Prof. Dr. Nurten Laleci Sarıca
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Nurten Laleci Sarıca
 

YARDIMLAŞMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE

Fas asıllı bir Fransız’ın paylaşımından “Yedi yaşıma kadar her gün Allah’ın bizimle yemek yemeğe geldiğini düşünüyordum. Şöyle ki: Küçük bir çocuktum, bir gün anneme on iki kişi olduğumuz halde neden hep on beş kişilik yemek pişirdiğini sordum. Annem bana Berberi’ce “win rebbi” yani yemekteki fazlalığın “Allah’ın hakkı” olduğunu söyledi. İşte bu yüzden uzun zaman Allah’ın her gün bizim eve, bizimle yemek yemeğe geldiğini ama bizim onu göremediğimizi ve hatta onun için üç kişilik yemek pişirildiğini ve bunun normal olduğunu düşündüm. Çünkü o Allah’tı! Ne zaman ki büyüdüm işte o zaman annemin dediği “Allah’ın hakkı” sözünün ve fazladan yemek yapma davranışının anlamını öğrendim. Bu bir berberi geleneğiydi. Habersiz bir misafir veya kapıyı çalan bir dilenci olursa diye her zaman yemek biraz fazla yapılırdı. Böylece herkesin doymasına yetecek kadar yemek pişmiş olurdu, ev sahibi de gelen davetsiz misafire karşı mahcup olmazdı. Eğitimim nedeniyle bir gezi için İtalya’nın Napoli şehrine gittiğimde arkadaşlarımla oturduğumuz bir kafede, dilencilerin gelip kahve içtiklerini ve sonrasında hiçbir ücret ödemeden çıkıp gittiklerini gördüm. Bu eşsiz cömertlik beni çok şaşırtmıştı. Ödeme yapmak üzere yanıma çağırdığım garsonu patronunun cömertliğinden dolayı kutlamak istedim. Onun cevabı daha çok şaşırmama neden oldu. Çünkü cömertliği yapan kafenin sahibi değil, müşterilerdi. Orada adına “caffe sospeso” yani “askıda kahve” denen bir gelenekleri vardı. Napoli’deki kafe ve barlarda ödeme gücü olmayan insanlara karşı bir tür dayanışma ruhu içinde bu gelenek 2. Dünya Savaşından beri devam etmekteydi. Bu gelenek şöyle işliyordu, kafeye giden bir müşteri bir kahve sipariş ediyordu ama iki kahve parası ödüyordu. Yani kahvenin biri kendisi için diğeri ise ödeyemeyecek kişiler içindi. Açıklaması için garsona teşekkür ettim ve doğduğum topraklardaki geleneğimizden ve bunun ezelden beri devam ettiğinden bahsettim. Bana pek inanmadı ama ben ona hem içtiğim kahvenin parasını hem de gelebilecek muhtaç bir Napolili için “askıda bir kahvenin” parasını ödedim. Bir süre sonra bizim fazla yemek yapma geleneğimizi, annemin “Allah’ın Hakkı” dediği bu olayı, Marakeş’te lokanta sahibi bir İspanyol arkadaşıma anlattım. Bunu duyunca çok etkilendi ve o da “Allah’ın hakkı” geleneğini uyguladı. Böylece kafedeki “askıda kahve”, lokantalarda “dayanışma yemeği”, fırınlarda “dayanışma ekmeği”, manavlarda “dayanışma meyve-sebzesi” ve benzeri dayanışma hareketlerine dönüştü…” Bu yazı bana atalarımızdan kalan “sadaka taşı” geleneğini hatırlattı. Her şeyin maddeden ibaret olduğu, yardımlaşmanın yerini giderek bencilliğin aldığı bugünlerde pek akla gelmese de Anadolu’da hala farklı şekillerde yaşayan yardımlaşma yollarımız var. Geçmişe kısa bir yolculuk yaparsak “veren el alan elden üstündür” düsturundan hareketle, veren elin alan eli görmediği, alan kişinin ihtiyacını giderdiği ve utandırılmadığı, veren kişinin gurura ve kibre kapılmadan iyilik yapmasına vesile olduğu sadaka taşı geleneğiyle karşılaşırız. Osmanlı döneminde bu gelenek, içine sadaka konması için şehirlerin belirli noktalarına yerleştirilen sadaka taşlarından ibarettir. Genellikle cami, çarşı, hastane, çeşme vb. yerlerde bulunan, ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için üzerindeki oyuklara para, altın vb. bırakılan özel taşlardır bunlar. Anlatıldığına göre gündüzleri sessiz sedasız bekleyen sadaka taşları geceler canlanırmış. Çünkü gerek ihtiyaç sahipleri gerekse iyilikseverler hava kararınca, ortalık sakinleşip tenhalaşınca sadaka taşlarına uğrarlarmış. Muhtaç insanlar biriken bu paralardan sadece ihtiyacı olan miktarı alırlarmış. Fazlasına el uzatmazlarmış ki geri kalanı kendisi gibi ihtiyaç sahipleri alabilsinler. Böylece veren ile alan kişiler birbirlerini görmediğinden oraya uzanan elin yardım koymak için mi, yoksa yardım almak için mi oyuğa girdiği bilinmezmiş. Bu da zenginin, yardım ettiğinden dolayı böbürlenmesine, fakirin yardım aldığı için utanç duyup üzülmesine engel olurmuş. Böylece sadaka taşları dönemin yardımlaşma kültürünün en güzel örneğini oluşturmuştur. Günümüzde Anadolu’da farklı şekillerde devam etmekte olan bu yardımlaşma geleneği, yazımızın başında, ilk örneği İtalya’da görülen, askıda kahve veya askıda ekmek şeklinde ülkemizde de birçok şehirde uygulanmaktadır. Hatta askıda yemek ve askıda meyve gibi farklı uygulamalara da rastlanmaktadır. Bizler çocukken, insan merkezli mahalle anlayışının yaşandığı zamanlarda, bu yardımlaşma kültürünün pek çok yansımasına tanık olmuşuzdur. Örneğin, evde pişen yemekten yakın komşulara göndermek; eğer mahallede hamile bir kadın varsa özellikle kokusu gider de canı çeker düşüncesiyle ona da yapılan yiyeceklerden göndermek; maddi bakımdan durumu zayıf olanlara, kendi durumu el verdiğince, dolaylı yoldan yardım etmek; mahalle büyüklerinin ihtiyaçlarını gidermek, bu anlayışın yansımalarındandır. O zamanlar toplumda bu tarz yardımlaşma vesileleriyle zengin ile fakir arasında dostluk ve kardeşlik köprülerinin kurulmuş, barış ve huzur içinde yaşanması sağlanmıştır. Bugün birçoğunu yitirdiğimiz bu güzel davranışlarımızın, tamamen yok olmasa da eskiyi aratacak kadar azaldığı dikkat çekicidir. Bir zamanlar üzerinde her daim paranın bulunduğu sahipsiz bir taştan, kapkaççılığın profesyonel bir iş olarak algılandığı zamanları yaşıyoruz ne yazık ki.  Ama her şeye rağmen geleneklerimizdeki toplumsal yardımlaşma ruhunu yeniden canlandırmalı, özellikle de salgınla mücadele ettiğimiz bugünlerde gerekli önlemler dahilinde birbirimize daha çok destek olabilmeliyiz.
Ekleme Tarihi: 30 Kasım 2020 - Pazartesi

