Van Gölü İncileri

Köşe Yazıları 29.10.2022 - 09:48, Güncelleme: 29.10.2022 - 09:48
 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri

OLSA İBRAHİM BAHÇE Minicik bir kasabada olsam yağmur yağsa şiir gibi hafiften çatıda tık-tık yağmurun sesini duysam pencereden baktığımda gri bir denizde bana baksa hüzünlü dalgaların sesine dalsam…   İçeride soba yansa eskisi gibi çaydanlık sobanın üstünde camlar buğulanmış, sevgiden çay kokusu bütün odayı kaplamış olsa..   Bir elimde kağıt, bir elimde kalem yazsam… içimin tüm kirini akıtsam satırlara eski bir radyoda " Özdemir Erdoğan" çalsa.. "ikinci baharı" yaşasa gönlüm, o müthiş şarkılarla...   Yürek rahat olsa, huzur olsa; aşk olsa kadir kıymet bilen biri olacaksa işte "o" yanımda olsa... MÜŞTEHİR KARAKAYA BEKİR OĞUZBAŞARAN Van ve çevresinde şiir sanatında bir numaradır: Nambır Van... Kardelen şairlerinden... Eserleri, Van Gölü'nce büyük... Dostluğu, Erek Dağı kadar yüce Kişiliği, Van Kalesi gibi onurlu... Yazdıkları, Van Kedisi kadar farklı... Kitapları, Otlu Peynir kadar lezzetli... Te'lifâtı, 65'e tırmanmaya azimli...   Romanları, Urartular kadar gizemli... Dergisi, Hazan kadar hüzünlü... Van'da kültür, sanat, ona emanet... Gönlü, Van'daki Siirtli tüccarlardan daha zengin... Şöhreti, Van sınırlarının çok, çok ötesinde... İmgeleri, İnci Kefali kadar biricik... Kendisi, İstanbul görmüş bir Muş/Bulanıklı ve Vânî... Gözlüklerinin altında Şarklı, Doğulu, Ortadoğulu bir bilge... Kimseye minnet etmediği için, oldukça özgür tabiatlı... Kelâm ustalığından çok kalem işçisi ve ustası...   Ziya Paşa'nın, "Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar/Rencîde olur dîde-i huffâşziyâdan" beyiti onun için söylenmiş gibi... Şiir gibi yazar, şiir gibi konuşur, şiir gibi yaşar... Kaleme aldıkları, okyanusta yalnız Beyaz Gemi kaptanının Seyir defteridir... Şiir gecelerinin, dinletilerinin kimseye benzemeyen simasıdır... En büyük hobisi, dergi-kitap çıkarmaktır... Gözleri, mala mülke, paraya puladeğil, ötelere bakar... En büyük zevki, kelimelerle oynamaktır... Şöhretinin altında ezilmemiş, bozulmamış, safiyetini, doğallığını kaybetmemiştir... Üretken bir şair, verimli bir yazardır... "Su damlalarının mermeri delmesi, damlaların gücünden ziyade, sürekliliğindendir." sözünü haklı çıkaran bir azim ve sebat sembolüdür... Kimseye yük olmaz, alnının teriyle yaşar, vefalıdır... Harflerden birlikler kurar... Kelimeler ordusuna komuta eder...   Sözleri ve sesleri birtakım kalıplara dökerken tam bir simyacı hassasiyeti gösterir... Damlaya damlaya göl olur, damla büyür sel olur, kalemiyle... Kendi nefsini eğitmeye azamî dikkat gösterir. Kur'ân'daki menfî şair tipinden dikkatle uzak durur, uzak kalır...   İkinci Büyük Van Depremi'ni yaşamış ve bu zelzeleyle ilgili, Allah'ın Kitabı’na da göndermelerde bulunarak en güzel şiiri o yazmıştır...Müştehir; iştihar eden, tanınmış demektir. O, Van denilince müspet manada en tanınmış insanlardan biri, belki de birincisidir...   Van ve şiir denince akla ilk gelen insan Edebiyat yolunda ömrünce yelen insan "Hazan"ın editörü, Van Denizi'nce gönlü Fânîlik perdesini şiirle delen insan... KARA AĞIT ALPER ALPEREN Her gün vedalaşarak, çıktılar evlerinden Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için Tutuşup can verdiler, kömür alevlerinden Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Yıkar mı gözyaşları kömürün karasını Sarar mı katran katran damlayan yarasını Yol ettiler yaşamla ömürün arasını Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Yüzündeki karalar kaderin karası mı Yakılan ağıtların duyulmaz narası mı Yanan o yüreklerin sarılmaz yarası mı Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Böyle mi yazılmıştı madencinin yasası