Prof. Dr. Ahmet ÖZER
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Ahmet ÖZER
 

Mutlu olma arayışının sosyo psikolojik temelleri ve freud gerçeği

“İnsan yaşamının amacı nedir?” sorusu Antik Yunandan beri insanoğlunun kafasını meşgul edegelen bir soru olmuştur. Uzun düşünüşler sonucu ortak akıl, yaşamın amacının, diğer bir deyişle beden ve zihnin arayışının, mutlu olmak olduğu genel kabulüne ulaşılmış diyebiliriz. Başka iddialar da var elbet, ancak henüz çürütülmemiş bir tez olarak “mutluluk arayışı” karşımızda duruyor. Yaşamın amacı bu olmakla birlikte kimi düşünürlere göre bu amaca ulaşmak mümkün değildir. Bunu diyenlerden biri Schopenhauer, bir diğeri de Freud’dur. Mutlu olmak zor da olsa uğruna uğraş vermek anlaşılır bir şeydir. Ama bu mümkün değil demek karmaşık ve kulağa hoş gelemeyen bir tespit. Bu düşünceyi ileri süren filozoflar ve bilim insanları yabana atılır cinsten olmayınca kulak vermekte yarar var. O halde bu düşünürlere sorabiliriz: Peki neden mutlu olamıyoruz? Freud’a göre ne yaparsak yapalım, mutlu olamamamızın altında üç gerçek neden yatıyor: Birinci gerçek, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesinin sürekli şekilde çatışıyor olmasıdır. Ona göre, biraz sonra açıklayacağımız bu iki ilkenin sürekli çatışma halinde olduğu bir dünyada insanın mutlu olması mümkün değildir. Nasıl yani? Şöyle: İnsanın güdüleri var, diğer bir deyişle arzuları ve istekleri vardır. İnsan sürekli haz peşinde koşan bir varlıktır. (Schophenauer, insanın haz ve mutluluk arayışı ile dünyaya geldiğini ama acı ile karşılaştığını yazar. O yüzden gerçek olan mutluluk değil, acıdır. Mutlu olmanın yolu da çok mutlu olmayı istememek ve dolaysıyla az acı çekmektir) Gelelim Freud’a, ona göre haz, tatmin olmak için ortaya çıkan bir duygudur ve sürekli tatmin olma arayışı içindedir. Bu tamamen içsel bir şeydir yani içten gelir. Bir de dışarısı var, yani içine doğduğumuz bir dış dünya. Biz o dünyaya gelmeden bizim dışımızda oluşmuş kurallar, nizamlar, ahlak, din, kültür vardır. Bunların tamamı dış gerçekliği oluşturur. İşte mutsuzluğun kaynağı bu iç ile dışın çatışmasıdır. İç doğduğumuzda beraber getirdiğimiz dürtüleri temsil ederken dış ise bunu sürekli frenlemeye çalışan toplumsal kültürü ve ahlakı temsil eder. Bu ikisi sürekli çatışma halindedir ve üstelik bu çatışma insanım ruhunda gerçekleşir. Şöyle ki, doğarken beraber getirdiğimiz bu dürtüler yaşarken kendilerini engelsiz bir biçimde gerçekleştirmek, tatmin olmak ve hayata akmak isterler. En basiti, acıktığımızda yemek isteriz. Yani acıkma dürtüsü yemek yemekle haza ulaşır, tatmin olur. Susadığımızda su içerek gideririz susuzluğumuzu, böylece tatmin olan bu güdü geriye çekilir ta ki tekrar oluşuncaya dek. Aynı şey cinsellikle ilgili de söz konusudur ve bu olgu Freud’da çok belirleyicidir. Bu çatışmanın yaşanmadığı sadece iki tür insan vardır; bunlar bebekler ve delilerdir. Çünkü kurallar onları bağlamaz, onar için geçerli değildir. Şimdi biraz daha bu mekanizmanın nasıl işlediğine yakından bakalım. Bildiğiniz gibi bebeklerin her istediği yerine getirilir. Çocukluğa, erişkinliğe geçtiklerinde ise durum değişir, o zaman onlarda da haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi çatışmaya başlar. Örneğin bir bebeğin karnı acıktığında annesi onu hemen doyurur ya da uyumak istediğinde nerde olduğuna bakmadan yatırır veya çişi geldiğinde geldiği, yerde yapar. Onlara şimdi yemek yiyemezsin zamanı değil, burada yatamazsın ya da çişini yapamazsın ayıp olur, denmez. O yüzden onların istekleri ile dış dünya