YARDIMLAŞMA KÜLTÜRÜ ÜZERİNE

Fas asıllı bir Fransız’ın paylaşımından

“Yedi yaşıma kadar her gün Allah’ın bizimle yemek yemeğe geldiğini düşünüyordum. Şöyle ki: Küçük bir çocuktum, bir gün anneme on iki kişi olduğumuz halde neden hep on beş kişilik yemek pişirdiğini sordum. Annem bana Berberi’ce “win rebbi” yani yemekteki fazlalığın “Allah’ın hakkı” olduğunu söyledi. İşte bu yüzden uzun zaman Allah’ın her gün bizim eve, bizimle yemek yemeğe geldiğini ama bizim onu göremediğimizi ve hatta onun için üç kişilik yemek pişirildiğini ve bunun normal olduğunu düşündüm. Çünkü o Allah’tı! Ne zaman ki büyüdüm işte o zaman annemin dediği “Allah’ın hakkı” sözünün ve fazladan yemek yapma davranışının anlamını öğrendim. Bu bir berberi geleneğiydi. Habersiz bir misafir veya kapıyı çalan bir dilenci olursa diye her zaman yemek biraz fazla yapılırdı. Böylece herkesin doymasına yetecek kadar yemek pişmiş olurdu, ev sahibi de gelen davetsiz misafire karşı mahcup olmazdı. Eğitimim nedeniyle bir gezi için İtalya’nın Napoli şehrine gittiğimde arkadaşlarımla oturduğumuz bir kafede, dilencilerin gelip kahve içtiklerini ve sonrasında hiçbir ücret ödemeden çıkıp gittiklerini gördüm. Bu eşsiz cömertlik beni çok şaşırtmıştı. Ödeme yapmak üzere yanıma çağırdığım garsonu patronunun cömertliğinden dolayı kutlamak istedim. Onun cevabı daha çok şaşırmama neden oldu. Çünkü cömertliği yapan kafenin sahibi değil, müşterilerdi. Orada adına “caffe sospeso” yani “askıda kahve” denen bir gelenekleri vardı. Napoli’deki kafe ve barlarda ödeme gücü olmayan insanlara karşı bir tür dayanışma ruhu içinde bu gelenek 2. Dünya Savaşından beri devam etmekteydi. Bu gelenek şöyle işliyordu, kafeye giden bir müşteri bir kahve sipariş ediyordu ama iki kahve parası ödüyordu. Yani kahvenin biri kendisi için diğeri ise ödeyemeyecek kişiler içindi. Açıklaması için garsona teşekkür ettim ve doğduğum topraklardaki geleneğimizden ve bunun ezelden beri devam ettiğinden bahsettim. Bana pek inanmadı ama ben ona hem içtiğim kahvenin parasını hem de gelebilecek muhtaç bir Napolili için “askıda bir kahvenin” parasını ödedim. Bir süre sonra bizim fazla yemek yapma geleneğimizi, annemin “Allah’ın Hakkı” dediği bu olayı, Marakeş’te lokanta sahibi bir İspanyol arkadaşıma anlattım. Bunu duyunca çok etkilendi ve o da “Allah’ın hakkı” geleneğini uyguladı. Böylece kafedeki “askıda kahve”, lokantalarda “dayanışma yemeği”, fırınlarda “dayanışma ekmeği”, manavlarda “dayanışma meyve-sebzesi” ve benzeri dayanışma hareketlerine dönüştü…”

