Köşe Yazıları (İHA) - İhlas Haber Ajansı | Haber Girişi: 27.06.2013 - 09:11, Güncelleme: 15.10.2020 - 08:18

Yalnızlığa son veren kalabalıklar!

 

Yalnızlığa son veren kalabalıklar!

                                 Suyun kaynama derecesi sıcaklığıyla ilgilidir. Kaynayan suyun buharı bir yol bulup taşamaz ve bulunduğu yerden çıkamazsa patlatır. Balonun patlaması da genleşen havanın yarattığı basıncın gücüyle olur.Kıvırtmadan ve de lamı cimi yok son on yıl gibi bir süreç kaynayan yılların süreci oldu. Son on yıl toplumsal değerleri anlamamanın… Düşünce ve inançların, birey özgürlüğünün yok sayıldığı yıllar.Ötekileştirme, farklılıkları değerlendirememenin bilinçsizliğiyle, bütün dağları ben yarattım megalomanlığının o dayanılmaz hafifliğiyle kaynayan kazan, sıkışan hava, yani biriken öfke ve çatlayan sabır taşı sonuçta kaçınılmaz patlamanın tarihsel fotoğrafına dönüştü.Taksim'de ve Türkiye'nin dört bir yanında olan bitenin özeti sadece bu mudur?Bence dahası var.İddia ediyorum ki hiçbir anne ve babanın gücü bugün bilgisayar başındaki genci klavyesinden, bilgisayarının ekranından uzaklaştırmaya yetmez. Uzaklaştırır ama koparamaz. Çünkü gençlerine karşı yabancılaşan, uzaklaşan bir topluma dönüştük. Sandık ki ana baba olmak sadece karın doyurmak, üstünü başını giydirip üç beş kuruş harçlık vermekle olur. Hayat kavgasının da acımasız temposu bizi çocuklarımızdan uzaklaştırdı. Gençler yalnız kaldı. Yalnızlıklarının tutunacak dallarından biri de bilgisayar, internet ve sosyal paylaşım siteleri oldu. Bazen yasakladık ama yasaklar dinamik genç yapıları etkilemedi. Kapıdan kovulan sanal gençlik bacadan dalmayı bildi.Sadece gençler miydi yalnız?Hayır!Hepimiz yalnızlaştık… Kahve mahve ayakları da yetmedi yalnızlıklarımıza. Kadınlarımız tek başınalıklarını iş güç bitince ekran başına geçerek unutmaya çalıştılar. Bu arada onlar da yavaştan yavaştan gençlerin bilgisayarına ve dolayısıyla sosyal paylaşım sitelerine sokuldular.Çatık kaşlarla yönetilirken ülkemiz; özel hayatlara ve dolayısıyla özgürlüklere baskı indirince yönetim erki sandı ki yandaş basının goygoyculuğuyla işler yolunda gidecek ve güllük gülistanlık bir ülkede yaşanıyor izlenimiyle işler tıkırında olacaktı.Ve küçük bahaneye bakıyordu her şey. O bahanede Taksim Gezi Parkı olunca, yalnızlığının kalabalıklarda unutacak genç, orta yaş, yaşlı herkes zincirinden boşalarak meydanlarda buluştu.Bilgisayarının başını terk etmeyeceği sanılan gençler… Süpürgesinden, toz bezinden, yutturmaca kadın programlarının gırla akıp gittiği televizyonların ekranlarına yapışıp kalmış kadınlar… Her gün geçim sıkıntısıyla fokurdayan kahvehanelerden kopan işsizler, emekliler birden bire hızla akan bir nehir olup; cadde ve sokaklara, oralardan da meydanlara aktılar. On yılın gelmişini geçmişini hesaplamayan, vatandaşının derdin sorununu bilmeyen, benim dediğim dedik diyenler şaşırdılar.