Çalışıp didinirler, para görmez kasası Onların bütün derdi, çilesi ve tasası Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Maden ocaklarında gül açmaz, akmaz seller Orada şafak sökmez, gün doğmaz, esmez yeller Yer altında kaybolmuş, kocaman siyah eller Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Sağırdır, karanlıktır yer altının kuytusu Ağırdır kara gözlü kömürlerin uykusu Kara bir kalem ile yazılmıştır öyküsü Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Onlar ne gün gördüler ne sevinip güldüler Kömürün karasında adım adım öldüler Bu dünyanın kapkara kalbine gömüldüler Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Özlemiydi onların ağaçlar ve gökyüzü Hayal oldu onlara gezmek için yeryüzü Karanlıktı her günü, güneş görmedi yüzü Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Kara elmas uğruna verdik nice canları Yaralar is bağlamış, damlamıyor kanları Avladı yer altında kara ölüm onları Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Allah’tan gelmiş ise ölüm elbet baş tacı Velakin bulunur mu yoksulluğun ilacı Çekilen bunca keder, bunca dert, bunca acı Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için   Ben Ozan Alperen’im, şiirim kömür kokar Bu şiirle gözümden damla damla yaş akar Bu şiir ağıt olup yürek yakar, can yakar Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için. KÖMÜRCANLAR AYŞE KARADAĞ Dağlar puslu hava gizemliydi korkuları bulutlara asılı yüzlerce metre dipte ekmek parası kömür karası yüzleri tünellere yaslıydıbedenleri   Yaşamın idare lambası kadardı yüzü ölüm seziliydi havadaki pustan  kömürcanlar ve kıvrım kıvrım tüneller silkelendiler anlık gümbürtüyle bedenlerini ateşten alamadılar   Kulaklar sağır yüzleri kömür karası gözleri katran karası, dilleri suskun can pazarı yüzlerce metre dipte  hazırlamışlardı kendilerini beş metrelik kefene   Ciğerler duman, geçitler yaman ak ekmek tünellerde karardı  on üç mayıslar yaşanmamış mıydı ha Soma ha Amasra ha çarşamba ha Cuma, ne fark eder gitti gidiyor yüzlerce can bedava   Ah, çukurlara itilen kömürcanlar... kömür ateşinde yüzü pişen arsızlar parayı candan önce tutanlar daha kaç canımızı bizden koparacaklar? NASİHAT ŞAHBETTİN ULUAT Akıl küpünü boş koyma Boş kavanoz olma çocuk Oku, izle, öğren ve bil Renklenmeden solma çocuk.    Ses, ritim ve müzik öğren Madde, güç ve fizik öğren      Dil ve matematik öğren Yanaş, uzak kalma çocuk   İnsana bak, hayvana bak Yapana bak, yıkana bak Atana bak, tutana bak Kör ve sağır durma çocuk   Değer ver, akla, ilime Takıl bilene, âlime Güç kazan, diren zalime İki büklüm durma çocuk   Hak, hukuk, sevgi, merhamet Katkınla büyür, gayret et Varlığın, çok büyük nimet Hiç hafife alma çocuk   Emanettir sana zaman Hem çok gerçek hem çok yalan Gerçek tarafından kullan Çöpe atıp durma çocuk. SIRR-I KADİM MUHAMMET BARAN ASLAN Bir sırr-ı kadimdir peşinde yandığımı Bir sırr-ı kadimdir gülüp, ağladığımız Işıklı odalarda zulmete gark olurken Karanlık kabirlerde nurla parladığımız Hicaz'ın afakına dahi kök saldığımız   Akıncı Beyleriyle tepeler aştığımız Kaptan-ı Deryalarla denizler yardığımız Destanlar yazdığımız, demirler dövdüğümüz Ülkümüzdür doğunun büyük bozkırlarında Hak ve diriliş için can verip aldığımız!   Bu sır ki evliyanın, asfiyanın sırrıdır O ki daire sırrı, nakşı, ihvan sırrıdır... Öyle çilekeşleri var ki bu kor davanın Çileyi çekenlerin ismi yok cismi yok Bu yolda koşanların izi yok, kokusu yok!   Sizler ey süslü leşler, paslı çeneler ile Dünyanın üzerine çekip bir beyaz perde Mitingler düzenleyip, nutuklar verseniz de Bir nefeslik canınız var sizin de unutmayın! Her tiran tahtı ile yıkılır unutmayın!   