Köşe Yazıları Haber Girişi: 15.06.2021 - 23:06, Güncelleme: 15.06.2021 - 23:06

Van ve zaman

 

Van ve zaman

Çocuktuk. Her şey bize büyülü gelirdi. Her şey farklıydı.
Biz dünyada yeniydik. Dünyadaki her şey de bize yeniydi. Meraklıydık. İlgiliydik. Hemen hemen hepimiz sıkı sıkı sarılmış kundaklarda büyütülmüştük. Her çocuk gibi başlangıçta parlak, ışık saçan, ses çıkartan şeylere dikkat kesilirdik. Riskli olan kimi şeyleri bilmediğimiz için gereğinden fazla cesurduk. Her ne kadar büyüklerimiz “cızzz” diye bizi uyarmaya çalışsalar da elimizi sıcak çaydanlığa, sobaya uzatırdık. O cızzzın ne anlama geldiğini ancak yaşayarak öğrenirdik. Kirli, pis olan şeyler için de “kığğğ”,  keskin, zarar verecek şeyler için de “pığğğ” derlerdi. Zamanla onların da anlamını kavradık. Evimizde, ocağımızda her neler işitiyorsak arkadaşlarımızla onları konuşurduk.  Okuldan önce kendi aile bireylerimizle, kardeşlerimizle dışarı çıkmaya başladıktan sonra sokaktaki çocuklarla tanışırdık. Okul ve içindeki her şey, herkes bizim için birer esin kaynağıydı. Dikkatle izlenecek, öğrenilecek şeylerdi. Duvarda asılı resimlerin önünde dakikalarca durur bakardık. Oturduğumuz sıralar da, en yakınımızdakinden en uzaktakine öteki öğrenciler ve öğretmenler de, okuldaki bina görevlileri de, kurallar, bayrak törenleri, bayram yürüyüşleri de küçük dünyalarımızı genişleten şeylerdi. Her sabah ilk derslerin birinde peçetelerimizi sıraya serer, Emin Efendi tarafından alüminyum çaydanlıklarda servis edilen süt tozundan yapılmış sütü ve varsa balık yağı kapsülünü alırdık. Kimi günler, kendisi okuldan kaçan komşumuzun oğlu Dümer, geç kalanlara “oğlum koşun zil çaldı” uyarısı yapar, eliyle acele edin işareti yapardı. 1962 Eylül ayında annemin elimden tutup beni okula kaydetmeye götürdüğü günün heyecanı ömürde bir defa yaşanabilecek bir şeydi. O günkü Husrevpaşa İlkokulu müdürümüz Dursun Öğretmen “çocuğun yaşı tam olarak tutmuyor, küçük kaydedemeyiz” dediğinde ilk aklıma gelen “bu yıl da gitmeyeceğim, kurtuldum” fikri annemin ısrarcı duruşuyla, ricacı tavrıyla “hay Allah yine okula gidemiyorum” şeklinde değişirken, hem müdürümüzün eşi ve hem de aynı okulda öğretmen olan ve o sırada yanımızda bulunan Mahmure Hanım kibarca araya girmiş, eşine “sayın hocam çocuk hevesli gözüküyor, annesi de yardımcı olacağını söylüyor, o bir iki ayı göz ardı edemez miyiz?” diyerek başlattığı diyalogla bana okul yolunu açmıştı.  Van’daydık ve çocuktuk. Dünyanın diğer yerlerindeki mesela Barselona’daki, Peşaver’deki, Adana’daki, Moskova’daki, köy ve kasabalardaki yaşıtlarımızla farklı yerleşim yerlerindeydik;az çok farklı kültürlere sahiptik; farklı diller konuşuyorduk ama önemli bir ortak yanımız vardı; çocuktuk. Zaman içinde değişeceğimizi, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık dönemlerini sürdürürken dünyaya farklı gözlerle bakacağımızı, farklı fikirlere ve duygulara sahip olacağımızı bilmiyorduk. Kendi zamanımızın ve zeminimizin çocukluğunu yaşıyorduk. Toprak evlerimizde, kalabalık ailelerimizle tandır ekmeği, otlu peynir, eğer varsa kışın kavurma, turşu, kahvaltılarda kavut yiyerek, haftada bir iki kez sac leğenlerde yıkanarak büyüyorduk. Kendimizi çoğunu hiç görmediğimiz, bilmediğimiz başkalarıyla kıyaslamadan, kendimizle ve herkesle barışık bir şekilde alçakgönüllü yaşamlarımızı sürüyorduk. Bir kısmımız elektriğe ulaşabilse de bir kısmımız 14 numara gaz lambalarının aydınlattığı odalarda yemeğimizi yiyor, derslerimizi çalışıyor, yer yataklarında yatıyorduk. Mevcut motorlu araç sayısı çok az olduğu için bugünkü kadar çok korna, motor sesi işitmiyorduk. Zaman zaman kapımızın önünden geçen faytonlardan, at arabalarından çevreye yayılan nal seslerini, kırbaç seslerini işitiyorduk. Zaman farklıydı, insanlar farklıydı, meslekler, komşuluklar, insana ve eşyaya bakışlar farklıydı. İnternet, akıllı telefonlar, çeşit çeşit taşıtlar, her gün sefer yapan uçaklar yoktu. Şoförler, kaptan pilotlar az, faytoncular, at arabacılar çoktu. Yaya yürüyenler çoktu, akşam eve dönerken çarşıdan aldıklarını mendile bağlayıp götürenler çoktu. Naylon poşetler yerine kâğıt torbalar, fileler vardı. Kısacası o günün Van’ı Birinci Dünya Savaşı öncesi Van’ından da, bugünün Van’ından da farklıydı. Yaşam tarzımız, yeme içme kültürümüz, ilişkilerimiz farklıydı.  Biz kendi zamanımızın çocukluğunu yaşıyorduk.
Çocuktuk. Her şey bize büyülü gelirdi. Her şey farklıydı.