Çünkü artık bir araya gelen yüzler, binler, on binler, yüz binler, milyonlar önce çevre değerlerine saygı sonra da otoriter düzen yaratılmaya tepki diye başlayan eylemleriyle yeri göğü inlettiler… Ne tazyikli su, ne biber gazı, ne plastik mermi, ne de ejderhaya dönüştürülen Tomalara aldırış etmeyip demokrasi ve özgürlük marşları söylemeye başladılar.Söz konusu on yılın yöneticileri durumu tahlil edemediler…Yine o eski şarkılar sürüldü piyasaya. İnsafsız bir kalama ve iftirayla meydanları dolduranlar suçlanmaya başladı."Camide içki içtiler…""Etrafa zarar verdiler…""Yasalara karşı geldiler…""Türbanlı hanımlara Taksim eylemcileri saldırdı."İpe sapa gelmez iddiaların kanıtı olmayınca ve hepsinin de gerisinde kışkırtıcı ajanlar, eylemleri farklı gösterecek senaryolar fark edilince karalama ve hedef gösterme yöntemlerine karşı eylemciler Nasrettin Hoca'nın torunları olduklarını göstererek müthiş bir mizah kampanyası başlattılar. Bir karikatür veya bir slogan sayfalar dolusu yorum yazısını içerecek kadar etkili oldu. Çarşı Grubu bu etkili yöntemin lokomotif gücü oldu.Oysa yalnızların birden bire kalabalıklara dönüştükleri meydanlarda sadece güç birliği, kardeşlik, inançlara ve düşüncelere, yaşam biçimlerine saygıdan başka bir şey yoktu. Yardımlaşma ve nezaket ön plandaydı."Polise taş atmak yok, karşı koymak yok!" İlkeli eylemi direnişin ruhunu oluşturdu.Kimyasal katıklı tazyikli sular, biber gazı, plastik mermi yalnızken kalabalıklaşan ve halk olan binleri, milyonları korkutamadı, ürkütemedi. Tam tersi daha da çoğalmalarına ve tek vücut olmalarına neden oldu.Bir zamanların parkalı devrimci genç görüntüsünü bu kez ayağında şortu, üstünde tişörtü, sırtında omuzlarından askısı ile takılı bulunan çantasıyla yeni bir genç görüntüsü ortaya çıktı.Eylemcinin çantasının içinde sadece bir şişe su, biber gazına karşı limon bulunduğu polis aramalarında ve gözaltlılarında görüldü.Coplandılar…Tekmelendiler…Ağızları burunları kan revan içinde kaldı…Ama asla şiddete başvurmadılar!Asıl zafer, şiddete şiddetle karşılık vermemek oldu.Kin ve kibir… Hırs ve intikam… Ben tekim ve muktedirim diyenler yanıldılar.Zalimlik döşeli söylemlere rağmen kalabalıklar polisin de halkın evladı olduğunu unutmadı.Ölü toprağına teslim oldu sanılan halk bir araya gelerek yalnızlığına son verdi.Hakkın ve halkın… Adaletin ve özgürlüklerin…Canı yakılsa da... Kıyılsa da evlatları… Barış utkusunu ve evrenselleşen nezaketini asla unutmayan bir halkın sıradan bir nefesi olmaktan sevinç ve gurur duyuyorum. vanhaber, van, haber, van haber yalnızlığa son veren kalabalıklar, şahin akçap
                                
