Kültür Haber Girişi: 26.06.2021 - 09:52, Güncelleme: 26.06.2021 - 09:52

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
KİTAP ALMA HASTALIĞI MUSTAFA AYYÜREK ‘Kitap Alma Hastalığı’ denmişti bir kere. Birçok konu hakkındaki duruşları hoşuma gitmese de ‘Ekşi Sözlük’te de bu konu için başlık açılmıştı.  Sanırım birbirinden bağımsız gelişen bu sözlerin altında bulunan gerçek; bir çeşit bağımlılıktan ileri gelmiş olmasıdır.  Ama bu öyle bir bağımlılık ki vicdanı yaralaması ile birlikte etrafında bulunan bir kitap müptelasının, “Ben geçen gün Platon’un Devlet adlı kitabını okudum” sözünden sonra ortaya çıkıyor. Bu söz dizisi işitildiği zaman filan tarihin filan saatinde aynı kitabı edinmiş olduğunu, fakat kendinden dinamik olmadığından dolayı ve tabi ki okumadığı için sesi kısık bir şekilde “Şey, evet, evet, ben de okudum o kitabı ama ne hakkında olduğunu tam hatırlayamıyorum”rumsu ifadeleri dökülür dudaktan. Ama yine nafile, bizim kendisini okuyucu sayan kahramanımız bir gün tekrar bir kitapçının önünden geçecek ve elinde olmasına rağmen bir daha Platon’un Devlet adlı kitabını alacak. Eve gittiği zaman kitaplığında (kitaplık demeye bin şahit) sayfalarının yarısı sobada tutuşturulmak için kullanılmış diğer yarısı ile pörsümüş o kitaba denk gelecek. Aman diyecek! Bu kitap zaten bende varmış neden aldım ki? Sonra hemen ışık yanacak ve bahane geliyor; tabi ki canım bu kitap bu şekilde hunharca ziyan edildiği için almıştım, iyi ki almışım çünkü hemen bu akşam okumam gerekiyor vesaire vesaire vesaire…  Bu mevzu istenildiği şekilde ve belli ölçüler de hikâye konusu olabilir ve olmuştur belki de, deneme ve makale konusu olması zaten kaçınılmaz bir bahis çünkü çok moda ve çok konuşulası bir mevzu. Bu satırları yazan kişinin ‘Kitaplıkçığını’ bir görseniz, keşke sen bunları yazma zahmetinde bulunmasaydın, demeniz ise kaçınılmaz. İşin ne denli ciddi bir boyut kazandığı işte tam burada ete kemiğe bürünüyor. Ve bunun ekstra getirisi ise her konu hakkında uzmanlaşmış bir karakterin olumsuzlanma halinin dışa vurumunun söz konusu olmasıdır. Ve işte tam burada mübarek gün ve geceler de ve Cuma günleri, aklın karıştığı saatlerde ve dünya görüşü konularında tamamı ile kendi fikri ile çelişen üstatların o enfes çözümlemeleri hunharca katledilir mesajlar yoluyla. Buna birçok örnek verilebilir ama sırf benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor diye kimseyi haşlayamam. Ve işte bu kitap alma hastalığından dolayıdır ki ‘en iyi doktorlar’ tıp okumamış, ‘en iyi mühendisler’ bilgisayar programı öğrenmemiş ve ‘en iyi öğretmenler’ eğitimin nasıl verileceğine dair yıllarını harcamamıştır. Bir minibüs şöförü (tabi küçümseme yok burada) çok rahat tutuğu avukata kendisini nasıl savunması gerektiğini anlatabilir değil mi? Eeee ne de olsa ülkedeki sınavda Türkiye derecesi alıp okuyan o ya… “Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz? diye sorar gazeteci kitap alma hastalığına yakalanan Benjami’ne. Şöyle cevap verir, “Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir de.” Yoksa siz de Benjamin ile aynı fikirde misiniz?   KAHVE KÖPÜĞÜ FÂİK KUMRU Bâzen iki köpük arasına sinen harfleri okumaya merak salarız. Alfabede olmayan harfleri anlamlandırmaya çalışır, ona göre bir yol çizeriz yürümek için. Bâzen hayâtımızı, taşmaya yakın bir kahvenin köpüğünü üfleyip söndürdüğümüz gibi rüzgârın önünde sürüklenen kuru bir yaprak misâli değersiz kılabiliyoruz. Darbımesel olmuş, hepsi birbirinden anlamlı ve hayâtın tecrübesi kokan atasözlerimiz “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” ne güzel ifâde edilmiş. Lâkin istikbâlimizi kahvenin köpüğüne ve telvesine göre