Dr. Mine Kılavuz Ongün
Köşe Yazarı
Dr. Mine Kılavuz Ongün
 

Tatlı Perşembe

Dokuz Eylül Tıbbın hemen hemen tüm koridorlarını tavaf edip, Psikiyatri Kliniğine girince hafif bir müzik sesi geliyor kulağıma. Eskilerden,  evet hem de çok eskilerden kalma, ama halen insanların severek dinlediği bir müzik bu… Bir an tereddüt ediyorum. Acaba öğrenciyken arşınladığımız bu koridorlardan,  bu odalardan mı, yoksa anılardan mı geliyordu müzik sesi? Zihnim anılara yönelince,  bir de fonda müzik mi çaldırıyordu bana? Okulumla hasret gideriyorken bunlar mümkündü tabi.   Hayır, hayır hayal değildi,  çalan bir müzik olduğu kesindi Hem de yıllar öncesinden kalma. Ancak zihnim müzikten çok,  gözümün önüne getirdikleriyle dans ediyordu benimle: Hüzünle karışık bir heyecan var içimde. Tıpkı o yıllardaki gibi enerjik hissediyorum kendimi.  Staj günlerinden birindeyiz, beyaz önlüklerimizi özenle giymiş, belki de bir gün önceki nöbetin yorgunluğuyla, ama bugün kim bilir nelerle karşılaşacağızın heyecanıyla, asansörden iniyoruz: Yine bir Perşembe. Stajdaki bizlerin de kolayca alıştığı ve sevdiği Tatlı Perşembelerden birini görüyorum zihnimin o buğulu ekranında. Psikiyatri Kliniğinin en büyük odasında sandalyeler yerlerini almaya başlamıştı.  Klinik cıvıl cıvıl. İşte yine toplanacaklardı. Doktoru, hemşiresi, hastası, hocası, öğrencisi, asistanı, hastabakıcısı… Klinikte görevli kim varsa birazdan hepsi burada olurdu. Her Perşembe günü öğleden sonra yapılan bu toplantı, yıllardır devam ederdi. 307 nolu oda ise, her hafta olduğu gibi, bu Perşembe de kapalıydı. Kapıyı açıyoruz, lakin ikna çabalarımız boşa gidiyor. Ayşin odasının yarı açık kapısından görüyordu tatlı perşembenin tatlı koşturmasını. Ne var ki bunlar onu hiç çekmiyor, “bir an önce, şu öğrenciler doktorlar odadan çıkıp gitseler, kapatsalar kapıyı diye düşünüyordu. Ardından her zamanki gibi pencereden gördüğü Teleferik manzarasının içine dalıp gidiyor, yazık ki yemyeşil manzarasına bürünmüş o kocaman tepenin güzelliğini görmemecesine… Teleferik dedikleri yer, her gün yüzlerce ziyaretçisi olan, belki de bu yüzden kendini dağ sanıp böbürlenen bir tepeydi ona göre. Hem oraya gezmeye gelen ziyaretçileri de anlamıyordu. Ne zevk alıyorlardı ki… Küçük küçük kutulara binip karşıdaki anlamsız dağa doğru bir telin üzerinde gitmenin ne anlamı vardı?  Bu heybetine ve karizmasına rağmen, Teleferik de üzerine yapışan depresyonun ilacı olamamıştı. Tam üç haftadan beri uygulanan Elektro şok tedavisi, ilaçlar, hepsi boşuna mıydı? Ayşin, son cümle ile zaman zaman bize yakınırdı. Hocamız şu uyarıda bulunmuştu bize:  “Asıl amacımız ona ilaç vermek değil, güven tazelemek çocuklar”  Ama hikâyesinde bu güvensizlik o kadar barizdi ki, bunun üstesinden gelmeden başarılı olmamız çok zor olacaktı. Koridordaki telaşlı koşuşturma,  kliniğin mutfağında da devam ediyor. Çaylar yapılmış, pasta yapmak isteyen klinik sakinleri hünerlerini sergilemeye başlamışlardı.  Hatta en sevdiğimiz yeni evli asistan abimiz, ilk kez denediği ve muhteşem diye tarif ettiği pastasını herkese tattırmak için heyecanlanıyor, biz de yeni denemeyi tatmanın abartılı ama tatlı tedirginliğini yaşıyorduk. Tam şuradaki, işlerini sükûnet içinde yapan hastamız da güzel bir şeyler çıkaracak gibi.  