MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

Şairler yazarlar Vansesi'nin Mavi Şehrin Kalemleri sayfasında buluşuyor.

Eski Van'da Ölüm Gelenekleri

Ümit Kayaçelebi

Van'da birisi vefat ettiği zaman eğer mevsim yaz ise mevtanın yattığı odanın pencereleri açılır ve oda havalandırılır. Vefat gece olmuş ise odanın ışığı söndürülmez ve mevta kıbleye doğru yüzü çevrilerek bir yatağın üzerine bırakılırdı. Ve karnının üzerine şişmesini önlemek için bıçak veya temiz bir demir parçası bırakılır ve gözleri de kapatılırdı.

Kur'an okumasını bilen merhum veya merhumenin başucunda Kur'an okunur; yalnız bırakılmaz. Her yörede olduğu gibi Yaygın olan inanışa göre, ölü elden geldiğince çabuk gömülmeye çalışılır. Bu arada aileden ve yakınlardan birileri hemen mezarlığa giderek bir mezarcı bularak bir mezar kazdırır. Biri sal getirmeye gider, biri camiye giderek küçük camii veya büyük camideki hocalardan birisine giderek öğlen veya ikindi, de artık cenaze hangi zamanda kaldırılacaksa ona göre sala vermesi söylenir ve salada ölenin yakınlarının ismi çok fazla olmamak üzere sırayla yazdırılırdı.

Bundaki sıralamada ölen erkek ise oğulları, kardeşleri önce okunurdu. Kadın ise kocası ve oğulları gerekirse diğer çok yakınlarının salada isimleri okunurdu. O yıllarda hocalar minareye çıkıp ezan okudukları zaman şehirde bulunanlar salayı çok rahat duyabiliyorlardı. Salayı okuyan hocaya da gönlü hoş olsun helal etsin diyerek zarf içinde veya açıktan ufak veya ölü sahibinin maddi durumuna göre daha fazla miktarda bir meblağ para takdim edilirdi. Yalnız hoca değil ölüyü yıkayan hoca efendi veya hoca hanıma, mezar kazana, cenazeye eşlik eden hoca efendiye de ölü sahipleri değil komşuları, akrabaları veya yakınlarından biri verir daha sonra alıp almamak da artık kendi aralarında kalmış bir şeydi Genelde kimse verdiğini kolay kolay da almazdı. Sırf benim de bir hayrım olsun düşüncesi hâkimdi insanlara.

Ancak zamanla şehir kalabalıklaşmaya başlayınca hocalar minareye çıkmaz ve salaları camii içinden okumaya başladılar ve bu bugünde böyle devam etmektedir.

Evde haliyle bir hüzün hâkim olmasına rağmen ölünün bir an evvel kaldırılması için aile büyükleri metaneti muhafaza ederek organizede bulunurlardı. En yakın camiye giden birisi yardımlaşarak teneşir ve tabut getirir ve haliyle eskiden her evin bir bahçesi olduğundan bahçede münasip bir yer çarşaflarla kapatılır ve teneşir kurulurdu.

Tabi ki ölen sıcak su ile yıkanması gerektiğinden iki tane kara kazan ocak yakılarak üzerine bırakılırdı. Zaten o zamanki evlerde hem kavurma için hem de su kaynatmak için kazan bulunurdu. Su kaynadıktan sonra ölen kadın ise kadın hoca bir veya iki yardımcısı ile ölüyü yıkamaya başlardı ve o mahale kimsede yaklaşmazdı. Şayet ölen erkek ise gelen hoca efendi bir veya iki kişi ile mevtayı yıkar ve kefenlendikten sonra Tabuta bırakılarak hemen ya Garipler, Akköprü veya Şabaniye mezarlığına doğru hareket edilirdi.

Bu arada aile yakınları sağa sola haber göndererek akraba ve hısımların, tanıdıklarında cenazeye iştirak etmeleri hususunda haber verilirdi. Her evde telefonun ve şimdiki gibi cep telefonlarını olmadığı o günlerde bu iş hep koşturarak olabiliyordu. O zamanlar böyle cep telefonlarınınn ev telefonları olmadığından aile içindeki veya komşu çocukları şehirdeki uzak mahallelere koşturularak vefat haberi iletilerek cenazeye çağırılırdı. Ve biri de doğruca hükümet tabibine giderek ölüm rapor alırdı. Ölüm normal olması durumunda zaten hükümet tabibi kolay kolay gelip bakmazdı ve beyan kâfiydi. Trafik kazası, intihar ve benzeri ölümlerde ancak hükümet tabibi gelip bakardı. Vefat eden erkek ise normal bir örtü kadın ise başörtüsü ve kadın olduğunu belirten bir örtü üzerine serilirdi. Şimdi ölü evden alınarak camiye götürülüyor ve orada yıkanıp kefenleniyor ve cenaze namazı da camide kılınıyor.