şekillendirebilir miyiz? Yönümüzü batıl îtikatlara çevirmekten ziyâde aklın ve vicdânın o güzelim atmosferine çevirsek, iyi ve doğru olmaz mı? Köpükten yollara Arnavut kaldırımı taşlarını döşemeyelim, sağlam olmaz. Yola çıktığınız anda o yolun çöktüğünü görürsünüz. Köpükten yol olur mu hiç? Neden kahvenin telvesine yalan söyletir ve günâhına ortak eder insan? Telvenin suçu ne? Fallara inanmak, insanın kendi hakîkatini yaşamasına bir mânâda kör kalabilmesi değil mi? Oysa kader buna müsâade etmez. İnsanın pembe hayaller peşinde koşacak kadar zamânı var mı acaba şu fânî dünyâda? Kişi, geleceğe yönelik hedeflerini, umutlarını gayretine ve onun netîcesinde ulaşmayı düşündüğü gâyesine göre yaşamalı değil mi? Her gün kahve içmeyi severim ama sadece içmeyi. Yanında bir parça çikolata veya birkaç lokum olursa daha tatlı ve daha muhabbetli oluyor. Kahvem bitince fincanıma küserek asla ters çevirmem. Hele de onunla dostluğumu hiç mi hiç bitirmem. Kahvenin ve telvesinin tadına varınız, acılaştırmayınız. Ve öyle kişiler var ki fallara göre hayatlarına yol haritası çizmeye çalışıyorlar lâkin bunun sonu uçuruma düşmek olur. Aklımızı kılavuz bilerek ve azığımızı da tedârik ederek yola revan olmak en çıkar yol olacaktır zannımca. Nihâyetinde fincanın içindeki karışım kahve+su+şeker, başka husûsî bir formülü yok yâni. Bâzen o karışımdan şekeri çıkaranlar var ama hayatları acı olmuyor, şekerli içenlerin hayatlarının tatlı olmadığı gibi. Sâdece kahvemizi içelim, telvesini rahat bırakalım dostlar.   ŞİİR SURATLI LEYLA ÇAKICILAR İnsanı kendinden uzaklaştıran bu hayatta başıma gelen en güzel şeysin, ey oğul! her satırı çizilecek başucu kitabı gibisin kirli akıntıları içine alıp saflığını bozmadan arındıran deniz gibisin   Sen, Tanrı kudretinin işaretisin ey, suskunluğum, lâl dilim! hep öyle bilmişim seni herkese nasip değil bu gönül z/enginliği kahkahayla sevdalıydın doğduğun gün ve o kadar derindi ki gözlerin, eğildim öpmeye, cennet bahçesini gördüm unuttum dünyayı, orada yeşerdi gönlüm   Tanrısal armağan gibi bir sevdaydı içime oturan, annelik tellerim titredi orda [ana] hücreme memnu ateşi düştü y/anarken, azgın sular duruldu yağmurlar sıcak yağdı   Dünyanın en lezzetli hayatını senle yaşadım cenneti aratmadın, daha ne isterim? bana kendimi seçilmişim gibi hissettirdin batmayan güneşim! sana mahrem bir şey söyleyeceğim gel biraz beri, neler hissettirdiğini bilsen! ölmek gibi bir lüksün yok, derdin bana bundandır işte benim yaşamaya direnmem bundandır daha ölümü düşünmüyorum, deyişim   biliyorsun, duru bakışlım, haydi! gitme vakti geldi şiirden, ver elini bir dahaki doğum gününe kadar seni verene emanet ettim seni…   ARAF’TA YOLCU KÜBRANUR TAŞDEMİR Gecenin sevmediğiniz karanlığında Araf’ta bir yolcuyum nice güneşler uyandırmaya niyetli yanım ay ile ladese tutuşmuş diğer yanım ya yıldızların boşluğundan düşeceğim ya da rüyalarına saklanacağım gecelerin   Araf’ta bir yolcuyum kör baykuşların kör olmadığının papağanların konuşamadığının kırdığı hayallerim Kafdağı’na varmak için koşan küllerini toplayanın diriltmek için                                                                  Anka'yı yeşerttiği umutlarımla   Araf’ta bir yolcuyum içimde iki dehliz biri ölüm biri yaşam hangisi daha ağır gelir bilmem sırat neredeydi, ben neresindeydim sıratın ya cennetteyim ya da meylim cehennemde.   