ARKEOLOJİ ve ARKA PLÂNDA SAKLI DÜŞÜNCELER
MEHMET ALİ ABAKAY
I
Bize ait tarihî yapılar, buluntular bizimse "İnsanlık" adına çalıştıklarını iddia edenler, şehirleri halen harap eden, yeryüzünde canlı bırakmayan, bir çok milleti haritalardan silen, kendisinden başka hiçbir milleti "İnsan" yerine koymayan müntesiplerine neden engel teşkil etmez?
II
Kendi ifadeleri olan, sömürgeci mana taşıyan, böldürülmüş Doğu'ya " Orta" diyenler, arkeolojik kazılarla bu alanlarda elde edilen bulgularla tarihi yeniden yazacaklarına, yazdıracaklarına Aztek-İnka- Maya Medeniyeti'nin neden yok edildiğini sorgulamalıdır. Yeryüzünü "Cehennem", yaşadıkları yerleri "Cennet" görenler, arkeolojik kazılarla her yerde yeni plânlarla işgalleri kolaylaştırmamanın hesabı içindedir.
III
Orta Doğu (?) Arkeolojisi'ne neden ve niçin bu denli harcama yapılmaktadır? İnsanlığın ortaya çıktığı, medeniyetin yeryüzüne yayıldığı merkez topraklarda iki yüz yıldan fazladır bu günlere gelen kargaşanın, kaosun, savaşların temeli neye dayanır?
"Bilimsellik" adı altında ortaya konulanların akla-mantığa sığmadığı ortada iken, bir taşı, boncuğu, metali bulunca dünyalar kadar sevinenler, arka plânda toprak üstünde ne kadar şehrin yerle bir edildiğini, temellerinden izlere dahi tahammül edilmediğini fark ediyor mu? Arkeolojinin batının sinsi bir plânlamasıyla, son yüz elli yılda ortaya çıkarıldığını, kazılarla genişlediğini, adım attıkları yerde kendilerinden izler bulma adına çalıştıklarını, bir bilim dalı olmadığını, yer üstünde şehirleri her şeyiyle ortadan kaldıranların yer altında güvencede bulunan kalıntıları da talan etme işi olduğunu söylediğimizde üniversitelerdeki itirazlar yükselecektir.
IV
Her devlet, imkânı yettiğince gerekli kazıları kendince yapar. Buna itiraz edilemez. Ülkenin bir kazı alanına dönüştürülmesi, bunun plânlı yürütülen operasyonel hareket olduğuna itiraz, ne derecede haklıdır? Şehir araştırmalarımızda dünden kalanın geçmişe hürmeten korunduğuna yer yer tanıklık ettik, etmekteyiz. Mevcut kaleyse, köprüyse, konaksa korunmalı, onarılmalı.
V
Kendi topraklarımızda başkalarının "bilimsellik" adı altında kazılar yapmaları, bizce farklı amaçlara hizmet etmektedir.
KAR
BEKİR OĞUZBAŞARAN
Bembeyaz yağar
Temiz bir vicdan kadar
İnce ince, lâpa lâpa, daha nice şekli var
Gökyüzü ona dar
Tatil olan okullar
Sevince boğulan çocuklar
Kardan adam yapar
Burnuna havuç koyar
Boynuna kaşkol takar
Kızaktan kayar
Kartopu oynar
Pencereden bakar
Boş kalır salıncaklar
Durur, sonra yeniden başlar
Gökyüzü ağlar
Doyumsuz manzaralar
Kartpostallık ağaçlar
Siyah-beyaz fotoğraflar
Göklerden mûcize yağar
Duâlar gibi semâya ağar
Daha çok üşür fukarâlar
Bu havâda nereye gider kuşlar?
Nerede kalacak, evsiz barksızlar?
İyi ki, merhamet diye bir duygu var
O duygu insanı insan yapar
Kar-
Lar
Onunla yıkanır dağlar
Ne güzeldir, bolluk bereket kadar
Karacaoğlan'da incecikten yağar
Elif elif diye tozar
Denizler, göller, barajlar, dolar, taşar
Bu işin sonunda üşütmek de var
Çukurovalılar
Karmaç yapar
Erciyes, gelinliğini takar
Âşıklarının gönlünü yakar
Bayram eder kayakçılar
Oteller dolar
Kar şiirdir, Türkçem kadar
Gelsin sımsıcak çorbalar
Üşüyenler kaşık sallar
Rize/Çayeli'nde Mustafa Kutlu'dan
Tavşan kanı çaylar
Şiir gibi demli yapar
Elhân-ı Şitâ'yı hatırlar
Dıranas'ın "buram buram" "Kar"ı var
Karla duygularım taşar
Âşık Oğuz şiir yazar
Defterini sicillemeler kaplar
Rabbim Sana Şükür, Hamd ü Senâlar
Verdiğin, vereceğin sonsuz nîmetler kadar...