Oysaki o yıllarda camide yıkama, kefenleme ortamı yoktu. Ne gasilhane'ler vardı nede yıkama için bir yer. Bu nedenle evde yıkanan kefenlenen ve tabuta konan cenaze ailesinin, hısım, akrabalarının, yakınlarının, tanıdıklarının iştirakiyle ya Akköprü mezarlığına, Ya Garipler mezarlığına veyahut Şabaniye mezarlığına defnediliyordu. Cenaze evden kalktığı için haliyle aile efradının ve yakınlarının feryat ve figanları arasında evden çıkarken sanırsınız bir kıyamet kopardı. Ve en önde hoca efendi olmak üzere edepli ve adaplı bir şekilde usulüne uygun önden ve arkadan cenazeyi tutarak kafile yavaş yavaş Akköprü mezarlığına yol alırken bu arada mahalle veya sokaklardan geçerken görenlerde cenazeye katılırlardı. O yıllarda cenaze, mezarlığa defnedilmek üzere götürülürken hiç kimse dünya kelamı etmez saygılı bir şekilde cenazeye katılırlardı. Ve cenaze giderken asla kimse hoca efendinin önüne geçmez onun önünde de yürümezdi. Zaten hocalarımız da belli kişiler idi. Aklımda kalanlar; Hafız Hamza Atak, Ömer Hoca, Ali Çalım, Şeyh Reşit Efendi, Çolak Hoca, Aziz Ay Hoca…

Ve mezarlığa gelindiğinde cenaze musalla taşına bırakılarak orada hazır bulunan cemaat ile namazı kılınırdı.

Namaz kılındıktan sonra hoca efendi merhum veya merhumeyi nasıl bilirdiniz diye sorar ve cemaatte iyi bilirdik derdi. Ve daha sonra haklarınızı helal ediyor musunuz dediğinde:

- Helal ettik derdi hazır olan cemaat.

Ve cenaze oradan alınarak kazılan mezarın başına getirildikten sonra ve İslami şeklide kabre indirilirken merhum ve merhumeyi en yakınları kabre inerek öyle bırakırlardı. Sonra üzerine sallar dizilir ve araları Güzelce küçük sallarla da kapatıldıktan sonra önce sulu bir çamur ve ardından kürekle toprakla örtülürken herkes bir fasıl küreği eline alarak toprak atar ve en sonunda başucuna ve ayakucuna taşlar dikilir ve bir sırada küçük taşlar dizilirdi.

Ölü toprağı serpilirken kullanılan kürek elden ele geçmez. Küreği alan kişi birkaç kürek toprak attıktan sonra küreği yere bırakır ve almak isteyen yerden alır. İmam olsun, cemaat olsun, Kuran'dan belirli ayetleri okurlar. Bundan sonra, imam "talkın" verir: Ve hoca efendi talkından sonra yine sorardı:

-Ey cemaat merhum veya merhumeye haklarınız helal ediyor musunuz dediğinde yine hazır olan cemaat:

-Helal olsun dedikten sonra Fatiha okumayı müteakip, Herkes hep birlikte yürüyerek dağılırdı.

Daha sonra cenaze evi tanzim edildikten sonra mevsim yaz ise gelenler bahçede kış ise misafir odasında buyur edilir ve taziyeye gelenlere çay veya kahve ikram edilirken evlerin dar ve müsait olmaması hasebiyle gelen fazla oturmaz ve kalkıp giderdi. Çünkü o yıllarda taziye evi diye bir mekân yoktu. Ve taziye evinde kadınlar ayrı bir yerde erkekler ayrı bir yerde Kuran, Yasin okurlar ve büyükler dini sohbetlerde bulunurlardı.

