Bir haritada yeri yok, pusulada izi;
Ne bir kapı numarası, ne belli bir denizi.
O, kalbin derininde, kuytuda gizlenen;
Zamandan ve mekândan firar edip gizlenen.
Adresi olmayan şehir, bir iç göçmen yurdu;
Yitirilmiş bir rüyanın, unutulmuş umudu.
Sokakları hep loş, lambaları titrek bir dert;
Her köşede bekler seni bir tanıdık hasret.
Ne adını soran olur, ne de nereden geldiğini;
Herkes kendi sessizliğinde yontar kaderini.
Burada posta kutuları mühürlü, mektuplar isimsiz;
Umut, kapısını çalmayan bir eski misafir gibidir.
Duvarlarda yankılanan boşluğun sesi,
Her adımda çoğalır kimsesizliğin nesi.
Ne bir çarşı kalabalığı, ne de çocuk neşesi;
Sadece ruhun yorgunluğu ve kalbin inlemesi.
Hatıralar, köşe başlarında paslı birer heykel;
Ne anıları canlandırır ne de geleceğe bedel.
İnsanlar, bir sis perdesinden yürür gibi geçer;
Gözlerinde veda korkusu, dillerinde ebedi göçer.
Ne bir han, ne bir durak, ne de bir konaklama yeri;
Sadece var olmanın anlamsız ve kırık kederi.
Herkesin yüzünde, bir daha dönülmeyecek yolun izi;
Adresi olmayan şehirde, tek sığınak yalnızlığın denizi.
Burada yollar hep bitimsiz, çizgileri kayıp;
Her giden arkasında bir hüzün bırakıp.
Ne bir iz kalır geriye, ne bir tutunacak dal;
Sadece sessizliğin ağır, ağır ve soğuk bir sal.
Bu şehrin adı yok, tabelası yok, tarihi yazılmaz;
O, sadece kaybolmuşların içindeki derin bir sızıdır, hiç unutulmaz.
Ve bir gün, bir rüzgâr eser, tozlu sayfaları açar;
Adresi olmayan şehir, kalbin en gizli yerinde yaşar.
Bulunmaz, erişilmez, dokunulmaz bir yer;
O, insanın kendine doğru yaptığı sonsuz bir sefer.
Çünkü bilirsin, gerçek ev, bazen bir harita üzerinde değil;
Ruhunun derinliğinde, adresi bilinmeyen o yerdedir asıl meyil.