Kağıtlar, kantarlarca kan emip değer alan Kalemler, kalelerce kelleyi mankurt yapan Silahtır pençenizde ahir zamanda biliriz Bizler bir kere ölür bin defa diriliriz Çiğneriz, çiğneniriz, yolumuzdan dönmeyiz!   Bu yol alperenlerin, gaziyanın yoludur İstiklâl-i Kudüs'tür, Ehl-i Beyt'in yoludur Devlet-i Aliye'dir, Ocağ-ı Peygamber'dir Bu davada kaç kapı kaç manaya açılır? Bu davada bilinmez kim pirdir, kim ahidir   Ama elbet duyulur Baranî kısık sesin Bir ordu gelir taşır sancağını göklerin Mazimizi unutan o cani ehl-i salibin Silahları düşer de gün be gün ellerinden O dem marşlar söyleyip yol alırsın yeniden! SEN YAŞAT AYŞEGÜL AYAZ Bırak, dağınık kalsın odam giysilerim, saçım, başım masada bıraktığım sigara küllerim   Bırak her şey olduğu gibi kalsın hiçbir önemi yok sen doğ karanlık dünyama   Kapıyı çalmadan gir içeri in usulca bir öpücük kondur ve uzan yanı başıma ruhumun ruhuna ihtiyacı var   Sen topla dağınık saçlarımı, darmadağın yüreğimi yağmur gibi yağ üzerime her damlan cennetim olsun.   Akıp giden zamana inat  sen yaşat yaşamadığım ne varsa. ON YEDİ YAŞIM GİDİŞİNİ UNUTMAYACAK YAPRAK TÜRKELİ Senin için filizlenen sevgim günden güne beni üzmeye başlıyor.  Sanırım artık soğuma evresindeyim. O çığlıklar her gün yankılanıyor yüreğimde.  Son bulmasını istedikçe çoğalmaya başlıyor sancılar. Hüngür hüngür ağladıktan sonra gülmeye başlamak günlük rutinim olmuşta yeni farkına varıyorum.O gece sen gittiğinde 17 yaşındaydım. Avazım çıktığı kadar bağırıp feryat etmiştim yokluğuna.  Sonra ne mi oldu? Sabahına yorgun gözlerle sokağa çıktım, önce bir iç çektim ve sonra kaldırımın üzerinde seni bekledim. Soğuk içime işlemiş olsa gerek dişlerim birbirine değiyor, çıkan her ses titretiyordu bedenimi. İşte o an anladım gelmeyeceğini! Yüreğim aklıma meydan okumaya devam ediyordu. Saat epeyce ilerlemiş lakin sen hâlâ yoksun. Ellerimi cebime koyup ağır adımlarla ilerledim. Gözlerim buğulanıyor, yürüdüğümyolu görmüyorum. Bir hışımla ellerimi cebimden çıkarıp “Artık gelmesende olur. Bu çocuk epeyce kırgın ve kırgınlık değişimin başlangıcıdır." dedim. Eve döndüğümde hemen aynanın karşısına geçtim kendime söz verdim. "Gidenin arkasından ağlayıpgözlerime acı çektirmeyeceğim.Bazı gidişler çaresizliktendir ama sen isteyerek kapıyı kapattın." Seven bir yolunu buluyordu, sevmeyene merhem olsan neye yarardı?  Eğer gelecek olursan 17 yaşıma uğra! Ağlayan gözlerimden öp. Gelmeni bekleyen küçüğüne bir çocukluk borçlusun.  Olur ya bakamazsan yüzüme sana söylediğim sözleri hatırla! O çocuk büyüdü, kendine bir yol çizdi. Şimdi gelsen 17 yaşında ardında bıraktığın küçüğünü bulamazsın.  Ben onun sızlayan yüreğine buse kondurdum.  Ona travmalarını hatırlatıp küçüklüğüne teslim etmişsin. Peki ya sen küçüğünü böyle mi sevdin? Gözlerinin kahvesini özlemişsindir diye düşündüm ama herkes gibi bende yanıldım. O çocuk gözlerinin kahvesinden sana sunarken sen gidişlerin en acımasızını sundun.  O değil de sen sindirebilir misin olanları? Yine de güzel şeyleri düşünüp çiçekleri sulamak gerek. Hayatın kaosunu bir kenara bırakıp sevmeye de zaman ayırmak gerekir. Günün birinde canın yansa ağlayan gözlerin ahını hatırlayacaksın.  Derler ya ne ekersen onu biçersin. Tam olarak o noktadayız. Bir duvarın köşesine çökmüş, elleriyle kulaklarını kapatmış öylece "Allah'ım sabah çabuk olsun." diyen birini bu kadar kolay yenemezsin. Kimisinin en büyük yarası ailesi olurmuş. Küçüğünde bunu yaşadı.  Kendi aranızda olan husumetin hengamesinden onu unuttunuz.         Kabuslar da biter, tıpkı rüyalar gibi.  