Mustafa M. Atilla

Güven ve miras

Mustafa M. Atilla

Bir zamanlar kapılar kilitlenmeden uyunur, verilen sözler senet yerine geçerdi. Bugün ise İnsanlar artık birbirine inanmakta zorlanıyor. Komşusuna, iş arkadaşına, hatta en yakınına bile temkinle yaklaşan bir ruh hâline giriyor. Sosyal medyada kusursuz hayatlar sergilenirken, gerçek hayatta samimiyet yerini kuşkuya bırakıyor. Çünkü çok kez hayal kırıklığına uğradık. Sözler tutulmadı, niyetler gizlendi, doğrular eğilip büküldü dendi. Güven ise, her kırıldığında biraz daha zor onarılan bir cam gibi paramparça oldu.

En acı olanı güvensizliğin normalleşmesi. “Kimseye güven olmaz” cümlesi bir hayat felsefesi hâline geldiğinde, aslında toplumsal bir yenilgiyi kabullenmiş oluyoruz. Oysa güven, sadece bireysel bir erdem değil; birlikte yaşamanın temel şartıdır. Güven yoksa işbirliği olmaz, dayanışma olmaz, adalet olmaz. Herkesin herkese karşı tetikte olduğu bir toplumda saygı da, huzur da uzun süre barınamaz.

Bugün güven problemi konuşuluyorsa, bu bir alarmdır. Görmezden gelmek yerine, bu alarmı ciddiye almak zorundayız. Aksi hâlde şüpheyle örülmüş bir gelecekte, yalnız ama kalabalık bir toplum olmaktan asla kurtulamayacağız.

Peki bu noktaya nasıl geldik? Belki de en büyük sorun, küçük ihanetlerin büyümesine göz yummamızdı. Günlük hayatta “önemsiz” saydığımız yalanlar, çıkar uğruna yapılan haksızlıklar, sorumluluk almaktan kaçışlar… Bunların her biri, güven duygusundan bir parça daha kopardı. Üstelik çoğu zaman “herkes böyle yapıyor” diyerek kendimizi de akladık.

Yine de umutsuz olmak zorunda değiliz. Güven, kaybedildiği gibi tamamen yok olmaz; doğru adımlarla yeniden inşa edilebilir. Ama bu büyük laflarla değil, küçük ama tutarlı davranışlarla mümkün. Söylenenle yapılanın örtüşmesiyle, hatanın inkâr edilmemesiyle, şeffaflıkla ve en önemlisi empatiyle. Güven, insanın

karşısındakini kandırma ihtimali varken bile dürüst kalabilmektir,o düşünceden sıyrılmaktır.

Belki de yeniden güvenmeyi öğrenmek için önce güvenilir olmayı hatırlamamız gerekiyor. Verilen sözü tutmak, haksızlık karşısında susmamak, işimize geldiği için değil doğru olduğu için dürüst olmak… Herkesin değişmesini beklemek yerine, kendi payımıza düşeni yapmak. Çünkü toplumu oluşturan şey soyut bir “başkaları” değil, tek tek bireylerin davranışlarıdır.

Bu güvensizlik yalnızca bireysel ilişkilerde değil; toplumsal yapının tamamında hissediliyor. İnsanlar hak aramaktan çekiniyor, adaletin yerini bulacağına dair inanç zayıflıyor. Kurumlara duyulan güven sarsıldıkça, birey de yalnızlaşıyor. Çünkü bireyin devlete, sisteme, geleceğe duyduğu güven azaldığında; insan insana da güvenemez hâle geliyor. Güven bir bütündür ve zincirin bir halkası koptuğunda, diğerleri de zayıflamış oluyor.

Güven, bir lüks değil; birlikte yaşamanın asgari şartıdır. Onu yeniden inşa etmek zaman alır, emek ister ve sabır gerektirir. Ama başka bir yol da yoktur. Çünkü güvenin olmadığı yerde ne gerçek bir gelecek kurulur ne de insan kalınabilir.

İnsanlar artık birbirine inanmakta zorlanıyor. Bu güvensizlik en acı hâliyle miras süreçlerinde ortaya çıkıyor. Kardeş kardeşten şüpheleniyor, evlat ebeveynin niyetini sorguluyor, “ya bana haksızlık yapılırsa?” korkusu, sevginin önüne geçiyor. Çünkü geçmişte yaşananlar, duyulan hikâyeler ve bitmeyen davalar, herkesi baştan savunmaya itiyor. Güven kaybolduğunda, en sağlam bağlar bile çatırdıyor.

Bir zamanlar miras, yalnızca geride bırakılan bir mal varlığı değil; aynı zamanda aile bağlarının, emeğin ve geçmişin devamıydı. Bugün ise miras kelimesi çoğu zaman bir araya gelmeyi değil, dağılmayı çağrıştırıyor. Aynı sofrada oturmuş insanlar, birkaç imza ve birkaç tapu yüzünden birbirine yabancı hâle geliyor. Bu tablo, aslında toplumda yaşanan güven krizinin küçük ama çarpıcı bir özeti.

Bu durum sadece aile içinde kalmaz; topluma da yayılır. Miras yüzünden kopan bağlar, güvensizliğin nesilden nesile aktarılmasına neden olur. Çocuklar, büyüklerinden sadece mal değil; kırgınlıkları, küslükleri ve şüpheyi de devralır. Böylece güvensizlik, maddi olmayan ama “en ağır miras” hâline gelir.

Yine de bu döngüyü kırmak mümkündür. Miras, bir ayrılık sebebi olmak zorunda değildir. Açık iletişim, zamanında yapılan adil paylaşımlar ve en önemlisi niyetin netliği, pek çok yarayı baştan önleyebilir. Ama bunun için cesaret gerekir: Konuşma cesareti, yüzleşme cesareti ve adil olma cesareti.

Belki de asıl miras, bırakılan mallar değil; bırakılan tavırdır, insanın insana güveni ve sadakati dır. Ardımızda güven mi bırakıyoruz, yoksa çözülmesi zor düğümler mi? Çünkü çocuklara kalan sadece evler, arsalar değil; birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğine dair güzel aile bağlarıdır.

Aklıma kazınanı söylemem gerekirse, yıkılan aile bağlarının, yüzde sekseni güvensizlik ve mirastan kaynaklandığını biliyor musunuz diye sormak geliyor.

Düzelir mi? Hayır.! paranın öne çıktığı zamanda yolculuk buna müsait değil.

Kıymetli okurlarım..

Yazarın Diğer Yazıları