ARAF
ERCAN TÜRKER
Sığındım şehrin sokaklarındaki geceye
Tüm şehir uykuda yani dışarısı dipsiz kuyu
Yani bir parkta ağıt yakarken bir kadın
Sallanırken salıncaktan düşen bir çocuk
Elinde bir ekmekle eve dönerken
İhtiyar adamın biri
Açık pencereden ölçerken zamanı
Baba yadigârı bir saat
Ömür ve yaşam arasındaki mekik
Unutulan mevsimden arta kalan bir nefes
Sevinçle yas arasındaki bağ
Mesela özlenen eski bir akşamla beraber
Hatıraları kucaklarken geçmişten
Yalnız bir çay kıvamında demlenen
Hüzünle karışık yorgun zamanlardan
Günün dallarına tüneyen kuşlar arasından
Eve döndüğün bir akşam
Yıpranmış simsiyah bir gökyüzünde
Kuşların kanat sesleri
Çığlık çığlığa doluşup geceye
İnce bir yağmur altında
Küflenmiş yapraklar duvar diplerinde
Geçerken sokaklardan günler aylar yıllar
Uzak yollarda unutuldu aynalar
Ölüm sessizliği bahçelerde…
BANU İLE ELİSA
AYŞE DURAK KARACA
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Güneşin sabahları altın gibi doğduğu, rüzgârın çiçeklerle fısıldaştığı şirin bir kasaba varmış.
Bu kasabada, kalpleri sevgiyle dolu iki kız kardeş yaşarmış: Banu ve Elisa. Banu on yaşındaymış; akıllı, düşünceli ve cesurmuş. Elisa ise sekiz yaşındaymış; neşeli, meraklı ve pamuk gibi yumuşak bir kalbi varmış. Her sabah gözlerini açtıklarında önce birbirlerine bakar, sonra aynı anda gülümseyerek:
“Günaydın!” derlermiş.
Çünkü onlar bilirmiş ki, güne gülümseyerek başlamak, iyiliğin ilk anahtarıymış. Kasabanın sessiz bir köşesinde, küçük ama eski bir evde yalnız yaşayan yaşlı bir nine varmış. Saçları bembeyaz, elleri titrekmiş. Eşi yıllar önce göçüp gitmiş, ninenin kalbinde sadece anılar kalmış. Günleri sessiz geçer, kapısı nadiren çalınırmış. Banu ve Elisa, ninenin bu sessizliğini fark etmişler. Bir gün el ele tutuşup demişler ki:
“Biz onun yalnızlığını paylaşalım.”
O günden sonra her sabah erkenden yola koyulurlarmış. Elisa, çeşmeden serin ve berrak sular taşırmış. Banu, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmekler alırmış. Sonra ninenin evini temizler, camlarını siler, odalarını mis gibi yaparlarmış. Ev, yavaş yavaş eski hüznünü unutur, sanki yeniden nefes almaya başlarmış. Ninenin evinde sevimli bir kedi de yaşarmış. Bu kedi, yumuşacık patileriyle kız kardeşlerin yanına sokulur, mırıldayarak sevgisini anlatırmış. Banu ve Elisa, kumbaralarında biriktirdikleri minicik paralarla ona mama alır, tüylerini okşar, onunla oyunlar oynarlarmış. O evde artık yalnızlık kalmazmış. Kedinin mırıltısı, ninenin duası ve çocukların kahkahası birleşince, ev bir masal yuvasına dönüşürmüş.
Bir gün kapı çalınmış. Gelen, ninenin iyi kalpli komşusu Ece’ymiş. O da yardımı seven bir çocukmuş. Banu ve Elisa’yla tanışınca kalbi sevinçle dolmuş. Üçü birlikte dost olmuş, iyiliği paylaşmanın ne kadar güzel olduğunu keşfetmişler. Bir sabah Banu, Elisa’nın elini tutup yumuşak bir sesle demiş ki:
“Bak Elisa… Sen su taşıyorsun, ben ekmek alıyorum. Kedi mutlu, nine mutlu… Ama en güzeli, kalplerimiz mutlu.”
O günden sonra bu iki kardeş, yalnızca o nineye değil, kasabadaki tüm yaşlılara yardım etmeye başlamış. Kapılar çalınmış, kalpler açılmış, yüzler gülmüş. Bir gün ninenin kedisi korkuyla bir ağaca tırmanmış ama inememiş. Herkes endişelenirken Banu ve Elisa hiç düşünmeden koşmuş. Birlikte cesaretle ellerini uzatmışlar ve kediyi güvenle aşağı indirmişler. Nine sevinçten gözyaşlarına boğulmuş. Kasaba halkı bu iyilikleri görmüş, bu minik kalplere hayran kalmış. Ve demişler ki:
“Onlar bizim Küçük Kahramanlarımız!”
Banu ve Elisa ise kahraman olduklarını bile fark etmeden, iyilik yapmaya devam etmişler. Çünkü onlar bilirmiş ki, gerçek kahramanlık; sessizce yardım etmek, sevgiyle paylaşmakmış.