çatışmaz. Ama biraz büyüyüp çocukluğa geçtiklerinde durum değişir. Acıktığında, yemek istediğini söyleyebilir annesine, ama annesi ona “hayır oğlum akşam hep birlikte yeriz” der. İşte o zaman haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi çatışmaya başlar. Acıkma güdüsü hemen bir şeyler yiyip tatmin olmak isterken dış normun onun zamanını beklemesini söyler. Artık büyümüş olan çocuğu kurala tabi tutmak isteyen anne, onun bu isteğini yerine getirmeyerek onda bir çatışmaya sonra giderek onun bu çatışmaya alışmaya yol açmasını sağlar. Büyüdükçe bunu daha bariz yaşarız. Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi her alanda çatışmaya başlar ve çoğunlukla gerçeklik ilkesi kazanır. Tabi sadece yeme içme değil. O işin en basiti. Sosyolojik alanda olduğu gibi psikolojik alanda, zihinsel alanda cinsel alanda hep bunu yaşarız. Yeme, içmenin yanında cinsel arzular tatmin olmak ister, kişi para pul, mevki makam sahibi olmak ister, vb. Schopenhauer’un dediği gibi, insan doğarken haz ve mutluluk istenciyle doğar. Bunlar güdüler aracılığıyla haz istemeye dönüşür. Ancak Freud’un dediği gibi bu hazlar ile gerçeklik ilkesi çatışır. Gerçeklik ilkesi ahlak, kültür ve görgü kuralları vs’dir demiştik. Biraz daha örneklendirelim. Örneğin derste acıktın yemek yiyemezsin ya da toplantıda uykun geldi uyumak istiyorsun, uyuyamazsın veya karşı cinsten birini çok beğendin hemen birlikte olmak istiyorsun, olamazsın. Yemek, uyumak veya cinsel tatmin haz ilkesine dayanır. Ama toplantıda yatmamak, derste yemek yememek kuralı var toplumda veya canın çektiği ile istediğin yerde beraber olmaya toplumsal kültürün, etiğin ahlakın itirazı var. Bu itirazları yaratan unsurlar Freud’a göre gerçeklik ilkesini temsil ederler. Yani toplumsal gerçekleri. Böylece senin bireysel arzuların ve haz isteğin toplum tarafından, bir toplumsal düzen adına sonradan yaratılmış olan kurallarca dizginlenir.  Bunları istesen de yapamazsın. İşte burada ikinci safha gelir. Ne olur o zaman?  Ya bu arzularını  bastırırsın ya da öyle değilmiş gibi yaparsın ya da rol yaparsın. Fakat burada kritik nokta şudur: Bastırılan hiçbir şey yok olmaz, bilinç altına gider bir gün şu ya da bu biçimde patlayarak ortaya çıkar. Bu da üçüncü aşamadır. (Çatışma, bastırma sonra dışa vurma) İşte toplumda gördüğümüz birçok aşırılık, bu bastırılmış güdülerin dışa vurumudur diyebiliriz. Ya da takiye yaparız. Öyle değilmiş gibi davranırız. Ama bunların hiçbiri sahici değil, gerçek değil. Gerçek olan bebekler ile delilerin yaptığıdır. Çünkü bundan sadece çocuklar ve deliler muaftır. Onlar ve yaptıkları bu yüzden gerçektir. Acıktıkları zaman ebeveynleri doyurur, çişleri geldiği yerde yapar, uykuları geldiği yerde yatarlar. Gerçektirler. Yetişkinler ise rol yaparlar çoğunlukla, takiye yaparlar ya da bastırırlar duygularını ve güdülerini onlar yokmuş gibi davranırlar. Bazen sevmediğimiz insanları seviyormuşuz gibi yaparız. (dedikodunun bir giderme biçimi olduğunu söyler Freud. Bastırılmış duygular dedikodu yoluyla giderilmeye çalışılır. (Devam edecek)
Ekleme Tarihi: 15 Mart 2021 - Pazartesi

Mutlu olma arayışının sosyo psikolojik temelleri ve freud gerçeği

“İnsan yaşamının amacı nedir?” sorusu Antik Yunandan beri insanoğlunun kafasını meşgul edegelen bir soru olmuştur. Uzun düşünüşler sonucu ortak akıl, yaşamın amacının, diğer bir deyişle beden ve zihnin arayışının, mutlu olmak olduğu genel kabulüne ulaşılmış diyebiliriz. Başka iddialar da var elbet, ancak henüz çürütülmemiş bir tez olarak “mutluluk arayışı” karşımızda duruyor.