Suyun kaynama derecesi sıcaklığıyla ilgilidir. Kaynayan suyun buharı bir yol bulup taşamaz ve bulunduğu yerden çıkamazsa patlatır. Balonun patlaması da genleşen havanın yarattığı basıncın gücüyle olur.
Kıvırtmadan ve de lamı cimi yok son on yıl gibi bir süreç kaynayan yılların süreci oldu.
Son on yıl toplumsal değerleri anlamamanın… Düşünce ve inançların, birey özgürlüğünün yok sayıldığı yıllar.
Ötekileştirme, farklılıkları değerlendirememenin bilinçsizliğiyle, bütün dağları ben yarattım megalomanlığının o dayanılmaz hafifliğiyle kaynayan kazan, sıkışan hava, yani biriken öfke ve çatlayan sabır taşı sonuçta kaçınılmaz patlamanın tarihsel fotoğrafına dönüştü.
Taksim'de ve Türkiye'nin dört bir yanında olan bitenin özeti sadece bu mudur?
Bence dahası var.
İddia ediyorum ki hiçbir anne ve babanın gücü bugün bilgisayar başındaki genci klavyesinden, bilgisayarının ekranından uzaklaştırmaya yetmez. Uzaklaştırır ama koparamaz. Çünkü gençlerine karşı yabancılaşan, uzaklaşan bir topluma dönüştük. Sandık ki ana baba olmak sadece karın doyurmak, üstünü başını giydirip üç beş kuruş harçlık vermekle olur. Hayat kavgasının da acımasız temposu bizi çocuklarımızdan uzaklaştırdı. Gençler yalnız kaldı. Yalnızlıklarının tutunacak dallarından biri de bilgisayar, internet ve sosyal paylaşım siteleri oldu. Bazen yasakladık ama yasaklar dinamik genç yapıları etkilemedi. Kapıdan kovulan sanal gençlik bacadan dalmayı bildi.
Sadece gençler miydi yalnız?
Hayır!
Hepimiz yalnızlaştık… Kahve mahve ayakları da yetmedi yalnızlıklarımıza. Kadınlarımız tek başınalıklarını iş güç bitince ekran başına geçerek unutmaya çalıştılar. Bu arada onlar da yavaştan yavaştan gençlerin bilgisayarına ve dolayısıyla sosyal paylaşım sitelerine sokuldular.
Çatık kaşlarla yönetilirken ülkemiz; özel hayatlara ve dolayısıyla özgürlüklere baskı indirince yönetim erki sandı ki yandaş basının goygoyculuğuyla işler yolunda gidecek ve güllük gülistanlık bir ülkede yaşanıyor izlenimiyle işler tıkırında olacaktı.
Ve küçük bahaneye bakıyordu her şey. O bahanede Taksim Gezi Parkı olunca, yalnızlığının kalabalıklarda unutacak genç, orta yaş, yaşlı herkes zincirinden boşalarak meydanlarda buluştu.
Bilgisayarının başını terk etmeyeceği sanılan gençler…
Süpürgesinden, toz bezinden, yutturmaca kadın programlarının gırla akıp gittiği televizyonların ekranlarına yapışıp kalmış kadınlar…
Her gün geçim sıkıntısıyla fokurdayan kahvehanelerden kopan işsizler, emekliler birden bire hızla akan bir nehir olup; cadde ve sokaklara, oralardan da meydanlara aktılar.
On yılın gelmişini geçmişini hesaplamayan, vatandaşının derdin sorununu bilmeyen, benim dediğim dedik diyenler şaşırdılar.
Çünkü artık bir araya gelen yüzler, binler, on binler, yüz binler, milyonlar önce çevre değerlerine saygı sonra da otoriter düzen yaratılmaya tepki diye başlayan eylemleriyle yeri göğü inlettiler… Ne tazyikli su, ne biber gazı, ne plastik mermi, ne de ejderhaya dönüştürülen Tomalara aldırış etmeyip demokrasi ve özgürlük marşları söylemeye başladılar.
Söz konusu on yılın yöneticileri durumu tahlil edemediler…
Yine o eski şarkılar sürüldü piyasaya. İnsafsız bir kalama ve iftirayla meydanları dolduranlar suçlanmaya başladı.
"Camide içki içtiler…"
"Etrafa zarar verdiler…"
"Yasalara karşı geldiler…"
"Türbanlı hanımlara Taksim eylemcileri saldırdı."
İpe sapa gelmez iddiaların kanıtı olmayınca ve hepsinin de gerisinde kışkırtıcı ajanlar, eylemleri farklı gösterecek senaryolar fark edilince karalama ve hedef gösterme yöntemlerine karşı eylemciler Nasrettin Hoca'nın torunları olduklarını göstererek müthiş bir mizah kampanyası başlattılar. Bir karikatür veya bir slogan sayfalar dolusu yorum yazısını içerecek kadar etkili oldu. Çarşı Grubu bu etkili yöntemin lokomotif gücü oldu.
Oysa yalnızların birden bire kalabalıklara dönüştükleri meydanlarda sadece güç birliği, kardeşlik, inançlara ve düşüncelere, yaşam biçimlerine saygıdan başka bir şey yoktu. Yardımlaşma ve nezaket ön plandaydı.
"Polise taş atmak yok, karşı koymak yok!" İlkeli eylemi direnişin ruhunu oluşturdu.
Kimyasal katıklı tazyikli sular, biber gazı, plastik mermi yalnızken kalabalıklaşan ve halk olan binleri, milyonları korkutamadı, ürkütemedi. Tam tersi daha da çoğalmalarına ve tek vücut olmalarına neden oldu.
Bir zamanların parkalı devrimci genç görüntüsünü bu kez ayağında şortu, üstünde tişörtü, sırtında omuzlarından askısı ile takılı bulunan çantasıyla yeni bir genç görüntüsü ortaya çıktı.
Eylemcinin çantasının içinde sadece bir şişe su, biber gazına karşı limon bulunduğu polis aramalarında ve gözaltlılarında görüldü.
Coplandılar…
Tekmelendiler…
Ağızları burunları kan revan içinde kaldı…
Ama asla şiddete başvurmadılar!
Asıl zafer, şiddete şiddetle karşılık vermemek oldu.
Kin ve kibir… Hırs ve intikam… Ben tekim ve muktedirim diyenler yanıldılar.
Zalimlik döşeli söylemlere rağmen kalabalıklar polisin de halkın evladı olduğunu unutmadı.
Ölü toprağına teslim oldu sanılan halk bir araya gelerek yalnızlığına son verdi.
Hakkın ve halkın…
Adaletin ve özgürlüklerin…
Canı yakılsa da...
Kıyılsa da evlatları…
Barış utkusunu ve evrenselleşen nezaketini asla unutmayan bir halkın sıradan bir nefesi olmaktan sevinç ve gurur duyuyorum.
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.