Bu pasta ve ikram yapmalar güzel bir paylaşım, adeta terapinin bir parçasıydı, sosyalleşmenin bir diğer çeşidiydi. İşte  fırından, pişmiş kurabiye pasta kokuları yayılmaya  başladı bile.. Tüm hazırlıklar yerini sessiz bir bekleyişe bırakmış, henüz gelemeyen birkaç kişi bekleniyordu. Tatlı Perşembeymiş. Ne kadar anlamsız şeyler için uğraşıyorlardı diye düşündü Ayşin. Zaten 2 gün önce yanına her zaman yaptıkları gibi, anamnez almaya gelen son sınıf öğrencisinin sorularına zar zor cevap vermişti. Haftalık toplantılara katılmak istemeyişini, bunları anlamsız bulduğunu, yaşanmaya değer hiçbir şeyi olmadığını, olaylara tam anlamıyla odaklanamadığını ve hatta hafıza zayıflığı yaşadığını anlatmıştı. Gerçekten de içine kapanmış, kimseyi görmek istemeyen, keyifsiz, iştahsız biri olmuştu. Şimdi görüyorum yine 307 nolu odanın aralığından, sanki İnanmaz gözlerle bakıyordu bana. Yüzünde bazen öfke, bazen keder, ama sıkça bir korku okunuyor Diğerlerini anlamak mümkündü de, bu korku neyin nesiydi? Onu bu derece hayattan koparan bu kaygı, bu güvensizliğin kaynağı neydi?   Anlamamdan çok korktuğu bir şeyler vardı Neler olduğunu hikâyesinden tahmin ediyordum. Hepsinin ötesinde de bir güvensizlik. Ölüm kurtulmak demekti. Belli ki bu duygu, ölümle eşdeğerdi onun için. Dışarıda olan bitenler bir yana, kapısı açıldığında içeriye dolan bu koku? Bu kokunun burada ne işi vardı?  O taze pişmiş tarçınlı kurabiye kokusu. Yoksa Annesi veya ablası mutfağa girip yine o kurabiyelerden mi pişirmişlerdi? Gerçekten bu mümkün müydü? Eğer bu doğruysa sorunlar da çözülürdü. Tarçınlı Kurabiyenin kokusu, onların evde affetmenin kokusuydu”,her şey yoluna girecek”lerin, “biz aile olarak güçlü bir takımız, sorunları aşarız”ların kokusuydu.” Ne zaman kötü bir şey yaşasalar, annesi bu havayı dağıtmak için O tarçınlı kurabiyelerden pişirirdi. Birlikte oturur konuşur, bazen tamamen, bazen kısmen bir çıkış yolu bulurlardı, bulamasalar bile birlik olurlardı, hüzünlü havayı dağıtırlardı ya… Yani güçlü bir takım gibiydi onlar. O kokuyla beraber zihnini canlandıran bu düşüncelerle odasından çıktı. En büyük odaya doğru yöneldi. Üzerine çevrilen şaşkınlıkla dolu bakışlarımız gizlenerek, hoşgeldine dönüştü. İlerledi. “Tarçınlı kurabiyeleri kim yaptı” diye sordu. Annesi veya ablası değildi yapan, ama koku aynı kokuydu. Ona güveni hatırlatan koku. Masanın üzerinden boş bir tabak alarak Tarçınlı kurabiyelerden koydu tabağına. Belli ettirmemeye çalışan bizlerin içinde bir sevinç ürpertisi beliriyor:  Bu Perşembe Ayşin için sonraki Tatlı perşembelerin başlangıcı olabilirdi. Ayşin bizim de klinik olarak bir takım olduğumuzu anlayabilir, güven duygusunu yeniden kazanabilirdi. Bütün bunlarla meşgul olan zihnim, şimdi de tarçınlı kurabiye kokusunu getirmişti burnuma. Artık benimle oynamayı bırak, ziyaret etmek istediklerim var diye ona kızıyorum. Oysa adım attığım her bir taşında yeni sahneleri canlandıracak biliyorum. İşte tam şu nöbet odasında her birimize gönderilen kolilerden çıkan kurabiyeleri, sarmaları ekip arkadaşlarımızla ayaküstü hep birlikte yerken görüyorum.  Gözümün önünde güçlü bir takım geliyor:  Uykusuzlukta, yorgunlukta acıda sevinçte birlikte olmayı başarmış, güven veren güçlü bir takım… Bu kez zihnime kızmayı bırakıyor,  tam tersi müteşekkir oluyorum. O sıcaklığı ve güveni içimde yeniden hissederek, şimdi koridorlarda heyecanla koşuşturan genç meslektaşlarıma da selam veriyor, yüzümdeki buruk gülümsemem ile ayrılıyorum okulumdan.
Ekleme Tarihi: 05 Şubat 2020 - Çarşamba