O yıllarda böyle fazla katlı evler olmadığı için yer müsait olmadığından birinci derece yakınların dışında çoğu gelen acı bir çay veya kahvesini içtikten sonra Fatiha okuyup kalkardı. O günkü taziye olan evde malayani konuşmalar, boş konuşmalar da asla olmazdı. Saygıdeğer yaşlı insanlar hep dini sohbetlerde bulunurlar ve o güzelim insanlar zevkle dinlenir ve bu arada acılı insanlarda Ölüm Allah'ın emri diyerek sabır ve sükûnetle otururlardı.

Ve üç gün boyunca en başta komşular olmak üzere cenaze evine sabah kahvaltı, öğlen ve akşamları da bakır sini ve kaplarda evde yapılan yemekler getirilirdi. Bundan 50-60 yıl öncesinde kıymalı bile ancak ramazanlarda olabilirdi. Yemek fabrikaları da yoktu. Konu komşu ocak üzerinde, gaz ocağında bin bir meşakkatle yemek yaparlardı ve bundan da büyük keyif alırlardı bir hayırda bulunduk diye.

Bu adet şimdi kalktı ama o zamanlar vardı. En sonunda, ölünün oruç ve namaz borçlarını ödemek, yerine getiremediği sözlerini affettirmek için fakirlere "devir" veya "ıskat" adı verilen usule göre para dağıtılırdı ve bu işlemde özellikle camilerde yapılırdı..

Üçüncü gün kadınlar ve erkekler mezarlığa giderek kabir ziyaretinde bulunarak ölüye okurlar ve bu arada hatim okunmuşsa bağışlanırdı.

Ölüm sonrası cenaze sahipleri üç veya yedi hayrı, kırk lokması ve elli iki mevlidi yapılır. Eğer ailenin durumu iyiyse bütün hayır günlerinde yemek yapılır ve gelen konuklara dağıtılır. Üç veya yedi hayrında helva dağıtılması da adettendi. Kırkında veya elli ikinci gün hayrında yemek verir ve mevlit okutur. 52. günde mevlit okutulması ve yemek verilmesinin sebebi ise ölünün burnunun 52 günde bedeninden ayrılarak toprağa düştüğü inancıdır. Hayırlarda Kuran okunur, gül suyu dağıtılır ve şeker, şerbet, tatlı ikram edilir.

Ölen kişinin yakınları her dini bayramın arife günü mezarı başında Yasin ve Kur'an-ı Kerim okur, okutturur.

Bunların başında ölünün "kırkıncı", "elli ikinci" günleri n de yörede adet olduğu üzere ya evde veyahut camide mevlit verilirdi. O zamanlar böyle şimdiki gibi paket şekerler olmadığı için akide şekeri alınır ve evde külahlara beşer onar sarılarak verilirdi.

Ölüyü anma günleri içerisinde "kırkıncı" gün, en yaygın anma günüdür. "Kırkıncı" günde ölen için yemek verilir, helva; dağıtılır; mevlit okutulur; hatim indirilir; "Yasin" okunur, "kırk duası" okutulur. Elli ikinci günde de, mevlit, Kur'an ve "elli ikinci gece duası" okunur, dua edilir; yemek verilir, helva dağıtılır.

Bu üç gün içerisinde yakın olan komşular, hısım akrabalar radyo açmaz, gramafon çalmaz, eğlence de yapmazlardı. Çok acil düğün, sünnet olduğu zamanda cenaze sahibinden müsaade alınırdı. Yas süresince gerek kadın, gerek erkek, gerekse ailenin öteki üyeleri birtakım şeyleri yapmaktan kaçınırlar. Genellikle renkli, süslü şeyler giyilmez; gezmeye, eğlenceye gidilmez, yıkanılmaz, tıraş olunmaz. Bu arada nişan, düğün, sünnet gibi törenler, ya ileri bir tarihe alınır, ya sessiz bir törenle yapılır. Komşular ve akrabalar, ilişki derecelerine göre, birtakım şeylere dikkat ederek yaslı ailenin acısını paylaşmaya çalışırlar.

Bu arada rahmete gidenin ardından gelen bayramlar eskiden kara bayram olarak ilan edilmemesine karşın son yıllarda ölenin sahipleri bu bizim kara bayramımızdır diyerek komşu, akraba, hısım ve tanıdıklara bayramlaşmaya gitmeyerek evlerinde oturarak bayramlaşmaktalar.

