede bu dağlar taşlar…

*

Sesimizi yer gök su dinlesin,

Sert adımlarla her yer inlesin. 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.