HAYAT SANA GÜZEL RAMAZAN SEYDAOĞLU Ne çok isterim bir bilsen seni, işveyle bakan canan. Lakin ben panzehrini zehirden önce yutan naçarım. Karanlıklar ve sancılar içinde kıvranır dururum. Seninle yeniden doğsun isterim bir güneş şuası. Yosun bağlamış duygularıma heyecan için, zor basamaklarında tırmanmak için hayatı, ince dudaklarından eksik etme ey sevgili mutluluk duası… Yıkılmak üzereyim kendi altımda. Yığılmış kalmışım yıllardır. Her gelen bir ton koydu. Her koyan bir daha koydu. Yüreğime telkinde bulundukça artan sabrım kalmadı, dizlerimde derman tükendi. Yıkılmak üzereyim ey sevgili! Bir selvi gibi dayanmak istiyorum boyuna.. Desen desen hayatın biliyorum. Hayat sana güzel. Bir renk de ben olarak kat duvarına. Tükenmek üzere olan canıma bir yudum can versin bakışların canan. İçimdeki tutsak kuşlar seni bekler. Oysa bilirsin ki kuşlar özgürdür. Gel azade kıl, salıver şiirlerimi... Bir melodi gibi sinsin geceye sesin!Rüzgâra denize söyle şarkılarını, taş duvarlar ne anlasın! Kendime gelmem için sal nefesin!Bilinmez bir diyardaydım dalgındım yürüyordum. Kendimi ararken içimde kaybolmuşum sevgili! Fırtınalara kapılmış savrulurken seni buldum. O kadar hayat doluydun ki irkildim… Korktum, kaçtım köprü altlarına… Hayır olamazdı bunu bana yapamazdı bu şehir!Kimdin, melek mi, peri mi?Benden ne istiyorsun ey yaşam?Etiketini taşımaktan bıktım yakamdan al.   Al, sök yakamdan kullanmak istemediğim rozetini. Apoletler, rozetler, etiketler, yaka kartları, boyun bağları, şallar, başörtüler… rengarenk, al al, sırma saçak bayraklar. Yeşil otlar, ağaçlar, saksılar, çiçekler, çiçekler, çiçekler. Çiçekler içinde en güzel çiçekler. Çiçekler içinde bir sen varsın çiçek gibi. Diğerleri hepsi…. Evet çiçekler… Evet çiçekler ve çiçekler içinde sarmal sarmal çiçekler. Çiçekler içinde yine çiçekler… Bırakma tut ellerimi çiçekler içimde düşecekler. Bilmiyorsun biliyorum, seni sayıklamamın o kadar çok nedeni var ki sevgili! Sahillerde yükünü almış, yelkeni kırık bir gemiyim. Seni bekliyorum. Denizaşırı diyarlarda, enginlerde fırtınalar da beni. Yalnız açılamam deryalara. Gün batmadan çık gel karanlıkları yırtarak sevgili. Tut ellerimden beyaz sular bekler bizi... Rengarenk basmanı giy. Eteklerini sürükleye sürükleye gel. Bir sarhoşum ayılmak istemem sevgili.. Gülüşlerini yüzüne tuttur, bakışlarınla buluştur gamzelerini, gülümseyerek gel. Gülümseyerek, gülümseyerek her karesinde hayatın sevgili... Gü-lü-m-se-ye-rek gel, gü… Bir sinir küpüyüm şimdi. Yanımda poz verme hayata. Hayat sana güzel biliyorum, bana ne haltlar düşmüş bir bilsen. Yeşillikler, sarmaşık yapraklar şeklinde önünde uzayıp giderken hayat, bana taş duvarlar, zıkkım karası balçıklar kalıyor sevgili. Rengârenk kırmızı bir gülümsemedir istediğim. Keskin bir sitem küpüyüm, ağaç dikme içime. İçimde ekşimiş öfkelerim var. Tüm sevgilerimi, aşklarımı sakladığım tenha izbe köşelerim var, okunmamış, pullanmamış mektuplarım var. Gecelere yaktığım ağıtlarım var. Serencamıma dizdiğim küfürlerim var. Gözbebeğimden esirgediğim de sevmeye doyamadığım sevgilerin bırakıp gittikleri acılarım var. Acılara teşne yüreğimde geceler boyu çekilen sancılarım var. Kapıları henüz açılmamış kâbuslarım var. Bana dayanak bulamazsan yıkım yıkım yıkılacak duvarlarım var. Köhnemiş mısralar içinde yeniden yeşerecek taze bir fidan olmaya namzetsen gel usul usul. Bir fasıl da senin için dizeyim. Bir ney de senin için çalayım sevgili. Bir neyzen olayım hayatın en mahrem anlarında, bir nağme olayım kulaklarında. Bana gülümsemeni verirsen canım veririm yollarına. Alırsan beni yaban ellerden, sılama ulaştırırsan sevgili, sana neler yapmam ki bir bilsen… Süreyya’dan yıldızlar toplar taç yaparım saçlarına, ayın ondördünden kandillerim dizerim yollarına. Güneş tozundan huzmeler dökerim avuçlarına. Şarkılar dizer, şiirler mırıldanırım. Yüreğim seni bekler sevgili. Karanlıkları yırtarak gel. Bilirim hayat güzel sana, lakin bir elif miktarı da gül bana.
Van Gölü İncileri

