Hamit Ekinci (Molla)
Ümit Kayaçelebi
“Molla Resûl, Üstad’la çok samimi olurdu. Üstad’ın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti.
“Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?’ Üstad cevaben:
“Ne yapalım, molla Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum.’
Molla Resûl: ‘Peki’ diyerek sesini çıkarmadı.
illallah’ diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu.”
“Hoca kisvesine girmiyordu”
“Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van’da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine:
“Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?’ demişti. Üstad o arkadaşa:
“İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?’diye cevap verdi. Çok mütevazı idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.
“Nurlar içinde kalmışım”
“Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:
“Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım’deyince ben anlayamadım. Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.
“Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı’diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi.”
“Rızkını sen mi veriyorsun?”
“Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır. Bir gün talebelere ‘Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip gezin’demişti.
“Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana:
“Evini harap etmişsin!’dedi. Ben de ‘Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler’ dedim. Bu defa Üstad: ‘Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?’
“O hayvan sana taarruz etti mi?’
“Hayır.’
“O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?’
” Hayır.’
“Sen mi yarattın?’
“Hayır.’
“Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?’
“…”
“Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!’diye bana orada ders verdi.”
“Biz hain değiliz”
“Erek’te kaldığımız günlerde, cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad‘Ne yapıyorsun?’diye bana hitap etti. Ben de ‘Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?’ dedim.
“Üstad gülerek ‘Ayıp … ayıp, at o taşları yere’ dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum. Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. ‘Biz hain değiliz, yolcuyuz!’deyince, köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terk ettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik.
“Şecaatli ol, korkma”
“Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır:
“Dağda, Üstad’ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad’ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek sopa yaptım. Dalı keserken Üstad dışarı çıktı. ‘Sen hâlâ gitmedin mi?’diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek:
“Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz.’ dedi.
“Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım. Köyün yakınlarında bir sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm.
“Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar ‘Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için… sana nasıl yol verdiler?’ diye hayretlerini söylediler.
“Seyda’ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?’ diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad’a Seyda diyorlardı.)
“Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı. Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu. Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad:
“Şecaatli ol korkma!’ diye bana cesaret dersi verdi.”
“Hayvanların yuvasını dağıtmayın”
“Erek Dağında havalar iyice soğuyana kadar kalmıştık. Artık neredeyse kar yağmaya başlayacaktı. Kaldığımız yer bayırdı. Bayıra pencere gibi bir yer açarak, oraya bir oda yapmamızı istedi.
Yok, eğer böyle giderse biz akşama kadar, bu odayı yapamayız’ diyordu. Orada hemen hemen karıncasız yer yoktu. Nihayet orada güzel bir odacık yaptık.
“Üstad karınca yuvalarının yanına gelince, ekmek, bulgur ve şeker koyardı. Kendilerine şekeri niçin koyduğunu söylediğimiz zaman:
“Bu da onların çayı olsun’diye gülerek cevap verirdi. Mübarek Üstad bütün hayvanlara, bütün varlıklara karşı çok şefkatliydi. Bir karıncayı bile incitmek istemezdi.”
Kaynak: Necmettin Şahiner