Nurcan Çaçur

Ortadoğu sınırları ne zamandan beri çizildi?

Nurcan Çaçur

SYKES-PİCOT ANLAŞMASI (1916)

Ortadoğu, Avrupa merkeziyetçi yaklaşıma dayanır ve İngilizlerin 19.yy’dan itibaren Ortadoğu (Middle East) kavramı Alfred Thayer Mahan tarafından ortaya atılmıştır. İngiltere ve Avrupa ülkeleri merkez olarak kabul edilmiş Doğu, Uzakdoğu, Yakındoğu ve Ortadoğu gibi kavramlar buna göre tayin edilmiştir. Asya, Avrupa ve Afrika’nın birbirlerine en çok yaklaştıkları yerleri kapsayan ve birbirine komşu olan Ortadoğu tarih boyunca sömürgeci devletlerin iştahını kabartmıştır. Mezopotamya bölgesi olan, birçok büyük dinin kökenini barındıran (Hristiyanlık, Yahudilik, İslamcılık) ve bereketli topraklar olarak adlandırılan, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle, sömürgeci güçlerin her dönem ilgi alanı olmuştur. Aynı zamanda sıcak denizlere açılan jeostratejik konumuyla, Hindistan ticaretini kontrol altında tutan sömürgeci güçler için her zaman önem arz etmiştir. Genellikle sıcak ve kurak bir iklime sahip olmasıyla beraber, Nil Deltası, Mezopotamya’nın Dicle-Fırat Havzaları (Irak, Kuzey ve Doğu Suriye) gibi sınırlarla tarım alanlarını desteklemek için sulama sağlayan birkaç büyük nehir ve “Bereketli Hilal” kavramıyla bu bölgenin özellikle petrol rezervlerinin varlığı ekonomik olarak emperyalist devletlerin ilgisini tarih boyunca çekmiştir. Bu ilgi, petrolün kullanım alanlarının çoğalması ve stratejik bir önem kazanmasıyla birlikte, daha da arttığını 19.yy’dan bu yana faaliyetlerin uygulanmasıyla tanıklık ediyoruz.

Evet, Ortadoğu sınırlarının nasıl çizildiğine ve ne gibi anlaşmalarla haritanın şekillendiğine gelecek olursak, burada en önemli dönüm noktalarından biri kuşkusuz 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşmasıdır. Bu anlaşma, I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa arasında gizlice yapılmış ve savaş sonrasında Osmanlı topraklarının nasıl paylaşılacağını belirlemiştir. Anlaşma adını, İngiliz temsilcisi Mark Sykes ve Fransız temsilcisi François Georges-Picot’dan alır. Sykes-Picot, ilk bakışta sadece diplomatik bir belge gibi görünse de, aslında bugün Ortadoğu’da yaşanan birçok siyasi sorunun temelinde yer alan bu anlaşma İngiltere ve Fransa arasında yapılan bir gizlilik anlaşmasıdır. Böylelikle bölge halklarının talepleri, etnik ya da dini dengeler dikkate alınmadan, sadece Avrupa devletlerinin çıkarları doğrultusunda bir paylaşım yapılmıştır. Harita cetvelle çizilmiş, sınırlar yapay bir şekilde paylaşılarak belirlenmiştir. Bir bana, bir sana temsili… 