OLSA

İBRAHİM BAHÇE

Minicik bir kasabada olsam

yağmur yağsa şiir gibi hafiften

çatıda tık-tık yağmurun sesini duysam

pencereden baktığımda

gri bir denizde bana baksa

hüzünlü dalgaların sesine dalsam…

 

İçeride soba yansa eskisi gibi

çaydanlık sobanın üstünde

camlar buğulanmış, sevgiden

çay kokusu bütün odayı kaplamış olsa..

 

Bir elimde kağıt, bir elimde kalem

yazsam… içimin tüm kirini akıtsam satırlara

eski bir radyoda " Özdemir Erdoğan" çalsa..

"ikinci baharı" yaşasa gönlüm, o müthiş şarkılarla...

 

Yürek rahat olsa, huzur olsa; aşk olsa

kadir kıymet bilen biri olacaksa

işte "o" yanımda olsa...

MÜŞTEHİR KARAKAYA

BEKİR OĞUZBAŞARAN

Van ve çevresinde şiir sanatında bir numaradır: Nambır Van...

Kardelen şairlerinden...

Eserleri, Van Gölü'nce büyük...

Dostluğu, Erek Dağı kadar yüce

Kişiliği, Van Kalesi gibi onurlu...

Yazdıkları, Van Kedisi kadar farklı...

Kitapları, Otlu Peynir kadar lezzetli...

Te'lifâtı, 65'e tırmanmaya azimli...

 

Romanları, Urartular kadar gizemli...

Dergisi, Hazan kadar hüzünlü...

Van'da kültür, sanat, ona emanet...

Gönlü, Van'daki Siirtli tüccarlardan daha zengin...

Şöhreti, Van sınırlarının çok, çok ötesinde...

İmgeleri, İnci Kefali kadar biricik...

Kendisi, İstanbul görmüş bir Muş/Bulanıklı ve Vânî...

Gözlüklerinin altında Şarklı, Doğulu, Ortadoğulu bir bilge...

Kimseye minnet etmediği için, oldukça özgür tabiatlı...

Kelâm ustalığından çok kalem işçisi ve ustası...

 

Ziya Paşa'nın, "Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar/Rencîde olur dîde-i huffâşziyâdan" beyiti onun için söylenmiş gibi...

Şiir gibi yazar, şiir gibi konuşur, şiir gibi yaşar...

Kaleme aldıkları, okyanusta yalnız Beyaz Gemi kaptanının Seyir defteridir...

Şiir gecelerinin, dinletilerinin kimseye benzemeyen simasıdır...

En büyük hobisi, dergi-kitap çıkarmaktır...

Gözleri, mala mülke, paraya puladeğil, ötelere bakar...

En büyük zevki, kelimelerle oynamaktır...

Şöhretinin altında ezilmemiş, bozulmamış, safiyetini, doğallığını kaybetmemiştir...

Üretken bir şair, verimli bir yazardır...

"Su damlalarının mermeri delmesi, damlaların gücünden ziyade, sürekliliğindendir." sözünü haklı çıkaran bir azim ve sebat sembolüdür...

Kimseye yük olmaz, alnının teriyle yaşar, vefalıdır...

Harflerden birlikler kurar...

Kelimeler ordusuna komuta eder...

 

Sözleri ve sesleri birtakım kalıplara dökerken tam bir simyacı hassasiyeti gösterir...

Damlaya damlaya göl olur, damla büyür sel olur, kalemiyle...

Kendi nefsini eğitmeye azamî dikkat gösterir. Kur'ân'daki menfî şair tipinden dikkatle uzak durur, uzak kalır...

 

İkinci Büyük Van Depremi'ni yaşamış ve bu zelzeleyle ilgili, Allah'ın Kitabı’na da göndermelerde bulunarak en güzel şiiri o yazmıştır...Müştehir; iştihar eden, tanınmış demektir. O, Van denilince müspet manada en tanınmış insanlardan biri, belki de birincisidir...

 

Van ve şiir denince akla ilk gelen insan

Edebiyat yolunda ömrünce yelen insan

"Hazan"ın editörü, Van Denizi'nce gönlü

Fânîlik perdesini şiirle delen insan...

KARA AĞIT

ALPER ALPEREN

Her gün vedalaşarak, çıktılar evlerinden

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

Tutuşup can verdiler, kömür alevlerinden

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Yıkar mı gözyaşları kömürün karasını

Sarar mı katran katran damlayan yarasını

Yol ettiler yaşamla ömürün arasını

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Yüzündeki karalar kaderin karası mı

Yakılan ağıtların duyulmaz narası mı

Yanan o yüreklerin sarılmaz yarası mı

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Böyle mi yazılmıştı madencinin yasası

Çalışıp didinirler, para görmez kasası

Onların bütün derdi, çilesi ve tasası

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Maden ocaklarında gül açmaz, akmaz seller

Orada şafak sökmez, gün doğmaz, esmez yeller

Yer altında kaybolmuş, kocaman siyah eller

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Sağırdır, karanlıktır yer altının kuytusu

Ağırdır kara gözlü kömürlerin uykusu

Kara bir kalem ile yazılmıştır öyküsü

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Onlar ne gün gördüler ne sevinip güldüler