Yeri gelmişken şunu söylemekte fayda var, ben ne çocukluk nede gençlik yıllarımda kara bayram kelimesini asla ve kata duymadım ve yapıldığına da şahit olmadım. Bu adet seksenli yıllardan sonra bir adet haline geldi. Bunu da burada böylece belirtmiş olmakta fayda var.

Ne diyelim Allah ölenlere rahmet kalanlara da hayırlı bir ömür versin.

 

 

Geçmişin İzinde

Tuncer Savcı

Zemheri ortasında; karlı ve soğuk günlerin akşamlarında köyün gençleri bir araya gelir vakit geçirmek için çeşitli oyunlar, eğlenceler, söylenceler düzenlerlerdi. Kış aylarında vakit geçirmek için her gün bir evde toplanırlar ve aralarında iş bölümü yaparlardı. Birisi sobada çay demler, birileri ellibir oynar, ev sahibi de ardiyeden çaydanlıkta köy şurubu ikram ederdi misafirlerine.

Gaz lambası isli ışığı aydınlatırken odayı, pencere aralıklarından içeriye sızan rüzgâr esintisiyle lambanın fitili ipildeyip dururdu. Sobanın harareti sönmüş kendi halinde içten içe yanardı. Pisinin keyfini sedirin altından deliğine kaçan köy faresi bölerdi. Sobanın üzerinde cısıldayan çaydanlık çoktan bitmiş olup çatıdan indirilen üzüm kurusu salkımları kış meyvesi olurdu gençlere. Günlerce yolun kapalı oluşundan, köye ne sebze gelir ne de aydınlanmak için gaz kalırdı. Yollar açılacak da... Tanker gelecek de... Gaz alınacakta epeyce uzunca bir iş...

Yarın saya gezmesi yapılacağında köy çocuklarını da ayrı bir heyecan sarardı. Saya gezmesi buralarda kışın yapılan geleneksel bir köylü oyunlarındandı. Gündüz çocuklar kapı kapı gezerek bulgur ve para toplar sonrasında dükkânda bozdurarak harcarlardı. Belki de çocukların eline ilk defa bu kadar çokça para geçerdi.

Bu heyecanı yaşayanlardan birisi de Kocaların en küçük oğlu Gökhan idi. Akşamdan bulgur torbasını hazırladı. Torbanın delik olup olmadığını anasına kontrol ettirdi. Yarın erkenden kalkacak yukarı mahalle çocuklarıyla ev ev gezecekti. Gözüne uyku girmedi, bir an evvel sabah olsa da saya'ya çıksaydı. Sabah erkencecik kalktı.

Gızkın kömbesini cebine koyarak çayını bile içmeden çıktı ortalığa. Önceliği kendisini çok seven evlere gitmekti. Daha fazla birkaç tepsi bulgur veren kişilerden başlayacaktı. Aşağılardan demircilerden başladı. Demircinin avradı her seferinde çokça bulgur doldururdu torbaya. Öylede yaptı. İyi bir başlangıçla sevinerek yöneldi evlere. Kirveleri Gırca Mustafaların Kapıyı çaldı içeriden Gırcaların Avradı açtı kapıyı. Bolca torbasını doldurdu. Sevine sevine ortalıktan ivezlere oradan Nazmiyeleri sıraladı.

Köyün ortalığında birçok çocukla karşılaştı. Kimisi bulguru satmış bakkala, kimisi de sakız, balon gofret, sucuk ve bisküvi almış yiyorlardı.

-Oğlum ben yarıladım, sen daha yeni mi çıktın?

-Ben parada aldım laa. Hem de beş lira.

-Onbaşı Bayram bulgur almıyor. Hüseyin emmi alıyor herhal...

-Trafik emmi de artık almıyor.

Köyün hemen hemen her evini dolaştı. Kimisini evde bulamadı. Kimisinin de evde bulguru olmadığı için boş döndü. Öğleye kadar torbayı yarılamıştı. Biran evvel dükkana gidip bulguru hemen satmaktı amacı. Bakkal Hüseyin emmiye gitti. Bulguru tarttırdı. Tam iki çinik geldi. Kendini mutlu hti. Hepsine sucuk, gofret, cıbık kraker aldı. Yiye yiye evine gitti. Akşamki gençlerin günü, saya akşamında başlardı.

