Prof. Dr. Nurten Laleci Sarıca
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Nurten Laleci Sarıca
 

Vefa Neydi?

O sabah gün ağarırken uyanmış, kahvaltı için kendine hazırladığı bir bardak süt, bir parça peynir, biraz tereyağı ile bir iki dilim ekmeği yavaş yavaş yedikten sonra işe koyulmak için kaldığı yerin hemen yanındaki değirmenine gitmişti. Yan köyden birkaç köylü öğütülmesi için buğday getirmişlerdi. Kış geliyordu ve köylüler kış hazırlıklarını yapmaya çoktan başlamışlardı. Bu nedenle değirmene gelenler çoktu. Bazısı acele edip hemen öğütüp alıp gidiyordu ununu. Bazısı da buğday torbalarını bırakıp sonraki gün unu almaya geliyordu. Tam bu işlerin içinde, üstü başı una bulanmış bir halde çalışırken küçük bir çocuk koşarak değirmene geldi, elinde bir zarf vardı. "Değerli dostum, senden benim için bir iyilik yapmanı; bir günlüğüne değirmenini  kapatıp sana birkaç kilometre, hatta kısa bir yürüyüş mesafesindeki kasabaya  gitmeni ve on yıldır görmediğim dedem ve ninemi benim yerime ziyaret etmeni rica ediyorum. Biliyorsun şehir hayatı insanı çok meşgul ediyor. İşlerimden fırsat bulup bir türlü onları görmeye  gidemedim. Hem onlarda yerlerinden kalkamayacak kadar yaşlandı, buraya beni görmeye gelmeleri imkânsız. Benim de aklıma sen geldin. Biliyorum ki eski bir can dostunun bu isteğini kırmayacak kadar vefalı bir insansın. Kasaba meydanına vardığında kimsesizler yurdunu sor. Onun hemen arka sokağında küçük bir bahçe içinde gri panjurlu bir ev göreceksin. Evin kapısı genellikle kilitli değildir, çalmana gerek yok yani. İçeri girip "merhaba güzel yürekli insanlar ben sizin torununuzun arkadaşıyım" diye seslenmen yeter. Onlar sana benmişim gibi sarılacaklar, seninle benmişsin gibi konuşacaklardır. Çünkü senden onlara o kadar bahsetmiştim ki kim olduğunu hemen anlayacaklardır. Sağlıcakla kal dostum" Bu ansızın gelen mektup onu pek memnun etmemişti. Tam işlerini bitirip sonbahar güneşinin tadını çıkarmak için değirmenin arkasındaki asırlık çamların altında uzanmayı düşünürken, yola koyulması gerektiği için biraz canı sıkılmıştı. Ama arkadaşını da kıramazdı. Dostlukları çok eskiye dayanıyordu ve çok sağlamdı. Üstelik söz konusu iki yaşlı insandı ve belki de uzun zamandır gözleri yoldaydı. Yola koyuldu. Arkadaşının yazdığı gibi birkaç kilometre sonra, kasabaya varmıştı. Kimsesiz çocuklar yurdunu sordu, yol tarifini aldı. Fazla zaman kaybetmeden yoluna devam etti. Eski yurdu bulması pek zor olmadı, zaten hemen arka tarafında arkadaşının tarifine uyan evi farkedip hızlı adımlarla oraya yöneldi. Kapının önüne vardığında gerçekten kilitli olmadığını gördü, hafifçe ittiğinde kapı aralandı. İçeriye girdi, biraz ilerledi, loş salonun arka tarafında, şöminenin önündeki koltuğunda uyuklayan oldukça yaşlı bir adamı ve hemen yanı başında yerde oturmuş ona kitap okuyan küçük çocuğu fark etti. Belli ki çocuk okumayı yeni öğrenmişti, çünkü kelimeleri heceleyerek okuyordu. Biraz ileride bir kafeste kanaryalar, büyük bir duvar saati ve panjurlardan sızan gün ışığı odaya gizemli bir hava veriyordu. Bir anda çocuk onu fark edip çığlık atınca kuşlar kafeslerinde çırpınmaya başladı ve ihtiyar adam korkuyla koltuğundan sıçradı. Yolcu, arkadaşının mektupta tembih ettiği gibi yüksek sesle içeri doğru "-Merhaba güzel yürekli insanlar, ben geldim, torununuzun arkadaşıyım !" Diye seslendi. Yaşlı adamın şaşkınlığı, mutluluğu, kollarını açıp ona doğru gelişi, nemli gözlerle bakışı ve sıkı sıkı sarılması görülmeye değerdi. Sonra "Hanım, hanım gel bak kim gelmiş!" diyerek içeriye doğru seslendi yaşlı adam. Az sonra içeriden tos toparlak, bembeyaz saçları beyaz bir örtüyle bağlanmış, elinde beyaz dantelli bir mendil olan bir pamuk nine çıkageldi. O da sevgiyle sarıldı gelen misafire. Yaşlı adam "Bizim torunun arkadaşı bizi ziyarete gelmiş." dedi. Ardından iki yaşlı onu soru yağmuruna tuttular. "Torunları nasıldı, ne yapıyordu, neden kendisi de gelmemişti, şehir hayatından memnun  muydu? Oralarda kendisine bakabiliyor muydu?" Gibi bir dolu soru karşısında ne diyeceğini bilemedi. Aslında pek de verecek cevabı yoktu. Çünkü o da arkadaşını görmeyeli epey bir zaman olmuştu. Yaşlıları memnun edecek cevaplar