Biz dünyada yeniydik. Dünyadaki her şey de bize yeniydi. Meraklıydık. İlgiliydik.

Hemen hemen hepimiz sıkı sıkı sarılmış kundaklarda büyütülmüştük.

Her çocuk gibi başlangıçta parlak, ışık saçan, ses çıkartan şeylere dikkat kesilirdik.

Riskli olan kimi şeyleri bilmediğimiz için gereğinden fazla cesurduk. Her ne kadar büyüklerimiz “cızzz” diye bizi uyarmaya çalışsalar da elimizi sıcak çaydanlığa, sobaya uzatırdık. O cızzzın ne anlama geldiğini ancak yaşayarak öğrenirdik. Kirli, pis olan şeyler için de “kığğğ”,  keskin, zarar verecek şeyler için de “pığğğ” derlerdi. Zamanla onların da anlamını kavradık.

Evimizde, ocağımızda her neler işitiyorsak arkadaşlarımızla onları konuşurduk. 

Okuldan önce kendi aile bireylerimizle, kardeşlerimizle dışarı çıkmaya başladıktan sonra sokaktaki çocuklarla tanışırdık. Okul ve içindeki her şey, herkes bizim için birer esin kaynağıydı. Dikkatle izlenecek, öğrenilecek şeylerdi. Duvarda asılı resimlerin önünde dakikalarca durur bakardık. Oturduğumuz sıralar da, en yakınımızdakinden en uzaktakine öteki öğrenciler ve öğretmenler de, okuldaki bina görevlileri de, kurallar, bayrak törenleri, bayram yürüyüşleri de küçük dünyalarımızı genişleten şeylerdi.

Her sabah ilk derslerin birinde peçetelerimizi sıraya serer, Emin Efendi tarafından alüminyum çaydanlıklarda servis edilen süt tozundan yapılmış sütü ve varsa balık yağı kapsülünü alırdık.