 Anlaşmaya göre, Fransa bugünkü Suriye ve Lübnan üzerinde; İngiltere ise Irak’ın güneyi ile Ürdün ve Filistin üzerinde söz sahibi olacaktı. Ayrıca Musul ve çevresi gibi petrol açısından zengin bölgeler, İngiltere'nin nüfuz alanına bırakılmıştır. Bu paylaşım yapılırken Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş sonrası çöküşe uğrayacağı öngörülmüş ve bu topraklar üzerindeki hâkimiyetin kimler arasında paylaşılacağı önceden kararlaştırılmıştır. Dönemin bir diğer önemli özelliği ise, bu anlaşmanın tamamen gizli tutulmasıydı. Kamuoyundan ve bölge halklarından saklanan bu plan, ancak 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi sonrası ortaya çıkmıştır. Rusya’daki yeni Sovyet yönetimi, Çarlığın elindeki tüm gizli belgeleri açıklamış, Sykes-Picot Anlaşması da bu belgeler arasında yer almıştır. Bu ifşa, özellikle Arap dünyasında büyük tepki yaratmıştır. Çünkü o dönemde Araplara, Osmanlı’ya karşı İngilizlerle birlikte savaşmaları hâlinde bağımsızlık vaadinde bulunulmuştu. Oysa perde arkasında, bu toprakların çoktan paylaşıldığı ortaya çıkmıştı. Bu gelişmeler, Ortadoğu’nun ilerleyen yıllarda yaşayacağı siyasi güvensizliğin, etnik çatışmaların ve sınır tartışmalarının zeminini oluşturmuştur. Sykes-Picot ile şekillenen yapay sınırlar, sadece coğrafi değil, aynı zamanda toplumsal kırılmalara ve iç karışıklıklara da yol açmıştır. Aynı halklar farklı ülkelere bölünmüş, farklı mezhepler aynı sınırlar içinde karşı karşıya gelmiştir. Türkiye açısından bakıldığında, bu anlaşmanın etkisi doğrudan hissedilmese de dolaylı olarak önemlidir. Çünkü Sevr Antlaşması ile Osmanlı toprakları paylaşılırken, Sykes-Picot Anlaşması esas alınmış fakat bu plana Ankara Hükûmeti karşı çıkmış ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Lozan Antlaşması ile Türkiye bugünkü sınırlarını belirlemiştir. Burada özellikle Sovyetler Birliği’nin Ankara’ya verdiği destek, Sykes-Picot’un uygulanmasını engelleyen unsurlardan biri olmuştur. Genel anlamda, Sykes-Picot Anlaşması, çıkarlar doğrultusunda paylaşılan ve yaratılan yeni bir coğrafyadan ziyade, Ortadoğu’nun emperyalist güçler tarafından nasıl şekillendirildiğini, yerel halkların nasıl devre dışı bırakıldığını ve bölgenin neden kalıcı bir istikrarsızlık yaşadığını anlamak için önemli bir örnektir. Ve en önemli nokta ise bir Ortadoğu ülkesi olarak geçmişimizi bilip aldığımız yol ile geleceğimizi inşa etmemizdir. Bugün hâlâ sınırlar tartışılıyor, halklar yer değiştiriyor, savaşlar sürüyorsa bu, sadece günümüz politikalarıyla değil, 100 yıl önce masada alınan kararlarla ilgilidir. Bu nedenle Ortadoğu’yu anlamak için haritaya değil, haritanın nasıl ve kimler tarafından çizildiğine bakmak gerekir. Kısaca, Tarihi iyi bilmek gerekir.

Peki, Ortadoğu'da Güncel Gelişmelerin yaşanması Sınırların Yeniden Çizilmesi İhtimalini Doğuruyor mu?

Ortadoğu, 20. yüzyıl başlarında yapılan paylaşım planları ile şekillendirilmiş olsa da, bu yapay sınırların uzun vadede kalıcı istikrar getirmediği bugün daha net bir şekilde gözlemliyoruz. Bölge hâlâ savaş, çatışma ve istikrarsızlıklarla anılmakta; etnik, mezhepsel ve jeopolitik gerilimler zaman zaman sınırların yeniden tartışılmasına neden olmaktadır. Son yıllarda yaşanan gelişmeler, özellikle bazı devletlerin zayıflaması veya merkezî otoritelerin çözülmesiyle birlikte, Ortadoğu’da fiilen sınırların esnediği ya da yeniden şekillenme ihtimalinin arttığı bir döneme girildiğini gözlemliyoruz. Örneğin Irak ve Suriye örnekleri bu durumun somut göstergeleridir. Irak’ta 2003 yılındaki Amerikan müdahalesi sonrası merkezi yönetimin zayıflaması, Kürt bölgesel yönetiminin güç kazanmasına yol açmış ve zaman zaman bağımsızlık referandumu gibi adımlarla fiilen farklı bir siyasi yapı ortaya çıkmıştır. Benzer şekilde Suriye’de 2011 sonrası başlayan iç savaş, ülkeyi fiilen üçe bölmüştür: rejim kontrolündeki bölgeler, muhalif grupların etkili olduğu alanlar ve kuzeyde YPG/PKK’nın hâkimiyetindeki bölgeler. Bu durum, ülkenin bütünlüğü konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuş, "acaba yeni bir Sykes-Picot mu? " tartışmalarını uluslararası düzeyde ve halk içerisinde gündeme gelmiştir.