vermeye, bilmediklerini de uydurmaya çalıştı. Sonra yaşlı adam hanımına "Dur biraz, misafirimiz acıkmıştır. Ona bir şeyler ikram edelim." dedi ve pamuk nine hemen mutfağa girip, içinde bir bardak süt, birkaç tane hurma ve bir parça ekmek olan tepsiyle geri geldi. Sabahtan beri hiçbir şey yemeyen misafirleri bir çırpıda ona ikram edilen yiyecekleri yedi. Yolcu,  arkadaşının selamını, iyi dileklerini iletmiş, görevini yerine getirmişti. Teşekkür edip kalkmak üzereydi ki yaşlı adam sevinçle hanımına "Torunumuz için yaptığın kiraz kompostosundan da getirsene. Mademki kendisi gelemedi, onun yerine arkadaşı yesin" dedi. İki yaşlı, yerlerinden kalkıp güçlerinin el verdiğince acele ederek mutfağa gittiler. Yaşlı kadın kenarda beklerken, adam en üst rafın dibinde duran kavanoza güçlükle uzanarak onu almayı başardı. İçi kiraz dolu kavanozdan bir kâse doldurup getirdiler. Kendisine ikram edilen, çok lezzetli görünümlü kompostodan bir kaşık aldığı anda nasıl yutacağını bilemedi. Çünkü hiç şekeri yoktu, galiba pamuk nine şeker koymayı unutmuştu, üstelik tadı da çok ekşiydi. Ama karşısında ona sevgiyle bakan iki çift gözle, gözgöze gelince, kompostonun tadını pek umursamadan, hoşuna gittiğini gösteren bir mimikle onları sevindirmeyi başarmıştı. Zar zor kâseyi bitirip teşekkür etti. Böylece artık ayrılmak için izin isteyebilirdi. Biraz daha kalması ve onlarla torunları hakkında biraz daha sohbet etmesi için ısrarlıydılar. Ama yolunun uzun olduğunu ve saatin geç olduğunu bahane ederek kalktı. Yaşlı adam karısından ceketini getirmesini istedi.Çünkü misafirlerini kasaba çıkışına kadar götürmek istiyordu. Kadın kıyafetini getirdi ve giyinmesine yardım ederken, geç kalmamasını tembihledi ona. Büyükbaba misafirlerinin koluna girdi ve birlikte yola koyuldular. Kimsesizler yurdundan kendilerine yardım etmek için aldıkları iki küçük çocuk da dönüşte yaşlı adam tek kalmasın diye arkalarından onları takip ediyordu. Yürürken misafirin koluna sıkıca tutunan büyükbabanın memnuniyetine diyecek yoktu. Yürüyecek takati olmadığından günlerdir evinden dışarı adım atmamıştı. Oysa şimdi gururla, başı dimdik, sağlığı yerinde bir adam gibi, sanki tuttuğu kol torunun koluymuş gibi yürüyordu. Arkasından sevgiyle bakan yaşlı kadının dudaklarından kocası için şefkat dolu şu sözler döküldü  "Ah kocacığım, çok şükür hala ayakta durabiliyor ve nasıl da mutlu yürüyor". Yukarıdaki öykü 19. Yüzyıl Fransa'sının tanınmış yazarlarından Daudet'nin (Dode okunur) Değirmenimden Mektuplar adlı kitabındaki öykülerinden birinin özeti. Arkadaşının hatırına işini bırakıp, onun yaşlı dede ve ninesini ziyarete giden değirmencinin örnek davranışı ve torunlarının özlemiyle yanıp tutuşan büyüklerin ona gösterdikleri sevgi ve minnettarlık unuttuğumuz duyguları yeniden yaşatıyor, okurken buruk bir tat bırakıyor zihnimizde. Hız çağında yaşadığımız günümüzde, hızla tükettiğimiz, unutulmaya yüz tutmuş değerlerden biridir "vefa". Sevgi ve dostluk bağlılığı, sözünde durma, dostluğu sürdürme gibi anlamlara gelir. Sınırların kalktığı, her şeye her yerde kolayca ulaşma yollarının çoğaldığı bu devirde sevdiklerimize ne kadar ulaşabiliyoruz? Manevi bağlar giderek kopuyor. Sosyal bir varlık olan insan, bireyselleşiyor. Yalnızlaşıyor. Her taraf ıssız insanlarla dolu. Hangimiz bir büyüğümüzü ziyaret ettiğimizde onun mutluluğuyla mutlu olmayız? Hangimiz yıllarca görmediğimiz eski bir arkadaşımızla hiç beklenmedik bir yerde karşılaşınca sevinmeyiz? Bir öğretmen emekli olduğunda, sağlık kontrolü için gittiği hastanede ilkokul veya lise sıralarında okuttuğu bir öğrencisinin, karşısına doktor olarak çıktığını gördüğünde ve kendisini tanıyıp saygıyla ona yardımcı olduğunda gururlanmaz ki? Çok uzatmadan lafı, insan olmanın özünü oluşturan değerleri çıkar çatışmalarına, karşılık beklemelere, zaman böyle gerektiriyor gibi söylemlere feda etmeden yaşamak ve yaşatmak dileğiyle Mevlana'dan bir sözle noktalamak istiyorum: "Dostlarını her zaman vefa ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol kucaklayan yine sen. Kula vefası olmayanın hakka vefası olmaz. Git ki vefanın ter-ü taze hüküm sürdüğü yerde yeni bir hayata başla." 
Ekleme Tarihi: 10 Ekim 2019 - Perşembe