Yaşamın amacı bu olmakla birlikte kimi düşünürlere göre bu amaca ulaşmak mümkün değildir. Bunu diyenlerden biri Schopenhauer, bir diğeri de Freud’dur.

Mutlu olmak zor da olsa uğruna uğraş vermek anlaşılır bir şeydir. Ama bu mümkün değil demek karmaşık ve kulağa hoş gelemeyen bir tespit. Bu düşünceyi ileri süren filozoflar ve bilim insanları yabana atılır cinsten olmayınca kulak vermekte yarar var. O halde bu düşünürlere sorabiliriz: Peki neden mutlu olamıyoruz?

Freud’a göre ne yaparsak yapalım, mutlu olamamamızın altında üç gerçek neden yatıyor: Birinci gerçek, haz ilkesi ile gerçeklik ilkesinin sürekli şekilde çatışıyor olmasıdır.

Ona göre, biraz sonra açıklayacağımız bu iki ilkenin sürekli çatışma halinde olduğu bir dünyada insanın mutlu olması mümkün değildir. Nasıl yani?

Şöyle: İnsanın güdüleri var, diğer bir deyişle arzuları ve istekleri vardır. İnsan sürekli haz peşinde koşan bir varlıktır. (Schophenauer, insanın haz ve mutluluk arayışı ile dünyaya geldiğini ama acı ile karşılaştığını yazar. O yüzden gerçek olan mutluluk değil, acıdır. Mutlu olmanın yolu da çok mutlu olmayı istememek ve dolaysıyla az acı çekmektir)

Gelelim Freud’a, ona göre haz, tatmin olmak için ortaya çıkan bir duygudur ve sürekli tatmin olma arayışı içindedir. Bu tamamen içsel bir şeydir yani içten gelir. Bir de dışarısı var, yani içine doğduğumuz bir dış dünya. Biz o dünyaya gelmeden bizim dışımızda oluşmuş kurallar, nizamlar, ahlak, din, kültür vardır. Bunların tamamı dış gerçekliği oluşturur. İşte mutsuzluğun kaynağı bu iç ile dışın çatışmasıdır.

İç doğduğumuzda beraber getirdiğimiz dürtüleri temsil ederken dış ise bunu sürekli frenlemeye çalışan toplumsal kültürü ve ahlakı temsil eder. Bu ikisi sürekli çatışma halindedir ve üstelik bu çatışma insanım ruhunda gerçekleşir. Şöyle ki, doğarken beraber getirdiğimiz bu dürtüler yaşarken kendilerini engelsiz bir biçimde gerçekleştirmek, tatmin olmak ve hayata akmak isterler.

En basiti, acıktığımızda yemek isteriz. Yani acıkma dürtüsü yemek yemekle haza ulaşır, tatmin olur. Susadığımızda su içerek gideririz susuzluğumuzu, böylece tatmin olan bu güdü geriye çekilir ta ki tekrar oluşuncaya dek. Aynı şey cinsellikle ilgili de söz konusudur ve bu olgu Freud’da çok belirleyicidir. Bu çatışmanın yaşanmadığı sadece iki tür insan vardır; bunlar bebekler ve delilerdir. Çünkü kurallar onları bağlamaz, onar için geçerli değildir.

