Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri

KİTAP KABRİSTANI 

M. ALİ ABAKAY

Maalesef Kütüphaneler Kitap Kabristanı

Şimdi " Kabristan"yerine " Mezarlık" deniliyor, ifadenin anlam bakımından manası yok edilmiş.

Yayıncılık, okuma oranıyla ayakta durur, yayınlanan eserlerin değeriyle kıymet kazanır. 

Mevcut ortamda kitap okuma oranının düşmesiyle birlikte ters orantılı yazar ve şair sayısındaki artış, bir tezat-zıtlık hali arz ediyor.

Maalesef günümüzde "Kütüphane" denince "Kitap Kabristanı" yakıştırması üzücü bir ifade. Kitap Kabristanı'nı ilk kullanan olmam sebebiyle biliyorum ki bir çoğunca uygun ifade görülecek, bazılarınca kendilerine mal edilecektir. Zaten ülkede intihal cümleden - mısr'adan sadece kitap isimlerini değiştirip adıyla yayınlamaya uzanmış merhaleye tırmanmış. Bizim bir tamlamamızı sahiplenme masum kalır, kitap hırsızlığında.

Yazar ve şair çok, istenen kitap arz- talep çizgisinde velûd.

Çocuklara "Kitap okuyun!.." derken, iki kapak arasında kağıdın cilt haline " Kitap" ismini vermiyoruz.

Yazar, ağıt yakana dönüşmüşse bize düşen vazife Fatiha 'dır. 

"Selâ neyin nesidir?" Diyen kimi meczûp itiraz ederse, " Ölü bizimse bırakın selâsı okunduktan sonra Fatiha okunur." Diyelim. 

Her bir kütüphaneye gidişimde " Kitap Kabristanı" içimden geçer, dururdu. 

Bugün artık selâsı farz oldu, kitapların.

Van Gölü İncileri

ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN

AŞK YARASI ŞİİRİNİ TAHMİS

TAYYİB ATMACA

Geceleri hasretini sardım ben

Yüreğimi yüreğine serdim ben

Koyaklarda dertlerimi derdim ben

Dilekçemi gökyüzüne verdim ben

Yağmur ağlar, meltem ağlar yarama

 

Gam kervanı kırktan sonra dizilir

Sancılarım derkenara yazılır

Dokundukça yaralarım ezilir

Ruh röntgenim duygulara çizilir

Zülüf ağlar, perçem ağlar yarama

 

Ektim ama kaldırmadım harmanı

Çok bekledim düşlerimde sarmanı

Bir kez olsun ikrarında durmanı

Anlatsam çıldırtır dağı ormanı

Yangın ağlar, deprem ağlar yarama

 

Gül solunca sarı bülbül ötmezmiş

Gün kısalır gecelerse bitmezmiş

İnsan kendi çenesini çatmazmış

Tıb ilminin aklı fikri yetmezmiş

Hatip ağlar, ebkem ağlar yarama.

Van Gölü İncileri

DÜŞÜNDE GÖR DÜŞÜN DE GÖR

AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR

“Çelik testerelerle kestim suları

Yıkadım duvara astım suları.

Düşümde düşünce girdim dün gece.”

Abdurrahim Karakoç

“Yozgat’tayım ve kar yağıyormuş.” Eee? “Hakkâri’deyim ve kar yağıyormuş.” Ne demek bu şimdi? “İstanbul’dayım ve kar yağıyormuş.” Nereye kadar sürecek bu düş mevsimi? Düş nereden çıktı? Durun, söyle anlatayım: Bu cümleyi düşümde gördüm ben. Yani düşümde geçti aklımdan. Kurdum yani bu cümleyi. Neyse ne artık. Sonra şunu düşündüm. Ne garip değil mi? Düşümde düşünüyorum. Yozgat’ta, Hakkâri’de, İstanbul’da olmayı. Başka başka şehirler, başka düşler. Elbette ki her yerde başka. İnsan da böyle, her şehirde bir başka insan oluverir, bir başka gölge, bir başka hatıra tutar.