Vefa Neydi?

O sabah gün ağarırken uyanmış, kahvaltı için kendine hazırladığı bir bardak süt, bir parça peynir, biraz tereyağı ile bir iki dilim ekmeği yavaş yavaş yedikten sonra işe koyulmak için kaldığı yerin hemen yanındaki değirmenine gitmişti. Yan köyden birkaç köylü öğütülmesi için buğday getirmişlerdi. Kış geliyordu ve köylüler kış hazırlıklarını yapmaya çoktan başlamışlardı. Bu nedenle değirmene gelenler çoktu. Bazısı acele edip hemen öğütüp alıp gidiyordu ununu. Bazısı da buğday torbalarını bırakıp sonraki gün unu almaya geliyordu. Tam bu işlerin içinde, üstü başı una bulanmış bir halde çalışırken küçük bir çocuk koşarak değirmene geldi, elinde bir zarf vardı.

"Değerli dostum, senden benim için bir iyilik yapmanı; bir günlüğüne değirmenini  kapatıp sana birkaç kilometre, hatta kısa bir yürüyüş mesafesindeki kasabaya  gitmeni ve on yıldır görmediğim dedem ve ninemi benim yerime ziyaret etmeni rica ediyorum. Biliyorsun şehir hayatı insanı çok meşgul ediyor. İşlerimden fırsat bulup bir türlü onları görmeye  gidemedim. Hem onlarda yerlerinden kalkamayacak kadar yaşlandı, buraya beni görmeye gelmeleri imkânsız. Benim de aklıma sen geldin. Biliyorum ki eski bir can dostunun bu isteğini kırmayacak kadar vefalı bir insansın. Kasaba meydanına vardığında kimsesizler yurdunu sor. Onun hemen arka sokağında küçük bir bahçe içinde gri panjurlu bir ev göreceksin. Evin kapısı genellikle kilitli değildir, çalmana gerek yok yani. İçeri girip "merhaba güzel yürekli insanlar ben sizin torununuzun arkadaşıyım" diye seslenmen yeter. Onlar sana benmişim gibi sarılacaklar, seninle benmişsin gibi konuşacaklardır. Çünkü senden onlara o kadar bahsetmiştim ki kim olduğunu hemen anlayacaklardır. Sağlıcakla kal dostum"

Bu ansızın gelen mektup onu pek memnun etmemişti. Tam işlerini bitirip sonbahar güneşinin tadını çıkarmak için değirmenin arkasındaki asırlık çamların altında uzanmayı düşünürken, yola koyulması gerektiği için biraz canı sıkılmıştı. Ama arkadaşını da kıramazdı. Dostlukları çok eskiye dayanıyordu ve çok sağlamdı. Üstelik söz konusu iki yaşlı insandı ve belki de uzun zamandır gözleri yoldaydı.

