Maşınga
Yunus Türkoğlu
Rüzgârlar sert esiyor, hava buz gibi, kar diz boyunu aşıyor. Yaz ne çabuk bitmişti. Havalar serinlemiş ve sonunda bulutlar nefeslerini koyuvermişti. Ansızın bastıran kar yağışıyla birlikte çocuk sesleri bir bir çekiliyordu sokaklardan, taşıt trafiği durma noktasına gelmişti. Aynen çocukluğumuzdaki gibi fakat bazı şeyler eksikti! Karlı sokaklarda kızakla kayan çocuklar, toprak damı temizlenen kerpiç evler ve içerisinde gürül gürül yanan kuzine sobası yoktu. Kuğu misali yollarda seyran eden atlı kızaklar da yoktu ne yazık ki! Bu durum pek çoğumuz için hüzünlü bir sükûneti barındırıyor içinde…
Değirmen taşı misali ağır ağır dönüyor dünya. Döndükçe geride ne kalıyor, dön de bak! Gözlerimizi kapatıp rüyalara dalsak şimdi. Hiç adım atmadan, yorulmadan ve çaba sarf etmeden eski bir Van evi içinde bulsak kendimizi. Davetkâr bir çehre ve tanıdık bir mekân hoş geldin der bize! O evin atmosferinde başka bir hayata adım atar gibi oluruz. Kuzine sobası yanarken etrafında ağırlanan misafirler, üstünde suların kaynadığı, sengeser ve yaprak sarmasının piştiği, çayın demlendiği, fırına atılan patates veya ayvanın etrafa saçtığı enfes kokular, sobanın kuytusunda kıvrılmış sevimli, beyaz tüylü tekgöz Van kedisine dokunsak şefkatle. Ve şimdi bu güzelliği görmek için gözlerimizi kapatıp, duymak, hissetmek fiilini kalbimize bıraksak diyorum…
Yeni neslin pek bilmediği, kıymet verilmese, unutulmaya yüz tutsa da velakin hatıralarımızdan silinmeyen kuzine sobaların sıcaklığında nice kışlar geldi geçti. Rahmetli annem bu sobalar için maşınga tabirini kullanırdı. Üzerinde pişen yemeklerin, fırınına atılan böreklerin, tatlıların tadı hala damaklarımızdadır. Soğuk ile sıcak arasında geçen en güzel çocukluk günleri. Karlı ve soğuk kış gecelerinde inatla odayı ısıtan, kavurga ve çeteneleri cevizle, kuru erikle yerken yaşanmışlığı dışa vuran, emaye kaplı gövdesiyle, uzayıp giden borularıyla bu sobalar bir huzur ortamı oluştururdu geçmiş zaman aralığında…
Gece vakti lapa lapa kar yağarken, evlerin bacalarından dumanlar tüterdi buğulu gökyüzüne doğru aheste. Evin kuzine sobası çoktan yanmaya başlamıştır. Üstünde fokurdayan tarçın demliğiyle ve yanında kaynayan hedik tenceresiyle… Bütün evler içine kapanır, sofralar ve sohbetler içeride kalırdı. Kapılar pencereler sıkı sıkıya kapalıdır ve evlerde hayat olduğunu gösteren tek şey tüten bıhırılardır (bacalar)…
Önceki yıl ekim ayı ortalarıydı, Balıkesir ilimizin Sındırgı ilçesinin Çaygören Köyü’nün bir kilometre gibi dışında bulunan bir otelde konaklıyorduk. Günlerden Cuma, hanım ile beraber su almak ve namazı kılmak için köye indik. Namaz vaktine daha var. Köy meydanında bulunan çeşmeden şişelere su dolduruyorum. Hanım ise köşe başında oturup sohbet eden samimi ve gayet sıcakkanlı olan teyzelere katılmıştı. Aradan çok zaman geçmemişti ki, yüzündeki şaşkınlık ve sevinçle;
“-Gelebilir misin?” diye seslendi. Yanlarına vardım.
“-Baksana teyze ne anlatıyor!” Ve nur yüzlü teyze tekrardan şöyle diyordu;
“-Kış geliyor artık, maşıngayı kurdum. Üzerinde yemek yapıyorum, süt kaynatıyorum, fırınında bazlama…” Hanım sordu;
“-Kuzine sobaya mı maşınga diyorsunuz?”
“-Evet” Deyince, şaşırmış ve çok mutlu olmuştuk! Van’da eskilerin kullandığı ve çok bilinmeyen bu tabirin Sındırgı’da kullanılıyor olması bizim için çok anlamlıydı! Hayat bu işte, beklenmedik bir anda, bir şeyler oluyor ve biz olanlara akıl erdiremiyoruz…
Gecenin bir vakti el, ayak çekilince söndürülen lamba hayatları buluşturur. Maşıngadan sızan ışıklar tavanda alev çiçeklerine dönüşürken perde aralanır ve radyo açılır. Gece karanlığında ayı ve yıldızları içeri davet etme vaktidir. “Arkası Yarın” da Kerim Afşar, Nedret Güvenç, Çetin Tekindor, Tomris Oğuzalp ve diğerlerine kulak verme vaktidir. Âlemi sığdırmaktır, neşe ve mutluluğu akıtmaktır; hatıraları saklayan, tahta tabanlı, döşeme tavanlı, kireç badanalı bir odaya…
Hoşçakalınız…