İşte böyle uyandım ben. Gece uykusundan değil. İkindi uykusundan. Anamın tabiriyle deli uykusundan. Kalktım, holde yürüyorum, elimi yüzümü yıkamalıyım, ayıkmalıyım. Dilimde bu cümle: Yozgat’tayım ve kar yağıyormuş. Yüzümü yıkayıp salondaki üçlü koltuğa geçiyorum. Salonda aynı cümleyi söylüyorum. Karım daha öncelerden alışık bu anormal halime. “Yine neredesin?” diyor. Kastettiği ruhlar âlemi. Soğuk. Kış. Kar. Yozgat. Gezen tilki yatan aslandan yeğdir. Ne alakası var şimdi. Kış ya güya. Tilki kış gezmez mi? Peki Yozgat? Gitmişti hayvancağız oraya da. Açlık çeker götürür hayvanatı. Açlık da neyin nesi? Dolanıp duruyorum evin içinde. Karım, hayra alamet değil bu gezsin, der gibi bakıyor. Kumandayı alıp televizyonu açıyorum. Kanalları ışık hızıyla geçiyorum. Kadın ve yemek programları henüz bitmemiş, akşam kuşağı haberleri başlamamış. Kafamda hâlâ o cümle: Yozgat’tayım…

Mutfaktan uzanıyorum. Uzanıyorum da ne? Geçiyorum. İntikal ediyorum. Buzdolabını açıp kapalı raflarda dizili mayhoş elmalardan birini dişlemeye başlıyorum. Tam mutfaktan çıkmadan sağ taraftaki kiler dolabından bir avuç kuru üzüm alıyorum. Elma–kuru üzüm pek olmuyor biliyorum. Elimdekilerle kafamdakileri birbirine uydurup rahatlamalıyım. Salon sessiz. Karım dikiş nakış dergisinde patronlara bakıyor. Salonun geniş penceresinden dışarıda yağan korkak karı görebiliyoruz. Çiğdem, servis başında resim yapıyor. Resim dediğim boya kalemleri tek tek kâğıdının üzerine gezdiriliyor. Soyut resim deyip işin içinden çıkabilirim ama bu şaheserin son hâlini merak ediyorum. Haa bir unutmuş söylemeyi! Çiğdem benim kızım. Üç yaşında. Çiğdem karı ben alayım. İnce o alacalı o değil mi? Çiğdem, “Zambakgillerden olan ve çeşitli renklerde çiçek açan, kır bitkisi ve mahmur çiçeği” olarak bilinmektedir. Böyle diyor Molla Gogl. Mahmur, benim gözlerim. Uykudan uyandım ve ağladım henüz. Uykudan uyanmış gözlerim mahmur. Saçmalama. Daldan dala atlama. Çiğdem, kış çiçeği değil mi? Kış çiçeği değil o. Kardelenle karıştırdın sen. İkisi de çiçek değil mi? İkisinin de toprak altında soğanı yok mu? Nebatat sunumunu bırak şimdi. Çiğdem senin kızın. Dışarıda kar yağıyor. Yozgat’a, Hakkâri’ye, İstanbul’a gitmedim. Rüyada kar gördün sadece. Yok yok, bir cümle geldi aklına ve aklından çıkmak bilmiyor. Ne oldu şimdi özetledin mi sanıyorsun konuyu? Düşünmek ne zor iş. Zahmetli. Ama düşünmemek daha zahmetli. Bir türlü aydınlığa kavuşamıyor insan. Hah hah! Düşündün sen tabii, aydınlığa kavuştun, aydınlandın yani. Tebrikler beyefendi! Dekart’ın yanındaki koltuğu size ayırıyorum. Cam kenarı, şoför arkası. Yolculuk Yozgat’a mı? Hiç komik değil! Üstelik incitici. Yukarıdaki cümleyi de unutmadım. Dışarıda korkak bir kar yağıyormuş. Ne bu şimdi? Kış mevsimini uydurulmuş bir dekor cümlesi mi? Kar yağıyor işte. Korkak yağsa ne cesaretli yağsa ne? Tamam tamam, üçüncü göz, demek istiyorsun. Bak istediğin kadar. Eve dönüyorum.

Karım, salonun ortasındaki üçlü koltuğa, pencereye, dışarıda yağan kara dönüyor. Islak. Özlem siğri gibi doldu bu da. Oldu mu şimdi, bir ayrıntı. Sıcacık bir kar. Sadece bir kar. Hakkâri’ye çok, Yozgat’a az, İstanbul’a çok az yağan kar. İstediğin bu mu? Sıcacık kara takılma bu sefer de. Mecaz yok teşbih yok. Kar işte. Kışı, sessizliği, şahsiyetsizliği, edilgenliği sırf kar işte. Bildiğim bütün kar şiirlerini unutuyorum. Eve dönmeliyim. Kanepeye, elma–kuru üzüm ikilisine, pencereye, pencereden seyrettiğim hafif ve yumuşak kara dönmeliyim. Yozgat’tayım… diye başlayan o cümle. Beni uyandıran o cümle. Tamamlayamadığım cümle. Beni evde dört döndüren o cümle. Yozgat’ta değilim. Hiç gitmedim. Hakkâri’ye de gitmedim İstanbul’a da. Ama soğuk aynıdır değil mi? Yoksulun evinde? Soba romantizmi sadece zengin fotoğrafları içindir. Yoksulun sobası, değişmez anayasasıdır. Düşmek aynıdır. İnsan aynıdır, karın yağışı aynıdır. Bakışlar, çayın tadı, aynı mesafededir dünyaya.