GİTTİ MEHMET MUHLİS ŞEPİK Bilmezdim sevdanın, hasret cengini Umudu peşinden, aldı da gitti Asırlar geçse de, silmez rengini Yangının içine, saldı da gitti   Boşuna bekleme,  hayat dediler Ne olsa çekilir, fakat dediler Yok bu derde çare, takat dediler Bitmeyen kederle, kaldı da gitti   Kandım sevgisine, eğildi başım Sarıldım sabıra, kırıldı taşım Dinmedi feryattan, gözümde yaşım Sevdiğim mendili, çaldı da gitti   Bu ömrüm baharda, kalacak sandım Sustukça hazanda, hüzünle yandım  Mutluluk bana da, gelecek sandım Gönlüm hayallere, daldı da gitti   Kanıyor kalbimde, en derin köşem Yandıkça hüsranla, vardı endişem Yaşıyorken yoktu, benim hiç neşem Hayatım hicranla,  doldu da gitti.   ASİL DÜŞÜN CÜMBÜŞ LACİVERTİ NAZAN YERLİ unuttu yürekte  közlenen acının çaresini akmıyor saçak saçak yaş gözden ileri  sürüldü gurbete geri gelmeyen çoban çeşmesi   kazdırıldı yüzlere çarpan kader eteği açıldı yazgı havaya kalktı rüzgar asi   eylülde  soldu güllerin içi kar beyazı hakim  toprak mükellef sayıldı cümlesi   sarıldı  boynuna ellerinde ömür şiirimsi ateşten gömlek imiş yolculuk bir  ayrılık üzerine yazılmış bu kaçıncı destan hikâyesi   sevmek bir asil düşün cümbüş laciverti aramak  kaybolmuş ceylanın ayak uçlarındaki izleri   gelmeyecek birinin "beyaz gemi " serüveni umut alkışlandı usanmadan dalgalanan kalbin sözleri   içi nara tutuşur kurşun dolu kelimeler "Ne içinde zamanın ne de dışında" saatler hep geri   çizilmiş ayna karşısında surete bürünmüş okunmak istenen Hayyam rubaisi   bir vedaya sardı gözlerinde sakladığı resmi yakılan kağıt üzerine dökülen son damlaydı yüzünün renginin sonrası ve öncesi.   RANZALAR TALİP ÇAKIR Ranzalar, kimi için şafak sayar kimi için korkulan devden sığınak düşüncelerin üzerine akıttığı ıstırap dışarıda mutluluk ranzada bir dizi paragraf   Çarşafın üstündeki ceset yorganın altındaki korkak kapıların gıcırtısı teskere almış çocukların gürültüsü   Yatakhanelerde çelişki evli çocuğun oğluna tesellisi komutanın askere bağırışı ranzaların sırrı boyaların altında gizli   Ranzalar, sabahın ayazında dost uykusuz gecelerde düşman tozlu çamurlu botlar uykusuz çocuk bağcık bağlar   Bir yanı umut diğer yanı silah bir ucu gurur diğer ucu mermi altı gelecek üstü namlu önü hasret arkası ölüm   Ranzalar,  kimi için uyku, kimi için  ıstırap...   AL GÖTÜR BENİ UZAKLARA YUSUF AYTEKİN Al götür beni, sevmek bile zor bu zamanda... yakınlar ise uzak sana, söylemesi çok zor gecesi uzun sensiz, gündüzü yok dünyanın nedendir bilmem insanlar yine üstümde hırçınlıklarıyla. yalnızım burada...   Gökyüzü desem, siyah bulutlar, ay pusuda güneş ve yıldız yine yastalar al götür beni, sevmeseler bile uzaklar söyle! onlar hiç gördü mü bende ki seni?.. gökyüzü yakında görmedi mi kimse seni? görmedi mi kimse denizi, sevmedi mi papatyayı? koklamadı mı kimse gülü? hiç yaşamamış gibi bunlar hepsi zorba, hepsi hovarda   'Sen' kelimesi hiç mi yakışmadı onlara? bilmezler bunlar, gel götür beni uzaklara yalnızım burada... gökyüzü desem, siyah bulutlar, güneş ve yıldız yine yastalar hiç mi yakışmadık uzaklar… hiç mi, hiç mi?   Sanki yine yalnızlık kokusu sardı beni sanki bu seferki daha yoğun daha keskin al götür beni ey toprak, eller yine yıkık dökük için sızlar içime, görse deniz, papatya ve gül çekilir sanki hiç sevmiyorum demedi papatya, sanki hep güzel koktu gül, sanki hep durgundu deniz,   Al götür beni, yalnızım desem... öyle işte gecesi uzun, gündüzü yok bu dünyanın al götür beni uzaklara… al götür beni, al götür.   VEDA ZAHİDE KAYA mevsimlerden sonbahar yine hüzün zamanı yapraklar bir bir dökülmekte gelin gibi süslediği ağaçtan zekeratta tabiat, ihtişamıyla ölmek için hazır vedasını yapıyor yağmurun gözyaşlarıyla   hayat ne de kısa bir tomurcukla yeşerme bir sararmayla yere düşme arasında tıpkı insan gibi   insan için de o kadar kısa değil midir hayat? ezan ve sala arası   bir kuş misali her saniyesi ömrümüzden uçup giden şu hayatın ne kadarı heybemizde azık.
Van Gölü İncileri