Yola koyuldu. Arkadaşının yazdığı gibi birkaç kilometre sonra, kasabaya varmıştı. Kimsesiz çocuklar yurdunu sordu, yol tarifini aldı. Fazla zaman kaybetmeden yoluna devam etti. Eski yurdu bulması pek zor olmadı, zaten hemen arka tarafında arkadaşının tarifine uyan evi farkedip hızlı adımlarla oraya yöneldi.

Kapının önüne vardığında gerçekten kilitli olmadığını gördü, hafifçe ittiğinde kapı aralandı. İçeriye girdi, biraz ilerledi, loş salonun arka tarafında, şöminenin önündeki koltuğunda uyuklayan oldukça yaşlı bir adamı ve hemen yanı başında yerde oturmuş ona kitap okuyan küçük çocuğu fark etti. Belli ki çocuk okumayı yeni öğrenmişti, çünkü kelimeleri heceleyerek okuyordu. Biraz ileride bir kafeste kanaryalar, büyük bir duvar saati ve panjurlardan sızan gün ışığı odaya gizemli bir hava veriyordu. Bir anda çocuk onu fark edip çığlık atınca kuşlar kafeslerinde çırpınmaya başladı ve ihtiyar adam korkuyla koltuğundan sıçradı. Yolcu, arkadaşının mektupta tembih ettiği gibi yüksek sesle içeri doğru

"-Merhaba güzel yürekli insanlar, ben geldim, torununuzun arkadaşıyım !"

Diye seslendi. Yaşlı adamın şaşkınlığı, mutluluğu, kollarını açıp ona doğru gelişi, nemli gözlerle bakışı ve sıkı sıkı sarılması görülmeye değerdi. Sonra "Hanım, hanım gel bak kim gelmiş!" diyerek içeriye doğru seslendi yaşlı adam. Az sonra içeriden tos toparlak, bembeyaz saçları beyaz bir örtüyle bağlanmış, elinde beyaz dantelli bir mendil olan bir pamuk nine çıkageldi. O da sevgiyle sarıldı gelen misafire. Yaşlı adam "Bizim torunun arkadaşı bizi ziyarete gelmiş." dedi. Ardından iki yaşlı onu soru yağmuruna tuttular.

"Torunları nasıldı, ne yapıyordu, neden kendisi de gelmemişti, şehir hayatından memnun  muydu? Oralarda kendisine bakabiliyor muydu?"