Tatlı Perşembe

Dokuz Eylül Tıbbın hemen hemen tüm koridorlarını tavaf edip, Psikiyatri Kliniğine girince hafif bir müzik sesi geliyor kulağıma. Eskilerden,  evet hem de çok eskilerden kalma, ama halen insanların severek dinlediği bir müzik bu… Bir an tereddüt ediyorum. Acaba öğrenciyken arşınladığımız bu koridorlardan,  bu odalardan mı, yoksa anılardan mı geliyordu müzik sesi? Zihnim anılara yönelince,  bir de fonda müzik mi çaldırıyordu bana? Okulumla hasret gideriyorken bunlar mümkündü tabi.   Hayır, hayır hayal değildi,  çalan bir müzik olduğu kesindi Hem de yıllar öncesinden kalma. Ancak zihnim müzikten çok,  gözümün önüne getirdikleriyle dans ediyordu benimle: Hüzünle karışık bir heyecan var içimde. Tıpkı o yıllardaki gibi enerjik hissediyorum kendimi.  Staj günlerinden birindeyiz, beyaz önlüklerimizi özenle giymiş, belki de bir gün önceki nöbetin yorgunluğuyla, ama bugün kim bilir nelerle karşılaşacağızın heyecanıyla, asansörden iniyoruz:

Yine bir Perşembe. Stajdaki bizlerin de kolayca alıştığı ve sevdiği Tatlı Perşembelerden birini görüyorum zihnimin o buğulu ekranında. Psikiyatri Kliniğinin en büyük odasında sandalyeler yerlerini almaya başlamıştı.  Klinik cıvıl cıvıl. İşte yine toplanacaklardı. Doktoru, hemşiresi, hastası, hocası, öğrencisi, asistanı, hastabakıcısı… Klinikte görevli kim varsa birazdan hepsi burada olurdu. Her Perşembe günü öğleden sonra yapılan bu toplantı, yıllardır devam ederdi. 307 nolu oda ise, her hafta olduğu gibi, bu Perşembe de kapalıydı. Kapıyı açıyoruz, lakin ikna çabalarımız boşa gidiyor. Ayşin odasının yarı açık kapısından görüyordu tatlı perşembenin tatlı koşturmasını. Ne var ki bunlar onu hiç çekmiyor, “bir an önce, şu öğrenciler doktorlar odadan çıkıp gitseler, kapatsalar kapıyı diye düşünüyordu. Ardından her zamanki gibi pencereden gördüğü Teleferik manzarasının içine dalıp gidiyor, yazık ki yemyeşil manzarasına bürünmüş o kocaman tepenin güzelliğini görmemecesine… Teleferik dedikleri yer, her gün yüzlerce ziyaretçisi olan, belki de bu yüzden kendini dağ sanıp böbürlenen bir tepeydi ona göre. Hem oraya gezmeye gelen ziyaretçileri de anlamıyordu. Ne zevk alıyorlardı ki… Küçük küçük kutulara binip karşıdaki anlamsız dağa doğru bir telin üzerinde gitmenin ne anlamı vardı?  Bu heybetine ve karizmasına rağmen, Teleferik de üzerine yapışan depresyonun ilacı olamamıştı. Tam üç haftadan beri uygulanan Elektro şok tedavisi, ilaçlar, hepsi boşuna mıydı? Ayşin, son cümle ile zaman zaman bize yakınırdı. Hocamız şu uyarıda bulunmuştu bize:  “Asıl amacımız ona ilaç vermek değil, güven tazelemek çocuklar”  Ama hikâyesinde bu güvensizlik o kadar barizdi ki, bunun üstesinden gelmeden başarılı olmamız çok zor olacaktı.

Koridordaki telaşlı koşuşturma,  kliniğin mutfağında da devam ediyor. Çaylar yapılmış, pasta yapmak isteyen klinik sakinleri hünerlerini sergilemeye başlamışlardı.  Hatta en sevdiğimiz yeni evli asistan abimiz, ilk kez denediği ve muhteşem diye tarif ettiği pastasını herkese tattırmak için heyecanlanıyor, biz de yeni denemeyi tatmanın abartılı ama tatlı tedirginliğini yaşıyorduk. Tam şuradaki, işlerini sükûnet içinde yapan hastamız da güzel bir şeyler çıkaracak gibi.  Bu pasta ve ikram yapmalar güzel bir paylaşım, adeta terapinin bir parçasıydı, sosyalleşmenin bir diğer çeşidiydi. İşte  fırından, pişmiş kurabiye pasta kokuları yayılmaya  başladı bile.. Tüm hazırlıklar yerini sessiz bir bekleyişe bırakmış, henüz gelemeyen birkaç kişi bekleniyordu.

