Şahbettin Uluat
Köşe Yazarı
Şahbettin Uluat
 

GEÇTİ GÜL GEÇTİ BÜLBÜL

Renkleriyle, ışıklarıyla, gölgeleriyle bizi etkileyen çevremizdeki hareketli yaşam, yeri, vakti geldiğinde aklımızın bir köşesine kalıcı çentikler atmasını da bilir. O çentiklerin kaynağı daldaki kuştan ışığa koşan sineğe, yerdeki yapraktan bir çocuğun yüzündeki mutluluğa ya da mutsuzluğa, dış dünyadan kulağımıza kadar ulaşan bir duadan, bir acı \ tatlı söze kadar her şey olabilir. O çentikler sonraki yaşamımızın herhangi bir döneminde bize ışık tutabilirler ya da gölge edebilirler. O anlamda rahmetli büyüğümüz, bankacı iş arkadaşımız Bekir Erez’in aklıma kazımış olduğu iki satır sözü, kaynağından dökülen tertemiz bir su gibi dem be dem dökülür durur dudaklarımdan. Dökülür ve beni uyarır, dökülür ve uyandırır. “Geçti gül, geçti bülbül / İster ağla, ister gül.” Bilirim ki, çoğu insana sıradan gelebilecek bu söz, biraz derin bakabilene çok şeyler söyler. Kendisiyle aynı ortamları paylaşırken, konuşurken, şakalaşırken; hatta onun banka ortamında sıra bekleyen, dilini ve kültürünü hiç bilmediği turist müşterilerle tespih, saat değiş tokuşu yapma çabalarına tanık olurken, o bilmediği insanlarla birlikte kahkahalarla gülüşlerini izlerken, bu iki sözün anlamını ne kadar kavrayabilmiştim, bilmiyorum.  Aklıma geldikçe dilime düştü, dilime düştükçe aklımdaki yerini genişletti. O güzel insan, her ölümlü gibi vakti zamanı gelince yaşamakta olduğumuz âlemden kopup o gülün ve bülbülün olmadığı âleme gitti. Gitti ve bu iki satır sözü ile bana göre, bizlere bir meşale bıraktı. Gülün de, bülbülün de, onlar gibi bu dünyaya ait her şeyin de geçip gitmekte olduğunu; bizlerin yaşam treninde yolculuk ederken camdan bakıp gördüklerimize gereğinden fazla bağlanıp, ağlamakla gülmek arasında yerlerde dolaştığımızı veciz bir dille ifade ederek üzerine düşeni yaptı. Ömürlerimizin herhangi bir dönemini, herhangi bir konumda yaşarken kovalamakta olduğumuz servetlerin, insanların, eşyaların, unvanların ve uzmanlıkların sonunda sıfırla çarpılacaklarını iki zarif sözle dile getirip gitti. Bizi kanatlandıran yetkilerin, güçlerin; bize “benim ben” dedirten, duruma göre başka insanları küçük görmemize neden olan, dışarıdan alınmış ya da çabayla elde edilmiş her şeyin, biz musalla taşına düşmeden hemen önce anlamını yitireceğini usulca kulaklarımıza fısıldayıp gitti. Bekir ağabeyimiz bizim toplumun kendi kuşağının klasik özelliklerini taşıyan biriydi. Bütün öteki yaşıtları gibi yokluk, yoksulluk görmüştü. Yetinmesini ve şükretmesini çok iyi biliyordu. Kötü alışkanlıkları yoktu. Kimseye zarar vermezdi.  Şakacıydı. Duruma göre yapabileceği bir şey ise başkalarına yardımcı olmayı severdi. Tespih, saat değiş tokuşu yapmayı; bu yolla sosyal bağlar kurarak eğlenmekten, eğlendirmekten hoşlanırdı. * Kimi güzel sözler vardır ki zamanları geçmez. Her devir onların zamanıdır ve hep aynı doğruyu gösterirler. Bu söz de onlardan biridir. Eskiden öyleymiş ya da zamanı geçmiş diye kaldırıp bir köşeye atamazsınız. Dünyaya gözünü açan her insan için o ilk andan itibaren gülün ve bülbülün geçişi başlamış olur. Çocukluk ve gençliğin bilinen şaşkınlık ve öğrenme dönemlerinde pek görülmez ama yaşı ilerleyen her insan bir şeylerin kendisiyle birlikte geçip gittiğini; çoğumuzun sandığı kadar kalıcı olmadıklarını, maddi olmayan kişisel varlıkların kişi ile birlikte yeryüzünden çekildiklerini; maddi olanların da o kaçınılmaz sonla birlikte savrulup başkalarının kontrolüne geçtiğini görür. Nedense pek çoğumuz, onca belirti, iz varken “gülün ve bülbülün” geçip gittiğini ancak o kaçınılmaz son zamanların keskin soluğunu ensemizde bulduğumuzda anlarız. O güne kadar bütün kaslarımızla kovalamakta olduğumuz şeylerin çoğunun sandığımız kadar ağır, önemli ve çok gerekli olmadıklarını da; O güne kadar tahtlarına, taçlarına, unvanlarına bakıp ulaşılmaz ve tükenmez sandığımız kimseler ile kendilerini bize hep daha yukarıda göstermiş olanların da, eninde sonunda bizimle aynı akıbeti paylaşacaklarını, aynı sınıra ve aynı sıraya geleceklerini de tam orada apaçık görürüz. İşte o zaman, rahmetli hepimizin kulağına aynı sözleri fısıldar; “geçti gül, geçti bülbül…” Kimimiz işitiniz, kimimiz işitmeyiz.
Ekleme Tarihi: 29 Haziran 2020 - Pazartesi

GEÇTİ GÜL GEÇTİ BÜLBÜL

Renkleriyle, ışıklarıyla, gölgeleriyle bizi etkileyen çevremizdeki hareketli yaşam, yeri, vakti geldiğinde aklımızın bir köşesine kalıcı çentikler atmasını da bilir. O çentiklerin kaynağı daldaki kuştan ışığa koşan sineğe, yerdeki yapraktan bir çocuğun yüzündeki mutluluğa ya da mutsuzluğa, dış dünyadan kulağımıza kadar ulaşan bir duadan, bir acı \ tatlı söze kadar her şey olabilir.