Dünkü gençler bugün için planlarını çoktan yapmışlardı. Köylü gençler, kılıktan kılığa girerek değişik kostümlerle kendilerini tanınmayacak bir hale sokarlardı. Gecenin ayazıyla başlayan bu ritüel, bulgur,tavukları herhangi bir evde pişirilerek giderdi.. Çan ve teneke sesleri köyün her tarafında yankılanırdı. Gümbür gümbür ev balkonlarındaki gürültü depreşmeleriyle dış kapının açılması zorlanırdı. Herkes farklı kılıkta olduğu için kimse tanımaz. Şaşkınlarını dile getirirlerdi.

-Ayy sen kimsin bir bakayım hele. Koca karıkılığında elinde kirmeni, büyükçe gözlüğüyle onbaşının Ersinmiş keleee.

-Bıyıklı foterli kaba sakal kim. Valla tanıyamadım.

-Saya geldi saya. Bir oyun bir halay... Darbukanın dumdu mu?

Sonunda bütün köy gezilir. Hâsılat hesaplanır ortaya dökülürdü.

-Beş tavuk, dört çinik bulgur, beş litre köy şurubu. Sabah olmazdı artık. Çalgılar, oyunlar, halaylar, sızmalar... Yavaş yavaş evlere dağılmayla bir sayada böyle geçip giderdi.

Not: Bu betimlemeyi saya toplayan bütün köy çocuklarına ithaf ediyorum.

 

 

Lâl melal feryadım

Ayşe Taşdemir

Ne Ferhat bekler

İçime mahpus bunca dağ

Ne çöl olmuş zindanlar Mem'i

Nede uçurumlar Zine'yi

 

Yusuf'unu kaybetti Züleyha

Bilemedik ki bu çağda aşkı

 

Dört bir yan yok oldu Leyla

Ve dört bir yan Mihriban

Aşk aşk diye gidilen diyarlar

Yıkıldı Süveyla

Tüm aşklar ulaşılmaz olanaydı

 

Çöl bahane, zindan bahane

Gömlek bahane, nefret bahane...

Züleyha'nın çektiği ile Yakub'un

Htiği denk değil mi?

 

Yine sana çıkıyor tüm yollar

Yine kalbim elimde virane

Geceler şahit ey sevgili

Hangi isme sığdırsam ki seni

 

Ne şatın telleri, Veysel'in feryadı

Ey güzel! Bak etrafına

Hangi dil haykırmıyor ki acımızı

 

Susturun onları "ne, niye" diye soranları

Duyguları kıymetsiz gönüllere

Sığdırmaya çalışanları

Anlamayana anlatmadı hiçbir aşk

Sözcüklere sığmaz gerçeği

 

Teslim olmaktan korktuğum

Bu satırlar şahit ya sevdiğim

Kalbim bir ötesine, bir gerisini ait belki

Ama bu asra değil, ey sevgili.

 

 

Yürür

Kenan Gezici

Sırtında koca bir yük

Can ne olacak

 

Ağır mı hem de çok ağır

Ayakta yok bir postal

Sırtındaki sako

Urfa'dan kalma

 

Hava neden bu kadar soğuk

Hayatta görülmez

Baba olmuş anne

Anne… Yürek kabullenmez

 

Umuda yolculuksa

Yaşamak ölümden beter

 

Baba çocukça yanıtsız

Ufku semayı tarar

Seni kim üzdü

Gözyaşlarında

Ne saklı

 

Seni üzenden

Allah sorsun hesabı.

Suriyeli Mültecilere İtafen

 

 

 

Yağmurda yıka cesedimi

Kuzey Genç

Elimden tut sevgilim

Bedenimin çürükleri acıtıyor

Ruhumun yağmur yanını

 

Mor mürekkep lekesi her yerim

Ellerim çok buz, sevgilim

Ellerim buz gibi!

 

 

Gönlümde misafir acı

Ölüm sağanaklarına

Yalnız gönderir beni

 

Gözlerim kalakaldı yollarda

Ayağım seher yorgunu

Çok dağ aradım, durdum

Yitik cesedin yerini

 

Durma sevgilim, beni ısıt

Beyaz ve mor ıslanmışından

Kurtar beni

 

Durma sevgilim, ısıt beni

Tenini giydir bana

Dindir acılarımı

 

Ayaklarım, deniz içti

Islandı seni ararken

Ayaklarım çok ıslandı

 

Tut elimden sevgilim

Her yanım ölüm kokusu

Gözlerimi kapatsın

Uzun, ince ufuk parmakların

Yağmurda yıka cesedimi.

 

Bakmadan Geçme