Bölgesel alanda yaşanan çatışmalara gelecek olursak, İsrail-Filistin meselesi, Ortadoğu’da sınırların hâlâ en çok tartışıldığı ve çatışmanın en yoğun yaşandığı yerlerden biri. İsrail’in özellikle Batı Şeria’daki yerleşim politikası, 1967 sınırlarının çok dışına çıkmış durumda. Her yıl yeni yerleşim birimleri kuruluyor, Filistinlilerin yaşadığı topraklar giderek küçülüyor. Bu durum insani açıdan da büyük bir sorun. Çünkü artık  Filistin’in bağımsız ve güvenli şekilde var olabileceği bir yol, neredeyse imkânsız bir hale gelmiştir. Özellikle 2023-2025 yılları arasında Gazze’de yaşananlar, bu krizin ne kadar derinleştiğini göstermiştir. Karşılıklı bir savaş değil, bir insani felaket, bir katliam yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Hastaneler bombalandı, okullar hedef oldu, binlerce sivil hayatını kaybetti. Çoğu çocuk, kadın, yaşlı… Üstelik bu yaşananlar dünyanın gözü önünde oldu ama çok az ülke gerçekten ses çıkardı. Bu da ister istemez “adalet” kavramını sorgulatıyor. İsrail’in güvenlik bahanesiyle yaptığı bu saldırılar, aslında bir halkın var olma mücadelesini yok etmeye çalışması, geçmişte atılan gizli imzalar ve cetvelle çizilen yapay sınırlar… 

Yemen, Lübnan ve Libya gibi ülkelerde ise devlet otoritesinin zayıf olması, sınırdan ziyade “iç parçalanma” riskini beraberinde getirmektedir. Bu ülkelerde farklı gruplar arasında yaşanan iktidar mücadeleleri, merkezi yönetimlerin varlığını tehdit etmekte ve bölgesel aktörlerin (örneğin Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri) müdahalesine açık zeminler hazırlamaktadır. Özellikle İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabet, mezhep temelli ayrışmalarla birleşince, bu ülkelerdeki istikrarsızlık daha da derinleşmektedir. Öte yandan Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, İsrail, Mısır, Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler arasında ciddi gerilimlere yol açmış, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölgeler (MEB) gibi konular üzerinden yeni jeopolitik fay hatları oluşmaktadır. Bu da sınırların sadece karada değil, denizde de yeniden çizilmesi olasılığını gösteriyor. 

Uluslararası sistemde ise büyük güçler arasındaki rekabetin Ortadoğu üzerindeki etkisi devam etmektedir. ABD’nin bölgeden kısmen çekilmesi, Rusya ve Çin gibi aktörlerin nüfuz kazanmasına zemin hazırlamıştır. Rusya’nın Suriye’deki varlığı, Çin’in “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında İran ve Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik ilişkiler, Ortadoğu’nun yeniden küresel güç dengelerinin bir parçası haline gelmesine neden olmuştur. Tüm bu gelişmeler, Ortadoğu’nun bugünkü siyasi, ekonomik ve toplumsal yapısı, 20. yüzyılın başlarında emperyalist çıkarlar doğrultusunda çizilen sınırların, bugün hâlâ etkisini sürdürdüğünü göstermektedir. Sykes-Picot Anlaşması ile şekillenen bu yapay coğrafi düzen, bölge halklarının iradesi dışında inşa edilmiş ve uzun vadede derin krizlere zemin hazırlamıştır. Günümüzde Suriye, Irak, Filistin ve İran gibi ülkelerde yaşanan çatışmalar; tarihsel süreçle doğrudan bağlantılıdır. Bölge, hem doğal kaynaklar hem de jeostratejik konumu nedeniyle hâlâ küresel güç rekabetinin merkezinde yer almaktadır. Bu durum sınırların yeniden çizilme olasılığını giderek daha gerçekçi bir mesele haline getirmektedir. Ortadoğu’daki istikrarsızlıkların kalıcı olarak çözülmesi için, geçmişin mirasını dikkate alan halkların iradesini, kimliğini ve ihtiyaçlarını esas alan daha adil bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir. Geçmişi silmek, haritaları değiştirmek kolaydır. Asıl önemli olan geçmişini unutmadan yeni bir gelecek inşa edebilmektir!

Yazarın Diğer Yazıları