Şimdi biraz daha bu mekanizmanın nasıl işlediğine yakından bakalım. Bildiğiniz gibi bebeklerin her istediği yerine getirilir. Çocukluğa, erişkinliğe geçtiklerinde ise durum değişir, o zaman onlarda da haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi çatışmaya başlar. Örneğin bir bebeğin karnı acıktığında annesi onu hemen doyurur ya da uyumak istediğinde nerde olduğuna bakmadan yatırır veya çişi geldiğinde geldiği, yerde yapar. Onlara şimdi yemek yiyemezsin zamanı değil, burada yatamazsın ya da çişini yapamazsın ayıp olur, denmez. O yüzden onların istekleri ile dış dünya çatışmaz. Ama biraz büyüyüp çocukluğa geçtiklerinde durum değişir. Acıktığında, yemek istediğini söyleyebilir annesine, ama annesi ona “hayır oğlum akşam hep birlikte yeriz” der. İşte o zaman haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi çatışmaya başlar. Acıkma güdüsü hemen bir şeyler yiyip tatmin olmak isterken dış normun onun zamanını beklemesini söyler. Artık büyümüş olan çocuğu kurala tabi tutmak isteyen anne, onun bu isteğini yerine getirmeyerek onda bir çatışmaya sonra giderek onun bu çatışmaya alışmaya yol açmasını sağlar.

Büyüdükçe bunu daha bariz yaşarız. Haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi her alanda çatışmaya başlar ve çoğunlukla gerçeklik ilkesi kazanır. Tabi sadece yeme içme değil. O işin en basiti. Sosyolojik alanda olduğu gibi psikolojik alanda, zihinsel alanda cinsel alanda hep bunu yaşarız. Yeme, içmenin yanında cinsel arzular tatmin olmak ister, kişi para pul, mevki makam sahibi olmak ister, vb.

Schopenhauer’un dediği gibi, insan doğarken haz ve mutluluk istenciyle doğar. Bunlar güdüler aracılığıyla haz istemeye dönüşür. Ancak Freud’un dediği gibi bu hazlar ile gerçeklik ilkesi çatışır. Gerçeklik ilkesi ahlak, kültür ve görgü kuralları vs’dir demiştik. Biraz daha örneklendirelim. Örneğin derste acıktın yemek yiyemezsin ya da toplantıda uykun geldi uyumak istiyorsun, uyuyamazsın veya karşı cinsten birini çok beğendin hemen birlikte olmak istiyorsun, olamazsın. Yemek, uyumak veya cinsel tatmin haz ilkesine dayanır. Ama toplantıda yatmamak, derste yemek yememek kuralı var toplumda veya canın çektiği ile istediğin yerde beraber olmaya toplumsal kültürün, etiğin ahlakın itirazı var. Bu itirazları yaratan unsurlar Freud’a göre gerçeklik ilkesini temsil ederler. Yani toplumsal gerçekleri. Böylece senin bireysel arzuların ve haz isteğin toplum tarafından, bir toplumsal düzen adına sonradan yaratılmış olan kurallarca dizginlenir.  Bunları istesen de yapamazsın.

İşte burada ikinci safha gelir. Ne olur o zaman?  Ya bu arzularını  bastırırsın ya da öyle değilmiş gibi yaparsın ya da rol yaparsın. Fakat burada kritik nokta şudur: Bastırılan hiçbir şey yok olmaz, bilinç altına gider bir gün şu ya da bu biçimde patlayarak ortaya çıkar. Bu da üçüncü aşamadır. (Çatışma, bastırma sonra dışa vurma) İşte toplumda gördüğümüz birçok aşırılık, bu bastırılmış güdülerin dışa vurumudur diyebiliriz.

Ya da takiye yaparız. Öyle değilmiş gibi davranırız. Ama bunların hiçbiri sahici değil, gerçek değil. Gerçek olan bebekler ile delilerin yaptığıdır. Çünkü bundan sadece çocuklar ve deliler muaftır. Onlar ve yaptıkları bu yüzden gerçektir. Acıktıkları zaman ebeveynleri doyurur, çişleri geldiği yerde yapar, uykuları geldiği yerde yatarlar. Gerçektirler.

Yetişkinler ise rol yaparlar çoğunlukla, takiye yaparlar ya da bastırırlar duygularını ve güdülerini onlar yokmuş gibi davranırlar. Bazen sevmediğimiz insanları seviyormuşuz gibi yaparız. (dedikodunun bir giderme biçimi olduğunu söyler Freud. Bastırılmış duygular dedikodu yoluyla giderilmeye çalışılır.

(Devam edecek)

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.