Gibi bir dolu soru karşısında ne diyeceğini bilemedi. Aslında pek de verecek cevabı yoktu. Çünkü o da arkadaşını görmeyeli epey bir zaman olmuştu. Yaşlıları memnun edecek cevaplar vermeye, bilmediklerini de uydurmaya çalıştı. Sonra yaşlı adam hanımına "Dur biraz, misafirimiz acıkmıştır. Ona bir şeyler ikram edelim." dedi ve pamuk nine hemen mutfağa girip, içinde bir bardak süt, birkaç tane hurma ve bir parça ekmek olan tepsiyle geri geldi. Sabahtan beri hiçbir şey yemeyen misafirleri bir çırpıda ona ikram edilen yiyecekleri yedi. Yolcu,  arkadaşının selamını, iyi dileklerini iletmiş, görevini yerine getirmişti. Teşekkür edip kalkmak üzereydi ki yaşlı adam sevinçle hanımına "Torunumuz için yaptığın kiraz kompostosundan da getirsene. Mademki kendisi gelemedi, onun yerine arkadaşı yesin" dedi. İki yaşlı, yerlerinden kalkıp güçlerinin el verdiğince acele ederek mutfağa gittiler. Yaşlı kadın kenarda beklerken, adam en üst rafın dibinde duran kavanoza güçlükle uzanarak onu almayı başardı. İçi kiraz dolu kavanozdan bir kâse doldurup getirdiler. Kendisine ikram edilen, çok lezzetli görünümlü kompostodan bir kaşık aldığı anda nasıl yutacağını bilemedi. Çünkü hiç şekeri yoktu, galiba pamuk nine şeker koymayı unutmuştu, üstelik tadı da çok ekşiydi. Ama karşısında ona sevgiyle bakan iki çift gözle, gözgöze gelince, kompostonun tadını pek umursamadan, hoşuna gittiğini gösteren bir mimikle onları sevindirmeyi başarmıştı. Zar zor kâseyi bitirip teşekkür etti. Böylece artık ayrılmak için izin isteyebilirdi. Biraz daha kalması ve onlarla torunları hakkında biraz daha sohbet etmesi için ısrarlıydılar. Ama yolunun uzun olduğunu ve saatin geç olduğunu bahane ederek kalktı. Yaşlı adam karısından ceketini getirmesini istedi.Çünkü misafirlerini kasaba çıkışına kadar götürmek istiyordu. Kadın kıyafetini getirdi ve giyinmesine yardım ederken, geç kalmamasını tembihledi ona. Büyükbaba misafirlerinin koluna girdi ve birlikte yola koyuldular. Kimsesizler yurdundan kendilerine yardım etmek için aldıkları iki küçük çocuk da dönüşte yaşlı adam tek kalmasın diye arkalarından onları takip ediyordu. Yürürken misafirin koluna sıkıca tutunan büyükbabanın memnuniyetine diyecek yoktu. Yürüyecek takati olmadığından günlerdir evinden dışarı adım atmamıştı. Oysa şimdi gururla, başı dimdik, sağlığı yerinde bir adam gibi, sanki tuttuğu kol torunun koluymuş gibi yürüyordu. Arkasından sevgiyle bakan yaşlı kadının dudaklarından kocası için şefkat dolu şu sözler döküldü  "Ah kocacığım, çok şükür hala ayakta durabiliyor ve nasıl da mutlu yürüyor".

Yukarıdaki öykü 19. Yüzyıl Fransa'sının tanınmış yazarlarından Daudet'nin (Dode okunur) Değirmenimden Mektuplar adlı kitabındaki öykülerinden birinin özeti. Arkadaşının hatırına işini bırakıp, onun yaşlı dede ve ninesini ziyarete giden değirmencinin örnek davranışı ve torunlarının özlemiyle yanıp tutuşan büyüklerin ona gösterdikleri sevgi ve minnettarlık unuttuğumuz duyguları yeniden yaşatıyor, okurken buruk bir tat bırakıyor zihnimizde.

Hız çağında yaşadığımız günümüzde, hızla tükettiğimiz, unutulmaya yüz tutmuş değerlerden biridir "vefa". Sevgi ve dostluk bağlılığı, sözünde durma, dostluğu sürdürme gibi anlamlara gelir. Sınırların kalktığı, her şeye her yerde kolayca ulaşma yollarının çoğaldığı bu devirde sevdiklerimize ne kadar ulaşabiliyoruz? Manevi bağlar giderek kopuyor. Sosyal bir varlık olan insan, bireyselleşiyor. Yalnızlaşıyor. Her taraf ıssız insanlarla dolu.

Hangimiz bir büyüğümüzü ziyaret ettiğimizde onun mutluluğuyla mutlu olmayız? Hangimiz yıllarca görmediğimiz eski bir arkadaşımızla hiç beklenmedik bir yerde karşılaşınca sevinmeyiz? Bir öğretmen emekli olduğunda, sağlık kontrolü için gittiği hastanede ilkokul veya lise sıralarında okuttuğu bir öğrencisinin, karşısına doktor olarak çıktığını gördüğünde ve kendisini tanıyıp saygıyla ona yardımcı olduğunda gururlanmaz ki?

Çok uzatmadan lafı, insan olmanın özünü oluşturan değerleri çıkar çatışmalarına, karşılık beklemelere, zaman böyle gerektiriyor gibi söylemlere feda etmeden yaşamak ve yaşatmak dileğiyle Mevlana'dan bir sözle noktalamak istiyorum:

"Dostlarını her zaman vefa ile hatırla can! Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol kucaklayan yine sen. Kula vefası olmayanın hakka vefası olmaz. Git ki vefanın ter-ü taze hüküm sürdüğü yerde yeni bir hayata başla." 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.