Tatlı Perşembeymiş. Ne kadar anlamsız şeyler için uğraşıyorlardı diye düşündü Ayşin. Zaten 2 gün önce yanına her zaman yaptıkları gibi, anamnez almaya gelen son sınıf öğrencisinin sorularına zar zor cevap vermişti. Haftalık toplantılara katılmak istemeyişini, bunları anlamsız bulduğunu, yaşanmaya değer hiçbir şeyi olmadığını, olaylara tam anlamıyla odaklanamadığını ve hatta hafıza zayıflığı yaşadığını anlatmıştı. Gerçekten de içine kapanmış, kimseyi görmek istemeyen, keyifsiz, iştahsız biri olmuştu. Şimdi görüyorum yine 307 nolu odanın aralığından, sanki İnanmaz gözlerle bakıyordu bana. Yüzünde bazen öfke, bazen keder, ama sıkça bir korku okunuyor Diğerlerini anlamak mümkündü de, bu korku neyin nesiydi? Onu bu derece hayattan koparan bu kaygı, bu güvensizliğin kaynağı neydi?   Anlamamdan çok korktuğu bir şeyler vardı Neler olduğunu hikâyesinden tahmin ediyordum. Hepsinin ötesinde de bir güvensizlik. Ölüm kurtulmak demekti. Belli ki bu duygu, ölümle eşdeğerdi onun için.

Dışarıda olan bitenler bir yana, kapısı açıldığında içeriye dolan bu koku? Bu kokunun burada ne işi vardı?  O taze pişmiş tarçınlı kurabiye kokusu. Yoksa Annesi veya ablası mutfağa girip yine o kurabiyelerden mi pişirmişlerdi? Gerçekten bu mümkün müydü? Eğer bu doğruysa sorunlar da çözülürdü.

Tarçınlı Kurabiyenin kokusu, onların evde affetmenin kokusuydu”,her şey yoluna girecek”lerin, “biz aile olarak güçlü bir takımız, sorunları aşarız”ların kokusuydu.” Ne zaman kötü bir şey yaşasalar, annesi bu havayı dağıtmak için O tarçınlı kurabiyelerden pişirirdi. Birlikte oturur konuşur, bazen tamamen, bazen kısmen bir çıkış yolu bulurlardı, bulamasalar bile birlik olurlardı, hüzünlü havayı dağıtırlardı ya… Yani güçlü bir takım gibiydi onlar.

O kokuyla beraber zihnini canlandıran bu düşüncelerle odasından çıktı. En büyük odaya doğru yöneldi. Üzerine çevrilen şaşkınlıkla dolu bakışlarımız gizlenerek, hoşgeldine dönüştü. İlerledi.

“Tarçınlı kurabiyeleri kim yaptı” diye sordu. Annesi veya ablası değildi yapan, ama koku aynı kokuydu. Ona güveni hatırlatan koku. Masanın üzerinden boş bir tabak alarak Tarçınlı kurabiyelerden koydu tabağına. Belli ettirmemeye çalışan bizlerin içinde bir sevinç ürpertisi beliriyor:  Bu Perşembe Ayşin için sonraki Tatlı perşembelerin başlangıcı olabilirdi. Ayşin bizim de klinik olarak bir takım olduğumuzu anlayabilir, güven duygusunu yeniden kazanabilirdi.

Bütün bunlarla meşgul olan zihnim, şimdi de tarçınlı kurabiye kokusunu getirmişti burnuma. Artık benimle oynamayı bırak, ziyaret etmek istediklerim var diye ona kızıyorum. Oysa adım attığım her bir taşında yeni sahneleri canlandıracak biliyorum. İşte tam şu nöbet odasında her birimize gönderilen kolilerden çıkan kurabiyeleri, sarmaları ekip arkadaşlarımızla ayaküstü hep birlikte yerken görüyorum.  Gözümün önünde güçlü bir takım geliyor:  Uykusuzlukta, yorgunlukta acıda sevinçte birlikte olmayı başarmış, güven veren güçlü bir takım… Bu kez zihnime kızmayı bırakıyor,  tam tersi müteşekkir oluyorum. O sıcaklığı ve güveni içimde yeniden hissederek, şimdi koridorlarda heyecanla koşuşturan genç meslektaşlarıma da selam veriyor, yüzümdeki buruk gülümsemem ile ayrılıyorum okulumdan.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.