KİTAP ALMA HASTALIĞI

MUSTAFA AYYÜREK

‘Kitap Alma Hastalığı’ denmişti bir kere. Birçok konu hakkındaki duruşları hoşuma gitmese de ‘Ekşi Sözlük’te de bu konu için başlık açılmıştı.  Sanırım birbirinden bağımsız gelişen bu sözlerin altında bulunan gerçek; bir çeşit bağımlılıktan ileri gelmiş olmasıdır.

 Ama bu öyle bir bağımlılık ki vicdanı yaralaması ile birlikte etrafında bulunan bir kitap müptelasının, “Ben geçen gün Platon’un Devlet adlı kitabını okudum” sözünden sonra ortaya çıkıyor. Bu söz dizisi işitildiği zaman filan tarihin filan saatinde aynı kitabı edinmiş olduğunu, fakat kendinden dinamik olmadığından dolayı ve tabi ki okumadığı için sesi kısık bir şekilde “Şey, evet, evet, ben de okudum o kitabı ama ne hakkında olduğunu tam hatırlayamıyorum”rumsu ifadeleri dökülür dudaktan. Ama yine nafile, bizim kendisini okuyucu sayan kahramanımız bir gün tekrar bir kitapçının önünden geçecek ve elinde olmasına rağmen bir daha Platon’un Devlet adlı kitabını alacak. Eve gittiği zaman kitaplığında (kitaplık demeye bin şahit) sayfalarının yarısı sobada tutuşturulmak için kullanılmış diğer yarısı ile pörsümüş o kitaba denk gelecek. Aman diyecek! Bu kitap zaten bende varmış neden aldım ki? Sonra hemen ışık yanacak ve bahane geliyor; tabi ki canım bu kitap bu şekilde hunharca ziyan edildiği için almıştım, iyi ki almışım çünkü hemen bu akşam okumam gerekiyor vesaire vesaire vesaire…