O çentikler sonraki yaşamımızın herhangi bir döneminde bize ışık tutabilirler ya da gölge edebilirler.

O anlamda rahmetli büyüğümüz, bankacı iş arkadaşımız Bekir Erez’in aklıma kazımış olduğu iki satır sözü, kaynağından dökülen tertemiz bir su gibi dem be dem dökülür durur dudaklarımdan.

Dökülür ve beni uyarır, dökülür ve uyandırır.

“Geçti gül, geçti bülbül / İster ağla, ister gül.”

Bilirim ki, çoğu insana sıradan gelebilecek bu söz, biraz derin bakabilene çok şeyler söyler.

Kendisiyle aynı ortamları paylaşırken, konuşurken, şakalaşırken; hatta onun banka ortamında sıra bekleyen, dilini ve kültürünü hiç bilmediği turist müşterilerle tespih, saat değiş tokuşu yapma çabalarına tanık olurken, o bilmediği insanlarla birlikte kahkahalarla gülüşlerini izlerken, bu iki sözün anlamını ne kadar kavrayabilmiştim, bilmiyorum.  Aklıma geldikçe dilime düştü, dilime düştükçe aklımdaki yerini genişletti.

O güzel insan, her ölümlü gibi vakti zamanı gelince yaşamakta olduğumuz âlemden kopup o gülün ve bülbülün olmadığı âleme gitti.

Gitti ve bu iki satır sözü ile bana göre, bizlere bir meşale bıraktı.

Gülün de, bülbülün de, onlar gibi bu dünyaya ait her şeyin de geçip gitmekte olduğunu; bizlerin yaşam treninde yolculuk ederken camdan bakıp gördüklerimize gereğinden fazla bağlanıp, ağlamakla gülmek arasında yerlerde dolaştığımızı veciz bir dille ifade ederek üzerine düşeni yaptı.

Ömürlerimizin herhangi bir dönemini, herhangi bir konumda yaşarken kovalamakta olduğumuz servetlerin, insanların, eşyaların, unvanların ve uzmanlıkların sonunda sıfırla çarpılacaklarını iki zarif sözle dile getirip gitti.

Bizi kanatlandıran yetkilerin, güçlerin; bize “benim ben” dedirten, duruma göre başka insanları küçük görmemize neden olan, dışarıdan alınmış ya da çabayla elde edilmiş her şeyin, biz musalla taşına düşmeden hemen önce anlamını yitireceğini usulca kulaklarımıza fısıldayıp gitti.

Bekir ağabeyimiz bizim toplumun kendi kuşağının klasik özelliklerini taşıyan biriydi. Bütün öteki yaşıtları gibi yokluk, yoksulluk görmüştü. Yetinmesini ve şükretmesini çok iyi biliyordu. Kötü alışkanlıkları yoktu. Kimseye zarar vermezdi.  Şakacıydı. Duruma göre yapabileceği bir şey ise başkalarına yardımcı olmayı severdi. Tespih, saat değiş tokuşu yapmayı; bu yolla sosyal bağlar kurarak eğlenmekten, eğlendirmekten hoşlanırdı.

*

Kimi güzel sözler vardır ki zamanları geçmez. Her devir onların zamanıdır ve hep aynı doğruyu gösterirler.

Bu söz de onlardan biridir.

Eskiden öyleymiş ya da zamanı geçmiş diye kaldırıp bir köşeye atamazsınız.

Dünyaya gözünü açan her insan için o ilk andan itibaren gülün ve bülbülün geçişi başlamış olur. Çocukluk ve gençliğin bilinen şaşkınlık ve öğrenme dönemlerinde pek görülmez ama yaşı ilerleyen her insan bir şeylerin kendisiyle birlikte geçip gittiğini; çoğumuzun sandığı kadar kalıcı olmadıklarını, maddi olmayan kişisel varlıkların kişi ile birlikte yeryüzünden çekildiklerini; maddi olanların da o kaçınılmaz sonla birlikte savrulup başkalarının kontrolüne geçtiğini görür.

Nedense pek çoğumuz, onca belirti, iz varken “gülün ve bülbülün” geçip gittiğini ancak o kaçınılmaz son zamanların keskin soluğunu ensemizde bulduğumuzda anlarız.

O güne kadar bütün kaslarımızla kovalamakta olduğumuz şeylerin çoğunun sandığımız kadar ağır, önemli ve çok gerekli olmadıklarını da;

O güne kadar tahtlarına, taçlarına, unvanlarına bakıp ulaşılmaz ve tükenmez sandığımız kimseler ile kendilerini bize hep daha yukarıda göstermiş olanların da, eninde sonunda bizimle aynı akıbeti paylaşacaklarını, aynı sınıra ve aynı sıraya geleceklerini de tam orada apaçık görürüz.

İşte o zaman, rahmetli hepimizin kulağına aynı sözleri fısıldar; “geçti gül, geçti bülbül…”

Kimimiz işitiniz, kimimiz işitmeyiz.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.