Kömürün karasında adım adım öldüler

Bu dünyanın kapkara kalbine gömüldüler

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Özlemiydi onların ağaçlar ve gökyüzü

Hayal oldu onlara gezmek için yeryüzü

Karanlıktı her günü, güneş görmedi yüzü

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Kara elmas uğruna verdik nice canları

Yaralar is bağlamış, damlamıyor kanları

Avladı yer altında kara ölüm onları

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Allah’tan gelmiş ise ölüm elbet baş tacı

Velakin bulunur mu yoksulluğun ilacı

Çekilen bunca keder, bunca dert, bunca acı

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için

 

Ben Ozan Alperen’im, şiirim kömür kokar

Bu şiirle gözümden damla damla yaş akar

Bu şiir ağıt olup yürek yakar, can yakar

Kara kömür kokulu bir lokma ekmek için.

KÖMÜRCANLAR

AYŞE KARADAĞ

Dağlar puslu hava gizemliydi

korkuları bulutlara asılı

yüzlerce metre dipte ekmek parası

kömür karası yüzleri

tünellere yaslıydıbedenleri

 

Yaşamın idare lambası kadardı yüzü

ölüm seziliydi havadaki pustan 

kömürcanlar ve kıvrım kıvrım tüneller

silkelendiler anlık gümbürtüyle

bedenlerini ateşten alamadılar

 

Kulaklar sağır yüzleri kömür karası

gözleri katran karası, dilleri suskun

can pazarı yüzlerce metre dipte 

hazırlamışlardı kendilerini

beş metrelik kefene

 

Ciğerler duman, geçitler yaman

ak ekmek tünellerde karardı 

on üç mayıslar yaşanmamış mıydı

ha Soma ha Amasra

ha çarşamba ha Cuma, ne fark eder

gitti gidiyor yüzlerce can bedava

 

Ah, çukurlara itilen kömürcanlar...

kömür ateşinde yüzü pişen arsızlar

parayı candan önce tutanlar

daha kaç canımızı bizden koparacaklar?

NASİHAT

ŞAHBETTİN ULUAT

Akıl küpünü boş koyma

Boş kavanoz olma çocuk

Oku, izle, öğren ve bil

Renklenmeden solma çocuk. 

 

Ses, ritim ve müzik öğren

Madde, güç ve fizik öğren     

Dil ve matematik öğren

Yanaş, uzak kalma çocuk

 

İnsana bak, hayvana bak

Yapana bak, yıkana bak

Atana bak, tutana bak

Kör ve sağır durma çocuk

 

Değer ver, akla, ilime

Takıl bilene, âlime

Güç kazan, diren zalime

İki büklüm durma çocuk

 

Hak, hukuk, sevgi, merhamet

Katkınla büyür, gayret et

Varlığın, çok büyük nimet

Hiç hafife alma çocuk

 

Emanettir sana zaman

Hem çok gerçek hem çok yalan

Gerçek tarafından kullan

Çöpe atıp durma çocuk.

SIRR-I KADİM

MUHAMMET BARAN ASLAN

Bir sırr-ı kadimdir peşinde yandığımı

Bir sırr-ı kadimdir gülüp, ağladığımız

Işıklı odalarda zulmete gark olurken

Karanlık kabirlerde nurla parladığımız

Hicaz'ın afakına dahi kök saldığımız

 

Akıncı Beyleriyle tepeler aştığımız

Kaptan-ı Deryalarla denizler yardığımız

Destanlar yazdığımız, demirler dövdüğümüz

Ülkümüzdür doğunun büyük bozkırlarında

Hak ve diriliş için can verip aldığımız!

 

Bu sır ki evliyanın, asfiyanın sırrıdır

O ki daire sırrı, nakşı, ihvan sırrıdır...

Öyle çilekeşleri var ki bu kor davanın

Çileyi çekenlerin ismi yok cismi yok

Bu yolda koşanların izi yok, kokusu yok!

 

Sizler ey süslü leşler, paslı çeneler ile

Dünyanın üzerine çekip bir beyaz perde

Mitingler düzenleyip, nutuklar verseniz de

Bir nefeslik canınız var sizin de unutmayın!

Her tiran tahtı ile yıkılır unutmayın!

 

Kağıtlar, kantarlarca kan emip değer alan

Kalemler, kalelerce kelleyi mankurt yapan

Silahtır pençenizde ahir zamanda biliriz

Bizler bir kere ölür bin defa diriliriz

Çiğneriz, çiğneniriz, yolumuzdan dönmeyiz!

 

Bu yol alperenlerin, gaziyanın yoludur

İstiklâl-i Kudüs'tür, Ehl-i Beyt'in yoludur

Devlet-i Aliye'dir, Ocağ-ı Peygamber'dir

Bu davada kaç kapı kaç manaya açılır?