Ve masal bu ya… Kasabada artık kimse kendini yalnız hissetmezmiş. Çünkü iki küçük kalp, dünyayı biraz daha aydınlık yapmış. Gökten üç elma düşmüş. Biri iyiliği seçenlere, biri paylaşmayı bilenlere, biri de bu masalı dinleyen güzel kalplere…
GÖÇECEKSİN
BAHATTİN BULUT
İster ağa ol ister paşa
İstersen Nuh gibi yaşa
Ölüm gelince bir başa
Göçeceksin bu diyardan
Dünya kalmaz bana sana
Veda edeceğiz bir gün hana
Ölüm gelince tatlı cana
Geçeceksin yardan candan
Dünya kalmaz inan bize
Fani kervan çıkmaz düze
Ölüm gelince bir kez öze
Göçeceksin bu diyardan
Güvenme dünya malına
Çaka atma hep etrafına
Ölüm gelince bir kapına
Geçeceksin yardan candan
Odur gerçek her şey yalan
Var mı ondan gayri kalan
Ölüm gelince yoktur soran
Göçeceksin bu diyardan
Zalim nefsim sana sözüm
Bir gün gelir görmez gözüm
Ölüm gelince gülmez yüzüm
Geçeceksin yardan candan.
YALNIZLIK
EZGİ NİLAY BEYİŞ
Soğuk bir varlık, boğuk duygular karmaşıklığında
Yalnızlığın en sessiz deminde, seninle
Rüzgarların savurduğu başaklar denizinde
Her demde rüzgarla savrulur, türkülerle
Sessizliğin beton duvarları içinde, yorgun
Kırık, dertli ve gecenin karanlığında
Bir tenhalıkta yine bulutlar, gülümserken
Derinlerden şarkılar söyleniyor yalnızlığıma
Yorgun şehir, kimsesiz sokak, devam et buna
Ruhunun derininde ara, mavi nehirleri
Hayallerin içine sığdır gülümsemeleri, sana
Türküler çalıyor ruhuna, anla mavileri
Su berraklığında yorgun insan gözleri
Yıldız parlaklığına benzer gülüşleri, sen
Yorucu bir yolculuktan dönmüş gibi
Bir gecenin sessiz buğusuna saklandın.
Sokak lambasının aydınlattığı bir kaldırım dibi
Serseri çocuğun boş gözlerinde şekillenen
Yaşam adı konmuş ölüm ezgisi
Hâlâ çalıyor kulağımda, yaşadığımı sanırken
Sisli bir kalabalıkta, ezanlar okunuyor
Gölgeli, loş bir insanlık ışığında
Matemde kuşlar, karanlıkta umutlar
Ve yalnızlık, en çok karanlıkta
Dem vurmaya başlar…
AK DEFTER KARA DEFTER
ARİF KUŞ
Günler sayılı çabuk gelip geçiyor
İnsan görünüşüyle belli olmuyor
Bazen zengin bazen fakir olunca
Ak defter kara defter görünüyor
Günler sayılı çabuk gelip geçiyor
Bazen makam sahibi bazen işsiz oluyor
Makamdaki kibir iş bitince bitiyor
Ak defter kara defter o zaman görünüyor
Günler sayılı çabuk gelip geçiyor
Bazen dost görünen bazen düşman oluyor
Varlık ile yoklukta insanlık biliniyor
Ak defter kara defter o zaman çiziliyor
Zenginin yalakası iflasla düşman olur
Amirin yağcıları timsah göz yaşlı olur
Çatarak kaşlarını avuç ovalar durur
Ak defter kara defter bu yazı ara defter.
ÇOCUKLUĞUM
KASIM KARA
Bana çocukluğumu verin
Kırlarda koşayım
Sarıçiçekleri toplayayım
Papatyalardan demet yapayım
Anneme vereyim
Bana çocukluğumu verin
Uçurtmayı gökyüzüne salayım
Yıldızlarla dans edeyim
Bulutlarla yoldaş olayım
Bana çocukluğumu verin
Bana hayallerimi verin
Bana çocukluğumu verin .
LEYLİ
BERFİN IŞIK
Leylatül Kadir’di bu gün
Görünmez oldun bulutluydu gök yüzün
Söyle sevdası neydi yaramın
Mezar tasıma acılan gonca gül olsan Leyli
Tabibin kalemini alsan bendime cizsen yüzünü
Gözümden cemalin ırak oldu Leyli
Bir ağıtı dilimde su gibi içti
Ahvalimi bir sana anlatım Leyli
Cemre duşemiş güz bahçesi yüreğime
Sevdam divaneliğim işlemişti amelime
Gözlerindeki hançeri batır gönlüme
Kuzguni yaramın kanı aksın zülüflerine
Al kalemi sıra sıra yaz Leyli
Umudu umutsuz gazel etin
Göz yasınla gamlı yüreğimi zehirledin
Madem gelmeyecektin ne diye bekletin
Paslı zindana atında gitin Leyli
Ervahı ezelden gelip
Darülbelaya gitmeyen var mıdır
Darül beka seni almazmı sandın Leyli
Şad olan ruhlar mahşerde bekledi
Lokmani olsan sen yaramı
Kızımız olsan şifa misali Leyli…
Bakmadan Geçme

