Ümit Kayaçelebi

Hasan Pulur fıkraları

Ümit Kayaçelebi

Devlet Gibi Servet

“Zenginin malı her zaman züğürdün çenesini yormuştur.” diyerek başladığı bu yazısına eklediği fıkrası:

“Paşa hazretleri, su alan kayığı, ziftletmesi için kâhyasına emir vermiş...

Kâhya kayığı ziftletmiş, hesabı da getirmiş:

“Beş altın efendim!”

Paşanın gözleri faltası gibi açılmış:

“Beş altına bir kayık ziftlenir mi?”

Kâhya boynunu bükmüş:

“Biraz da ben ziftlendim efendim!”

*

Siyaset ve Nükte

Burada politikacılardan, yaşanmış nükteler yazılı. Bir kaçını alırsak:

“Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Wersailes Konferansının bir birleşiminde, öğleden sonraki toplantının saat kaçta başlayacağı tartışılıyormuş...

İtalyan delegesi, “Saat 15.00’ten önce başlamasın, çünkü ben yemekten sonra iki saat uyurum!” demiş...

Amerikan delegesi ise 18.00’den sonra başlamasını teklif etmiş:

“Çünkü ben akşamüzerleri muhakkak iki saat uyurum.”

İngiliz delegesi ise hiç sesini çıkarmamış...

Başkanlık eden Clamenceau toplantının saatini söylemiş:

“Toplantı 15.00’te başlayacaktır, böylece hem İtalyan, hem de Amerikalı meslektaşlarımın uykuları temin edilmiş olacaktır. İngiliz meslektaşım ise toplantı sırasında uyuyabilir.”

Yine aynı yazıdan iki nükte daha:

“ Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelerlermiş...

Bernard Shaw, Pgymalion oyununun ilk gecesine, Churchill’i davet etmiş ve iki davetiyeye bir de pusula iliştirmiş.

“Size iki davetiye gönderiyorum, bir dostunuzu da alıp gelebilirsiniz, tabii dostunuz varsa!”

Churchill lafın altında kalır mı?

Cevap göndermiş:

“Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece oynanırsa!”

Çirkin bir kadın milletvekili, Churchill’e laf atar:

“Sen bir sarhoşsun!”

“Olabilir, ama ben yarın ayılacağım; sen ise hep çirkin kalacaksın!”

*

Süleyman Nazif

Bu başlıklı yazısında (1987) ölümünün altmışıncı yılında eski İstanbul’un ünlülerinden keskin dilli (vali-yazar) Süleyman Nazif’i anar.

“İngilizlerin, Birinci Dünya Savaşından sonra Malta Adasına sürgün ettiklerinin arasında Süleyman Nazif ile Enver Paşanın babası Ahmet Paşa da vardır. Bir gün Malta’da konuşurken laf hovardalıktan açılır, herkes gençlik maceralarını anlatır. Enver Paşanın babası “ Çok şükür, ben hiç harama uçkur çözmedim!” der...

Süleyman Nazif bu, hiç fırsatı kaçırır mı?

“Aman efendim, keşke helale de uçkur sözmeseydiniz de, şu oğlunuz Enver yüzünden bu hallere düşmeseydik!”

“Süleyman Nazif bir sohbette, birisi hakkında demediğini koymamış herifi yerin dibine sokmuş çıkarmış...

Bir zaman sonra konu aynı adamdan açılınca, Süleyman Nazif’e yaranmak isteyenlerden biri, “O adam alçağın biridir!” diye lafa girmiş...

Süleyman Nazif hemen lafı ağzına tıkamış:

“Alçak diyemezsin!”

“Aman efendim, siz bu herif hakkında, geçenlerde neler söylemiştiniz, ben alçak demişim çok mu?”

Süleyman Nazif kaşlarını çatmış:

“Alçağın, yükseğe göre bir seviye farkı vardır, yani alçaklık da bir yükseklik sayılır... O herif çukurdur, çukur!”