Bu davada bilinmez kim pirdir, kim ahidir

 

Ama elbet duyulur Baranî kısık sesin

Bir ordu gelir taşır sancağını göklerin

Mazimizi unutan o cani ehl-i salibin

Silahları düşer de gün be gün ellerinden

O dem marşlar söyleyip yol alırsın yeniden!

SEN YAŞAT

AYŞEGÜL AYAZ

Bırak, dağınık kalsın odam

giysilerim, saçım, başım

masada bıraktığım sigara küllerim

 

Bırak her şey olduğu gibi kalsın

hiçbir önemi yok

sen doğ karanlık dünyama

 

Kapıyı çalmadan gir içeri

in usulca bir öpücük kondur

ve uzan yanı başıma

ruhumun ruhuna ihtiyacı var

 

Sen topla dağınık saçlarımı,

darmadağın yüreğimi

yağmur gibi yağ üzerime

her damlan cennetim olsun.

 

Akıp giden zamana inat 

sen yaşat yaşamadığım ne varsa.

ON YEDİ YAŞIM GİDİŞİNİ UNUTMAYACAK

YAPRAK TÜRKELİ

Senin için filizlenen sevgim günden güne beni üzmeye başlıyor.  Sanırım artık soğuma evresindeyim.

O çığlıklar her gün yankılanıyor yüreğimde.  Son bulmasını istedikçe çoğalmaya başlıyor sancılar. Hüngür hüngür ağladıktan sonra gülmeye başlamak günlük rutinim olmuşta yeni farkına varıyorum.O gece sen gittiğinde 17 yaşındaydım. Avazım çıktığı kadar bağırıp feryat etmiştim yokluğuna.  Sonra ne mi oldu? Sabahına yorgun gözlerle sokağa çıktım, önce bir iç çektim ve sonra kaldırımın üzerinde seni bekledim. Soğuk içime işlemiş olsa gerek dişlerim birbirine değiyor, çıkan her ses titretiyordu bedenimi.

İşte o an anladım gelmeyeceğini! Yüreğim aklıma meydan okumaya devam ediyordu. Saat epeyce ilerlemiş lakin sen hâlâ yoksun. Ellerimi cebime koyup ağır adımlarla ilerledim. Gözlerim buğulanıyor, yürüdüğümyolu görmüyorum. Bir hışımla ellerimi cebimden çıkarıp “Artık gelmesende olur. Bu çocuk epeyce kırgın ve kırgınlık değişimin başlangıcıdır." dedim. Eve döndüğümde hemen aynanın karşısına geçtim kendime söz verdim. "Gidenin arkasından ağlayıpgözlerime acı çektirmeyeceğim.Bazı gidişler çaresizliktendir ama sen isteyerek kapıyı kapattın." Seven bir yolunu buluyordu, sevmeyene merhem olsan neye yarardı? 

Eğer gelecek olursan 17 yaşıma uğra! Ağlayan gözlerimden öp. Gelmeni bekleyen küçüğüne bir çocukluk borçlusun.  Olur ya bakamazsan yüzüme sana söylediğim sözleri hatırla! O çocuk büyüdü, kendine bir yol çizdi. Şimdi gelsen 17 yaşında ardında bıraktığın küçüğünü bulamazsın.  Ben onun sızlayan yüreğine buse kondurdum.  Ona travmalarını hatırlatıp küçüklüğüne teslim etmişsin. Peki ya sen küçüğünü böyle mi sevdin? Gözlerinin kahvesini özlemişsindir diye düşündüm ama herkes gibi bende yanıldım. O çocuk gözlerinin kahvesinden sana sunarken sen gidişlerin en acımasızını sundun.  O değil de sen sindirebilir misin olanları? Yine de güzel şeyleri düşünüp çiçekleri sulamak gerek. Hayatın kaosunu bir kenara bırakıp sevmeye de zaman ayırmak gerekir. Günün birinde canın yansa ağlayan gözlerin ahını hatırlayacaksın.  Derler ya ne ekersen onu biçersin.

Tam olarak o noktadayız. Bir duvarın köşesine çökmüş, elleriyle kulaklarını kapatmış öylece "Allah'ım sabah çabuk olsun." diyen birini bu kadar kolay yenemezsin. Kimisinin en büyük yarası ailesi olurmuş. Küçüğünde bunu yaşadı.  Kendi aranızda olan husumetin hengamesinden onu unuttunuz.         Kabuslar da biter, tıpkı rüyalar gibi. 

HAYAT SANA GÜZEL

RAMAZAN SEYDAOĞLU

Ne çok isterim bir bilsen seni, işveyle bakan canan.