Bu yazı bana atalarımızdan kalan “sadaka taşı” geleneğini hatırlattı. Her şeyin maddeden ibaret olduğu, yardımlaşmanın yerini giderek bencilliğin aldığı bugünlerde pek akla gelmese de Anadolu’da hala farklı şekillerde yaşayan yardımlaşma yollarımız var. Geçmişe kısa bir yolculuk yaparsak “veren el alan elden üstündür” düsturundan hareketle, veren elin alan eli görmediği, alan kişinin ihtiyacını giderdiği ve utandırılmadığı, veren kişinin gurura ve kibre kapılmadan iyilik yapmasına vesile olduğu sadaka taşı geleneğiyle karşılaşırız. Osmanlı döneminde bu gelenek, içine sadaka konması için şehirlerin belirli noktalarına yerleştirilen sadaka taşlarından ibarettir. Genellikle cami, çarşı, hastane, çeşme vb. yerlerde bulunan, ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için üzerindeki oyuklara para, altın vb. bırakılan özel taşlardır bunlar. Anlatıldığına göre gündüzleri sessiz sedasız bekleyen sadaka taşları geceler canlanırmış. Çünkü gerek ihtiyaç sahipleri gerekse iyilikseverler hava kararınca, ortalık sakinleşip tenhalaşınca sadaka taşlarına uğrarlarmış. Muhtaç insanlar biriken bu paralardan sadece ihtiyacı olan miktarı alırlarmış. Fazlasına el uzatmazlarmış ki geri kalanı kendisi gibi ihtiyaç sahipleri alabilsinler. Böylece veren ile alan kişiler birbirlerini görmediğinden oraya uzanan elin yardım koymak için mi, yoksa yardım almak için mi oyuğa girdiği bilinmezmiş. Bu da zenginin, yardım ettiğinden dolayı böbürlenmesine, fakirin yardım aldığı için utanç duyup üzülmesine engel olurmuş. Böylece sadaka taşları dönemin yardımlaşma kültürünün en güzel örneğini oluşturmuştur.

Günümüzde Anadolu’da farklı şekillerde devam etmekte olan bu yardımlaşma geleneği, yazımızın başında, ilk örneği İtalya’da görülen, askıda kahve veya askıda ekmek şeklinde ülkemizde de birçok şehirde uygulanmaktadır. Hatta askıda yemek ve askıda meyve gibi farklı uygulamalara da rastlanmaktadır.

Bizler çocukken, insan merkezli mahalle anlayışının yaşandığı zamanlarda, bu yardımlaşma kültürünün pek çok yansımasına tanık olmuşuzdur. Örneğin, evde pişen yemekten yakın komşulara göndermek; eğer mahallede hamile bir kadın varsa özellikle kokusu gider de canı çeker düşüncesiyle ona da yapılan yiyeceklerden göndermek; maddi bakımdan durumu zayıf olanlara, kendi durumu el verdiğince, dolaylı yoldan yardım etmek; mahalle büyüklerinin ihtiyaçlarını gidermek, bu anlayışın yansımalarındandır. O zamanlar toplumda bu tarz yardımlaşma vesileleriyle zengin ile fakir arasında dostluk ve kardeşlik köprülerinin kurulmuş, barış ve huzur içinde yaşanması sağlanmıştır.

Bugün birçoğunu yitirdiğimiz bu güzel davranışlarımızın, tamamen yok olmasa da eskiyi aratacak kadar azaldığı dikkat çekicidir. Bir zamanlar üzerinde her daim paranın bulunduğu sahipsiz bir taştan, kapkaççılığın profesyonel bir iş olarak algılandığı zamanları yaşıyoruz ne yazık ki.  Ama her şeye rağmen geleneklerimizdeki toplumsal yardımlaşma ruhunu yeniden canlandırmalı, özellikle de salgınla mücadele ettiğimiz bugünlerde gerekli önlemler dahilinde birbirimize daha çok destek olabilmeliyiz.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nitteryah Nasya
(04.12.2020 02:35 - #72147)
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.