Bilindiği üzere 3 Ocak Cumartesi tarihinde ABD’nin Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği 3 saatlik askeri müdahale sonucunda devlet başkanı Maduro ve eşinin ülke dışına çıkarılmasıyla bir rejim değişikliğinin bu denli kısa sürede gerçekleşmesi, uluslararası sistemde "Evet, güce sahip olan devlet yaptığı her şeyle Mubah kabul ediliyor." dedirtti.Ancak bu noktada asıl soru şudur: Bu müdahalenin temel amacı gerçekten demokrasi ve istikrar sağlamak mıdır?
Süreci doğru okuyabilmek için olayları yalnızca bugüne indirgemek yeterli değildir. Venezuela, 2000’li yılların başından itibaren ABD ile gerilimli bir ilişki yürütmektedir. Özellikle Hugo Chavez döneminde petrolün devlet kontrolüne alınması ve ABD merkezli şirketlerin ülkedeki etkisinin azaltılması, iki ülke arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesine neden olmuştur. 2002 yılında Chavez’e karşı gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Venezuela’daki siyasal süreçlere dış müdahale iddialarını ilk kez gündeme taşımamış aksine bu müdahalelerin süreklilik taşıdığını ortaya koyduğunu göstermiştir.
Venezuela’nın bugün 303,2 milyar varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olması, bu ülkeyi yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarıp küresel güç mücadelesinin merkezine yerleştirmiştir. Ancak ABD açısından asıl sorun, bu petrolün varlığıyla beraber petrolün ABD denetimi dışında değerlendirilme iradesidir. Maduro yönetiminin Çin ve Rusya ile geliştirdiği enerji ve finansal iş birlikleri, Washington tarafından sadece ekonomik değil, jeopolitik bir meydan okuma olarak algılandığını da ifade edebiliriz.
Bu sebeple ABD’nin Venezuela politikasında izlediği yöntem dikkat çekici olmuştur. Önce ekonomik yaptırımlar ve ambargolarla ülke ciddi bir krize sürüklenmiş, ardından bu kriz Maduro yönetimin başarısızlığı olarak sunulmuştur. Böylece ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik çöküş, müdahalenin gerekçesi hâline getirilmiştir. Bu yaklaşım, ABD’nin geçmişte Irak ve Libya gibi enerji kaynakları açısından stratejik öneme sahip ülkelerde izlediği politikalarla büyük ölçüde benzerlik olduğunu stratejik olarak göstermiştir. Tarihsel örnekler, dış müdahalelerle şekillenen yönetimlerin uzun vadede istikrar ve meşruiyet üretmekte zorlandığını ve bunun güvenlik politikalarının uluslararası sistemde ne kadar önemli bir mesele olduğunu ortaya koymuştur.
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise Venezuela müdahalesi hukukun devletler üzerindeki etkisinden ziyade güçlü olan devletin hukuku belirlediğini gösteriyor.Devletlerin egemenliği ve iç işlerine karışmama ilkesi, Birleşmiş Milletler sisteminin temel taşlarından biridir. Ancak “İnsani müdahale” söylemi her ne kadar meşruiyet aracı olarak öne sürülse de, bu kavramın sınırları net değildir ve çoğu zaman güçlü devletler tarafından esnek biçimde kullanılmaktadır. Venezuela örneğide, uluslararası hukukun güç dengeleri karşısında ne ölçüde işlevsiz kalabildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bundan sonra sürecin nasıl ilerleyeceği sorusu,kısa vadede ABD lehine bir tablo oluşması mümkünken, uzun vadede Venezuela’nın iç istikrarının sağlanması da oldukça zordur. Genel ifadeyle, ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi, sadece demokrasi ve insan hakları söylemleriyle açıklanamayacak kadar çok boyutlu çıkar doğrultusundaki bir süreci yansıtmaktadır. Bu tabloda asıl belirleyici unsur ise Venezuela’nın nasıl yönetildiğinden çok, sahip olduğu enerji kaynaklarının kim tarafından ve hangi koşullarda kontrol edileceğidir. Bu çerçevede Venezuela krizi, uluslararası siyasette barış, hukuk ve demokrasi söylemlerinin ancak güç ve çıkar dengeleriyle örtüştüğü ölçüde anlam kazandığını gösteren çarpıcı bir örnek olduğu ve Hans Morgenthau’nun uluslararası siyasetin özünde ahlaki ideallerden çok güç ilişkileri tarafından belirlendiğine dair tespitinin güncelliğini koruduğunu ortaya koymaktadır.