“Süleyman Nazif, İttihat Terakki’nin ileri gelenlerine kızarmış...

Bir gün konuşulurken Enver Paşa için, “Germanofil” demişler, yani Alman yanlısı, Maliye Nazırı Cavit Bey için, “Francofil” demişler, yani Fransız yanlısı, Cemal paşa için “Angiofil” demişler, yani İngiliz yanlısı, sıra Meclis Başkanı Halim Menteş’e gelince, Süleyman Nazif atılmış:

“O sadece fildir!”

*

Zorunlu Açıklama

Yazar başbakanla telefonla konuşmuş, soran soranaymış: “Başbakanla ne konuştun?”

Özal telefonda demiş ki:“... yazınızdaki fıkraya çok güldük, onun için aradım.”

Hasan Pulur’un aklı karışır:

“ Allah Allah, hangi yazı acaba, hangi fıkra?

İşte o fıkra:

“ Zengin adamın biri hastalanmış, komaya girmiş, doktorlar gelmiş ömrüne tarih biçmişler:

“Bir hafta yaşar!”

Doktorlar gidince, mirasçılar adamın başında miras kavgasına başlamışlar:

“Han senin, apartman benim, araba senin, tekne benim!”

Bir hafta dolmuş, adam hâlâ komada, ama öldüğü filan yok, yeni doktorlar çağırmışlar, onlar da on beş gün biçmişler, miras kavgası yine başlamış, lakin gün dolmuş, adam hâlâ yaşıyor.

Başka doktorlar gelmiş, bu sefer bir ay demişler, miras kavgası olanca hızıyla sürmüş, bir ay dolmuş adam birden kefeni yırtıp, ayağa kalkınca mirasçılar kaçıp kaybolmuşlar...

Adamın hastalığı süresince başında askerlik arkadaşı beklermiş, ne miras hakkı var, ne de adamın parasında gözü, sadece insanlık, arkadaşlık uğruna beklermiş... Adam dirilip ayağa kalkınca, askerlik arkadaşı sormuş:

“ Yahu dikkat ettim. Ne zaman doktorlar gelse, senin ömrüne tarih biçse, hısım, akraba miras kavgasına tutuşsa, sen sağ elinin şahadetparmağını oynatıp duruyordun, niçin böyle yaptın?”

Adamcağız gülmüş:

“Ne yapayım, yumruğumu sıkıp nah diyecek gücüm, kuvvetim yoktu ki!”

*

Hepsi Bu Tarladan

Son fıkrası güncel olsun. Yazar, konuyu o zamanki halkoylamasına getirmiş. “Millet de ikiye ayrıldı, herkes kendi cengâverini kışkırtıyor.” demiş. Bugünleri anlatır gibi: “ İşte kırk yıllık demokrasimizin aldığı yol bu kadar...” diye yerinmiş, sonra da öyküsünü anlatmış:

“ Eskiden “bina” diye bir ders varmış, dilbilgisi gibi bir ders, daha çok fiillerle ilgiliymiş, zor bir ders...

Çocuklar bu dersten çok zorlanır, çok zor sınıf geçerlermiş...

Çocuğun biri her yıl “bina”dan ikmale, bütünlemeye kalırmış...

Babası zavallı cahil bir adam, bu işlerden pek anlamıyor...

Bir gün kahvede sormuşlar:

“Senin oğlundan ne haber?”

Adamcağız başını sallamış:

“Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur!”

Yazar bu fıkrayı şöyle bağlamış:

“Bizim demokrasi maceramız da böyle, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, aynı sakızı çiğneyip, aynı horozları dövüştürüyoruz.”

*

Hasan Pulur’u, bir parça anlatabildim mi, yazılarıyla bir an eskiye dönebildik mi bilmiyorum... Bir de şunu sorup duruyorum:

O günleri mumla arayacağımız hiç akla gelir miydi? Şimdi meydan tek kişinin, karşısında dövüşecek horoz bile yok...

Kaynak: Hasan Pulur

Yazarın Diğer Yazıları