Kimi günler, kendisi okuldan kaçan komşumuzun oğlu Dümer, geç kalanlara “oğlum koşun zil çaldı” uyarısı yapar, eliyle acele edin işareti yapardı.

1962 Eylül ayında annemin elimden tutup beni okula kaydetmeye götürdüğü günün heyecanı ömürde bir defa yaşanabilecek bir şeydi.

O günkü Husrevpaşa İlkokulu müdürümüz Dursun Öğretmen “çocuğun yaşı tam olarak tutmuyor, küçük kaydedemeyiz” dediğinde ilk aklıma gelen “bu yıl da gitmeyeceğim, kurtuldum” fikri annemin ısrarcı duruşuyla, ricacı tavrıyla “hay Allah yine okula gidemiyorum” şeklinde değişirken, hem müdürümüzün eşi ve hem de aynı okulda öğretmen olan ve o sırada yanımızda bulunan Mahmure Hanım kibarca araya girmiş, eşine “sayın hocam çocuk hevesli gözüküyor, annesi de yardımcı olacağını söylüyor, o bir iki ayı göz ardı edemez miyiz?” diyerek başlattığı diyalogla bana okul yolunu açmıştı. 

Van’daydık ve çocuktuk. Dünyanın diğer yerlerindeki mesela Barselona’daki, Peşaver’deki, Adana’daki, Moskova’daki, köy ve kasabalardaki yaşıtlarımızla farklı yerleşim yerlerindeydik;az çok farklı kültürlere sahiptik; farklı diller konuşuyorduk ama önemli bir ortak yanımız vardı; çocuktuk.

Zaman içinde değişeceğimizi, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık dönemlerini sürdürürken dünyaya farklı gözlerle bakacağımızı, farklı fikirlere ve duygulara sahip olacağımızı bilmiyorduk.

Kendi zamanımızın ve zeminimizin çocukluğunu yaşıyorduk.

Toprak evlerimizde, kalabalık ailelerimizle tandır ekmeği, otlu peynir, eğer varsa kışın kavurma, turşu, kahvaltılarda kavut yiyerek, haftada bir iki kez sac leğenlerde yıkanarak büyüyorduk. Kendimizi çoğunu hiç görmediğimiz, bilmediğimiz başkalarıyla kıyaslamadan, kendimizle ve herkesle barışık bir şekilde alçakgönüllü yaşamlarımızı sürüyorduk.

Bir kısmımız elektriğe ulaşabilse de bir kısmımız 14 numara gaz lambalarının aydınlattığı odalarda yemeğimizi yiyor, derslerimizi çalışıyor, yer yataklarında yatıyorduk.

Mevcut motorlu araç sayısı çok az olduğu için bugünkü kadar çok korna, motor sesi işitmiyorduk. Zaman zaman kapımızın önünden geçen faytonlardan, at arabalarından çevreye yayılan nal seslerini, kırbaç seslerini işitiyorduk.

Zaman farklıydı, insanlar farklıydı, meslekler, komşuluklar, insana ve eşyaya bakışlar farklıydı.

İnternet, akıllı telefonlar, çeşit çeşit taşıtlar, her gün sefer yapan uçaklar yoktu. Şoförler, kaptan pilotlar az, faytoncular, at arabacılar çoktu.

Yaya yürüyenler çoktu, akşam eve dönerken çarşıdan aldıklarını mendile bağlayıp götürenler çoktu. Naylon poşetler yerine kâğıt torbalar, fileler vardı.

Kısacası o günün Van’ı Birinci Dünya Savaşı öncesi Van’ından da, bugünün Van’ından da farklıydı. Yaşam tarzımız, yeme içme kültürümüz, ilişkilerimiz farklıydı. 

Biz kendi zamanımızın çocukluğunu yaşıyorduk.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.