 Bu mevzu istenildiği şekilde ve belli ölçüler de hikâye konusu olabilir ve olmuştur belki de, deneme ve makale konusu olması zaten kaçınılmaz bir bahis çünkü çok moda ve çok konuşulası bir mevzu. Bu satırları yazan kişinin ‘Kitaplıkçığını’ bir görseniz, keşke sen bunları yazma zahmetinde bulunmasaydın, demeniz ise kaçınılmaz. İşin ne denli ciddi bir boyut kazandığı işte tam burada ete kemiğe bürünüyor. Ve bunun ekstra getirisi ise her konu hakkında uzmanlaşmış bir karakterin olumsuzlanma halinin dışa vurumunun söz konusu olmasıdır. Ve işte tam burada mübarek gün ve geceler de ve Cuma günleri, aklın karıştığı saatlerde ve dünya görüşü konularında tamamı ile kendi fikri ile çelişen üstatların o enfes çözümlemeleri hunharca katledilir mesajlar yoluyla.

Buna birçok örnek verilebilir ama sırf benimle aynı dünya görüşünü paylaşmıyor diye kimseyi haşlayamam. Ve işte bu kitap alma hastalığından dolayıdır ki ‘en iyi doktorlar’ tıp okumamış, ‘en iyi mühendisler’ bilgisayar programı öğrenmemiş ve ‘en iyi öğretmenler’ eğitimin nasıl verileceğine dair yıllarını harcamamıştır. Bir minibüs şöförü (tabi küçümseme yok burada) çok rahat tutuğu avukata kendisini nasıl savunması gerektiğini anlatabilir değil mi? Eeee ne de olsa ülkedeki sınavda Türkiye derecesi alıp okuyan o ya…

“Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz? diye sorar gazeteci kitap alma hastalığına yakalanan Benjami’ne. Şöyle cevap verir, “Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir de.”

Yoksa siz de Benjamin ile aynı fikirde misiniz?

 

KAHVE KÖPÜĞÜ

FÂİK KUMRU

Bâzen iki köpük arasına sinen harfleri okumaya merak salarız. Alfabede olmayan harfleri anlamlandırmaya çalışır, ona göre bir yol çizeriz yürümek için. Bâzen hayâtımızı, taşmaya yakın bir kahvenin köpüğünü üfleyip söndürdüğümüz gibi rüzgârın önünde sürüklenen kuru bir yaprak misâli değersiz kılabiliyoruz.

Darbımesel olmuş, hepsi birbirinden anlamlı ve hayâtın tecrübesi kokan atasözlerimiz “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” ne güzel ifâde edilmiş. Lâkin istikbâlimizi kahvenin köpüğüne ve telvesine göre şekillendirebilir miyiz? Yönümüzü batıl îtikatlara çevirmekten ziyâde aklın ve vicdânın o güzelim atmosferine çevirsek, iyi ve doğru olmaz mı?

Köpükten yollara Arnavut kaldırımı taşlarını döşemeyelim, sağlam olmaz. Yola çıktığınız anda o yolun çöktüğünü görürsünüz. Köpükten yol olur mu hiç? Neden kahvenin telvesine yalan söyletir ve günâhına ortak eder insan? Telvenin suçu ne?