Lakin ben panzehrini zehirden önce yutan naçarım. Karanlıklar ve sancılar içinde kıvranır dururum. Seninle yeniden doğsun isterim bir güneş şuası. Yosun bağlamış duygularıma heyecan için, zor basamaklarında tırmanmak için hayatı, ince dudaklarından eksik etme ey sevgili mutluluk duası…

Yıkılmak üzereyim kendi altımda. Yığılmış kalmışım yıllardır. Her gelen bir ton koydu. Her koyan bir daha koydu. Yüreğime telkinde bulundukça artan sabrım kalmadı, dizlerimde derman tükendi. Yıkılmak üzereyim ey sevgili! Bir selvi gibi dayanmak istiyorum boyuna.. Desen desen hayatın biliyorum. Hayat sana güzel. Bir renk de ben olarak kat duvarına. Tükenmek üzere olan canıma bir yudum can versin bakışların canan.

İçimdeki tutsak kuşlar seni bekler. Oysa bilirsin ki kuşlar özgürdür. Gel azade kıl, salıver şiirlerimi... Bir melodi gibi sinsin geceye sesin!Rüzgâra denize söyle şarkılarını, taş duvarlar ne anlasın! Kendime gelmem için sal nefesin!Bilinmez bir diyardaydım dalgındım yürüyordum. Kendimi ararken içimde kaybolmuşum sevgili!

Fırtınalara kapılmış savrulurken seni buldum. O kadar hayat doluydun ki irkildim… Korktum, kaçtım köprü altlarına… Hayır olamazdı bunu bana yapamazdı bu şehir!Kimdin, melek mi, peri mi?Benden ne istiyorsun ey yaşam?Etiketini taşımaktan bıktım yakamdan al.

 

Al, sök yakamdan kullanmak istemediğim rozetini. Apoletler, rozetler, etiketler, yaka kartları, boyun bağları, şallar, başörtüler… rengarenk, al al, sırma saçak bayraklar. Yeşil otlar, ağaçlar, saksılar, çiçekler, çiçekler, çiçekler. Çiçekler içinde en güzel çiçekler. Çiçekler içinde bir sen varsın çiçek gibi. Diğerleri hepsi…. Evet çiçekler… Evet çiçekler ve çiçekler içinde sarmal sarmal çiçekler. Çiçekler içinde yine çiçekler… Bırakma tut ellerimi çiçekler içimde düşecekler. Bilmiyorsun biliyorum, seni sayıklamamın o kadar çok nedeni var ki sevgili!

Sahillerde yükünü almış, yelkeni kırık bir gemiyim. Seni bekliyorum. Denizaşırı diyarlarda, enginlerde fırtınalar da beni. Yalnız açılamam deryalara. Gün batmadan çık gel karanlıkları yırtarak sevgili. Tut ellerimden beyaz sular bekler bizi... Rengarenk basmanı giy. Eteklerini sürükleye sürükleye gel. Bir sarhoşum ayılmak istemem sevgili.. Gülüşlerini yüzüne tuttur, bakışlarınla buluştur gamzelerini, gülümseyerek gel. Gülümseyerek, gülümseyerek her karesinde hayatın sevgili... Gü-lü-m-se-ye-rek gel, gü…

Bir sinir küpüyüm şimdi. Yanımda poz verme hayata. Hayat sana güzel biliyorum, bana ne haltlar düşmüş bir bilsen. Yeşillikler, sarmaşık yapraklar şeklinde önünde uzayıp giderken hayat, bana taş duvarlar, zıkkım karası balçıklar kalıyor sevgili. Rengârenk kırmızı bir gülümsemedir istediğim. Keskin bir sitem küpüyüm, ağaç dikme içime. İçimde ekşimiş öfkelerim var. Tüm sevgilerimi, aşklarımı sakladığım tenha izbe köşelerim var, okunmamış, pullanmamış mektuplarım var. Gecelere yaktığım ağıtlarım var. Serencamıma dizdiğim küfürlerim var. Gözbebeğimden esirgediğim de sevmeye doyamadığım sevgilerin bırakıp gittikleri acılarım var. Acılara teşne yüreğimde geceler boyu çekilen sancılarım var. Kapıları henüz açılmamış kâbuslarım var. Bana dayanak bulamazsan yıkım yıkım yıkılacak duvarlarım var.

Köhnemiş mısralar içinde yeniden yeşerecek taze bir fidan olmaya namzetsen gel usul usul. Bir fasıl da senin için dizeyim. Bir ney de senin için çalayım sevgili. Bir neyzen olayım hayatın en mahrem anlarında, bir nağme olayım kulaklarında. Bana gülümsemeni verirsen canım veririm yollarına. Alırsan beni yaban ellerden, sılama ulaştırırsan sevgili, sana neler yapmam ki bir bilsen… Süreyya’dan yıldızlar toplar taç yaparım saçlarına, ayın ondördünden kandillerim dizerim yollarına. Güneş tozundan huzmeler dökerim avuçlarına. Şarkılar dizer, şiirler mırıldanırım.

Yüreğim seni bekler sevgili. Karanlıkları yırtarak gel. Bilirim hayat güzel sana, lakin bir elif miktarı da gül bana.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.