Karım, derginin yanına bir de kahve almış şimdi. Ara sıra göz ucuyla koltuğumun altındaki hayatın olup olmadığını ve Çiğdem’in sanat eserinin serencamını kontrol ediyor. Televizyonda Müge Şanlı, ayrılan bir çifti barıştırmaya çalışıyor. Tombul yüzlü kadın, ayrıldığı fabrikaya kişisel şiddetini şikâyet ediyor. Sosyal bir hayatımız yoktu zaten. Sonra öldürücü darbeyi vurarak köşeye sıkıştırıyor. Bana bir aşk şiiri okumayı çok gördü. Stüdyodaki kadrolu seyirciler yuhalıyor. Adam, çaresiz gözlerle Müge Şanlı’dan merhamet dileniyor. Salon titremeye başlıyor. Televizyonu kapatıyorum. Karımın bakışları ekranda benim arama dolanıp duruyor. Kahvenin tadı kaçıyor. Dergiden çizimler, patronlar ayaklanıp tombul yüzlü kadının arkasında saf saf çoğalıyor. Penceredeki tül yavaş yavaş açılıyor. Korkak yağan kar hızlanıyor. Çıplak kalan kar üşümeye başlıyor. Hava gri. Giderek koyulaşıp soğuyor soğudukça. Kafamda bir cümle sönüyor ardından yeni bir cümle yanıyor. Karları eriten, düşümde yakalandığım ve yakalanmaya çalıştığım cümleler bunlar değil mi? İstanbul kalabalık soğuk. Hakkâri uzak soğuk. Yozgat soğuk. Kar yağıyor bütün şehirlere. Kar mekânda misafirdir tanımıyor, gerçekte ve düşte aynı güzellikte yağıyor.

İstanbul, Hakkâri, Yozgat yan yana geliyor.

Van Gölü İncileri

BİR YANARDAĞ SENİN YÜZÜN

MÜCAHİT OCAKDEN 

Müştehir Karakaya’ya

Sürekli kanayan bir yanardağ senin yüzün

Akışkanlığını yüreğine damıtılan sakalından almış

Mor bir ölümün son dakikalarında

Sesine bulanmış bir nilüferin çığlığı sızıyor ömrüne

 

Öyle kirli ellerin yoktu bu sürgünde

Güneşe çalan bir yanın yoktu

Ayaza çalan bir yanın bu soğuk iklimde,

Kışın ölümü nasılsa bahardır, ümitsizlik yoktu

 

Arada kalmış şiirler yazardın kemiklerine batan

Ölümü mor bir renge katan ellerin

Düştüğün bu yerde ruhuna ilk kazmayı vuran ellerin

Lavlara dönüşmüş imgelerle yıkıyor okyanusu.

 

Kanayıp tazelenen bir yara bulunduğun yer

Kutlu olsun arafın, kal orada, aşka tutsak

Kal orada yüreğinde gümüşten bir ibrik

Sulayarak yeryüzünün yontulmuş kelimelerini.

Van Gölü İncileri

MAZİDE KALSIN 

NURTEN ERGİN

(SULTAN KIZI)

Yoruldum yolunda hep çile ile

İki bin yirmi beş, git güle güle

Senden sonra sağlık, mutluluk gele

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Ömrümüzden bir yıl geçti sessizce

Sineme doldurdun derdi yüzsüzce

Bazen ağlar, bazen güldük eşsizce

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Siyah saçlarıma aklar takıldı

Huzurlu günlere yelken açıldı

Gönül dağıma kar, boran saçıldı

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Aşımız az olunca şükre durduk

Dert çileyi çekip sineye vurduk

Uzun gecelerden sabahı sorduk

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Acılar sendendi, sevgide sende

Gözyaşı sel olup akarken bende

Alın yazısı bu, işlemiş tende

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Gam kederle geçti günler, bilesin vah!

Eksik kaldı sevinç, çekemedim yâh!

Üç yüz altmış beş gün çekerken hep ah!

İki bin yirmi beş, git güle güle

 

Dönmesin geri, mazide kalsın dün

İki bin yirmi altı gel, mutlu gün

Sultan kızı şahlanıp alsın şan, ün

Dün dünde kaldı, yarın güle güle.

