Mustafa M. Atilla

Yalanın sessiz çığlığı…

Mustafa M. Atilla

Hayatımızda bazı gerçekler vardır ki kimse onları duymak istemez; bazı yalanlar vardır ki herkes duymak ister. Ne tuhaftır ki insan, her zaman gerçeğin ağırlığından değil, bazen yalanın rahatlığından yorulur,

kimiside yalanın ferahlığı ile ferahlar.

Yalancılık, sadece söylenen bir söz değildir; bir davranış biçimi, bir kaçış stratejisi, bir karakter testi, çoğu zaman da insanın kendisiyle yaptığı gizli bir pazarlıktır. Ve en tehlikelisi, başkalarını kandırmakla değil, kendimizi kandırmakla başlarız bu işe.

Bugün toplumda güven bunalımının en derin kaynağı tam da budur: Herkesin doğruluğu bekleyip kimsenin doğruyu söyleme sorumluluğunu üstlenmemesi. 

Sosyal medyada “dürüstlük” üzerine nutuk atan nice insanın, gerçek hayatta en küçük bir çıkar karşısında gerçeği eğip büktüğünü görmek artık şaşırtmıyor bizi.

Bir yalanın maliyeti çoğu zaman ilk anda görülmez,

çünkü yalan anlık bir kurtuluş hissi verir; tıpkı kısa süreli bir ağrı kesici gibi. O an acıyı dindirir ama hastalığı tedavi etmez. Gerçek ise bazen ateş gibi yakıcıdır ama iyileştirir, temizler, besler. Yalanın bıraktığı izler, zamanla karakterin çatlaklarında birikir ve insan farkında olmadan kendi inşa ettiği duvara mahkûm olur.

Ama işin ilginci, yalancılık doğuştan gelen bir özellik değildir; sonradan öğrenilir. Çocuklar yalan söylemeyi önce korkudan, sonra taklitten öğrenir. Yetişkinler ise çoğu zaman “rahatlık ve çıkar” uğruna kullanır. Birilerinin gözündeki imajımızı korumak, bir hatayı örtmek, bir gerçeği geciktirmek gibi,Oysa gerçekle geciken her yüzleşme, geleceğin daha büyük masrafı olur.

Bugün belki de birbirimize verebileceğimiz en büyük armağan, “doğrulukta ısrar etmek”tir. Çünkü güvenin hâlâ para ile satın alınamadığı bir dünyada yaşıyoruz. ayrıca güven, kaybedildiğinde yerine konması en zor olan şeydir.

Bazen insan doğruyu söyleyince kaybedeceğini zanneder. Oysa aslında tam tersidir: Yalan söyleyince kaybedersin. Önce kendini, sonra karşındakini, sonra da geleceğini.

Gerçek, zahmetli olabilir; ama yalanın maliyeti her zaman daha ağırdır.

Dünya tarihinin en eski icatlarından biri tekerlekse, diğeri de hiç kuşkusuz yalandır. Hatta bazılarına göre yalan, tekerlekten bile önce bulunmuştur; çünkü insan önce “Ben yapmadım!” deme ihtiyacı hissetmiş, sonra kaçmak için tekerleği icat etmiştir.

Bugün hepimiz dürüstlükten yana olduğumuzu söyleriz ama itiraf edelim: Hepimizin küçük bir “yalan repertuarı”var.Kiminin repertuarı dar,günlük kullanımlık

kimininki geniş, neredeyse bir fihrist boyutunda.Hani

zararsız küçük yalanlar diyoruz ya, kendimizi haklı çıkarmak için, olamaz olmamalı ama ne çare, yaratılışın içine gizlenmiş çürük elma.

Yalanın en büyük problemi ise unutulabilir olmasıdır. İnsan gerçeği kolay kolay unutmaz ama yalan kaygan bir zemin gibidir. Bir yalanı kapatmak için ikinci yalanı söylemek gerekir, ikinciyi kapatmak için üçüncüyü derken bir bakmışsınız,hayatımız yerli dizi olmuş.

İnsanoğlu ikiye ayrılır derler: Yalan söyleyenler ve henüz yakalanmamış olanlar. Ben diyorum ki bu sınıflandırma artık yetmiyor; çünkü günümüzde yalan öyle bir seviyeye geldi ki neredeyse bilim dalı olacak. Hatta üniversitelerde “Yalancılık Mühendisliği” açılsa, emin olun kontenjanlar açılır,diploması olmayanlar bile oradan diplomayı rahatça alır.

Bu kategoriye dikkat. Bunlar yalanı öyle düzgün söyler ki insan bir an “Acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?” diye kendinden şüphe eder..

Bunlar için yalan söylemek bir yaşam tarzı, bir hobi, bir spor dalıdır.tutar mı?tutmaz mı?inanırlarmı?inanmazlar

mı? diye düşünmezler,at yalanı izi kalsın,öyle inandırıcı olurlar ki,karşınızdaki insanı hemen Mit moduna sokar.

Aslında yalanlar bir nevi evcil hayvan gibidir:Sen onları beslersin,onlar da seni,hiç olmadık bi anda bir yerlerde yakalar ve ısırır.Yüzün kızarırsa kızarır,kızarmazsa 

asalettendir der geçersin.

Birde yalanı ve iftirayı aynı mekana hapsettiğiniz de yalan, iftirayla el ele verdiğinde yalnızca gerçeği çarpıtmakla kalmaz, masum olanı suçlu, doğruyu yanlış,suçluyu masum,yanlışı doğru göstererek hem vicdanları hem de adaleti derinden yaralayan karanlık bir güce dönüşür.

Bugün olan biteni anlayana sivrisinek saz,anlamayana davul zurna az,bırakın davul zurnayı yüz enstrümanlı senfoni orkestrası bile az..

Bu konu biraz sıkıcı durum,bunun için fazla detaya inmeye de gerek yok diye düşünürken ajans da bir altyazı ile,Dürüst,yetenekli, doğru,gazeteci, TV programcısı,yazar, hemşehrimiz Fatih Altaylı'ya yapılan haksızlıktan dönüldüğü haberi,bana halâ bir yerlerde umudun varlığını yeşerten güzel ve doğru insanların kaldığını anlatıyor.

Sevinmeyenlere inat sevindim ben.Hemde çok sevindim..Yeni yılı gönlünüzce yaşamanız dileğiyle,

Herşey gönlünüzce olsun.

Kıymetli okurlarım….

Yazarın Diğer Yazıları