Van Gölü İncileri

İŞTE BURADASIN

YAVUZ BALI

İşte buradasın

Seni en çok görmeye alışkın olduğum yerde

Bir sevince sığıyor ay yüzün:

Bir aşkı harlıyor gülümsedikçe

Menziller eriyor yıldızların uzağında

Sönüyorum ve eve dönüyorum.

 

İşte buradasın

Seni en çok kaybetmeye alışkın olduğum yerde

Bir kederi katlıyor ellerin:

Bir aşkı var ediyor durmadan

Yürüyüşün yansıyor zihnimin gölgesine

Susuyorum ve eve dönüyorum

 

İşte buradasın

Seni en çok ben diye çağırdığım yerde

Bir mahşeri yansıtıyor saçların:

Bir aşkı canlandırıyor rüzgâr estikçe

Gabyarlar haykırıyor geceyi

Soluyorum ve eve dönüyorum.

 

İşte buradasın

Seni en çok görmeyi umut ettiğim yerde

Bir aklı zehir gibi yalpalatıyor o endamın

Bir âşığın darmadağın oluyor rüyaları

Kapı açılıyor yokluğun karşılıyor her zamanki gibi

Soruyorum ve cevap alamıyorum:

Bugün nasıldı günün?..

Van Gölü İncileri

KAR

SÜLEYMAN KABA

Bir beyaz örtüdür kara toprağa 

Sulu temizliktir paklar da geçer

Ormana, çamlara iğne yaprağa

Kristal süslerle aklar da geçer 

 

Karışık ne varsa fazla ayrıntı

Yağınca doğada tek renk örüntü 

Kartpostallık resim gibi görüntü 

Zihinde güzellik saklarda geçer

 

Keyfi yerindedir çoluk çocuğun

Zamanı gelmiştir kalın gocuğun 

Dağlarda hayvanın kurdun böcüğün 

Yuvasını tek tek yoklar da geçer 

 

Kış olmazsa yazın çekilmez nazı

Göze hitap eder pamuk beyazı

Bıçak gibi keser, keskin ayazı

Soğuğuna soğuk ekler de geçer 

 

Süleyman bu işin sırrını bilmez

Acelesi yoktur çabucak gelmez

Önünde üç mevsim sırayı delmez

Gününü saatini beklerde geçer.

Van Gölü İncileri

GİBİDİR

AHMET YAŞAR GÜNDÜZ

Güneş doğuyor özleminden senin

Kaç kez reddedilmiş de dönmüş gibidir

Vuran sahile deli dalgalar

Kapanıp ayağına sönmüş gibidir

 

Ezanlar okunuyor edilir dualar

Güvercinler taşır bu izzet-i çağa

Korkma bizimle o ismi Aziz 

Dileğim sendir sana dualar 

 

Sevmek çıkmış yola kapında sabahlar 

Bilmem kim anlatır bendeki seni

Kalmadan akşama anlasan beni

Bilmem kim ağlatır gözbebeklerimi

 

Testi ile koşulan su membaı ellerin

Ellerinden içmiş gibiyim hasretin şerbetini 

Tuttuğun eşarp dokunduğun kumaş 

Kimsesiz yetimdir yoksa ellerin

 

Baharı güneşle bırakıp kapına

Tokmağına vurup da kaçasım var

Görünce uzaktan şehla gülüşünü 

Kalbimi ömrüne açasım var

 

Susuyorsun bana şimdi sadece 

Senden habersiz durgun ırmaklar

Dökülse bir kelam o bal dudaklardan 

Yakın olur birden bütün uzaklar

Dökülse bir nefes o gül dudaklardan 

Kurban olur vezin sana uyaklar.

Van Gölü İncileri

BİR MAHŞER GECESİ

ESRA BETÜL ALMA

Bir mahşer gecesi şimdi vakit

Sokaklarda ararım seni bir başıma

Güneş misin doğup batan, sabah akşam

Saatler geçer bir bir, vakit tükenir

Bilmem ki, zaman senin için nedir?

 

Seni özlemek nedir, bilir misin

Yokluğun inciten yanını, kocaman boşluk

Ağaçtaki yaprakların dökülmesi yeniden

Bulutlardan yağmurlar süzülmesi sebepsiz

 

Kalbimde umut öldüyse, sebebi sensin

Koca dünyada bir başıma kaldım sen için

Toprak ne zaman sarar beni, tutmam hesabı

Bilemem ölüm vaktini, duvarlar takvimsiz

 

Kıyamet koparsa belki kavuşuruz

Hatırlarsın o gün belki beni sevabınla

Yürüdüğün yollarda kalan izlerin tozunu 

Mazide kaldı artık sebepsiz sevmeler

Vazgeçilmez değilsin, unuttum ben seni.

Bakmadan Geçme