Fallara inanmak, insanın kendi hakîkatini yaşamasına bir mânâda kör kalabilmesi değil mi? Oysa kader buna müsâade etmez. İnsanın pembe hayaller peşinde koşacak kadar zamânı var mı acaba şu fânî dünyâda? Kişi, geleceğe yönelik hedeflerini, umutlarını gayretine ve onun netîcesinde ulaşmayı düşündüğü gâyesine göre yaşamalı değil mi?

Her gün kahve içmeyi severim ama sadece içmeyi. Yanında bir parça çikolata veya birkaç lokum olursa daha tatlı ve daha muhabbetli oluyor. Kahvem bitince fincanıma küserek asla ters çevirmem. Hele de onunla dostluğumu hiç mi hiç bitirmem.

Kahvenin ve telvesinin tadına varınız, acılaştırmayınız. Ve öyle kişiler var ki fallara göre hayatlarına yol haritası çizmeye çalışıyorlar lâkin bunun sonu uçuruma düşmek olur. Aklımızı kılavuz bilerek ve azığımızı da tedârik ederek yola revan olmak en çıkar yol olacaktır zannımca.

Nihâyetinde fincanın içindeki karışım kahve+su+şeker, başka husûsî bir formülü yok yâni. Bâzen o karışımdan şekeri çıkaranlar var ama hayatları acı olmuyor, şekerli içenlerin hayatlarının tatlı olmadığı gibi. Sâdece kahvemizi içelim, telvesini rahat bırakalım dostlar.

 

ŞİİR SURATLI

LEYLA ÇAKICILAR

İnsanı kendinden uzaklaştıran

bu hayatta başıma gelen

en güzel şeysin, ey oğul!

her satırı çizilecek başucu kitabı gibisin

kirli akıntıları içine alıp saflığını bozmadan

arındıran deniz gibisin

 

Sen, Tanrı kudretinin işaretisin

ey, suskunluğum, lâl dilim!

hep öyle bilmişim seni

herkese nasip değil bu gönül z/enginliği

kahkahayla sevdalıydın doğduğun gün

ve o kadar derindi ki gözlerin,

eğildim öpmeye, cennet bahçesini gördüm

unuttum dünyayı, orada yeşerdi gönlüm

 

Tanrısal armağan gibi bir sevdaydı

içime oturan, annelik tellerim titredi

orda [ana] hücreme memnu ateşi düştü

y/anarken, azgın sular duruldu

yağmurlar sıcak yağdı

 

Dünyanın en lezzetli hayatını senle yaşadım

cenneti aratmadın, daha ne isterim?

bana kendimi seçilmişim gibi hissettirdin

batmayan güneşim!

sana mahrem bir şey söyleyeceğim

gel biraz beri, neler hissettirdiğini bilsen!

ölmek gibi bir lüksün yok, derdin bana

bundandır işte benim yaşamaya direnmem

bundandır daha ölümü düşünmüyorum, deyişim

 

biliyorsun, duru bakışlım, haydi!

gitme vakti geldi şiirden, ver elini

bir dahaki doğum gününe kadar

seni verene emanet ettim seni…

 

ARAF’TA YOLCU

KÜBRANUR TAŞDEMİR

Gecenin sevmediğiniz karanlığında

Araf’ta bir yolcuyum

nice güneşler uyandırmaya niyetli yanım

ay ile ladese tutuşmuş diğer yanım

ya yıldızların boşluğundan düşeceğim

ya da rüyalarına saklanacağım gecelerin

 

Araf’ta bir yolcuyum

kör baykuşların kör olmadığının

papağanların konuşamadığının kırdığı hayallerim

Kafdağı’na varmak için koşan

küllerini toplayanın diriltmek için                                                                 

Anka'yı yeşerttiği umutlarımla

 

Araf’ta bir yolcuyum

içimde iki dehliz biri ölüm biri yaşam

hangisi daha ağır gelir bilmem

sırat neredeydi, ben neresindeydim sıratın

ya cennetteyim ya da meylim cehennemde.

 

GİTTİ

MEHMET MUHLİS ŞEPİK

Bilmezdim sevdanın, hasret cengini

Umudu peşinden, aldı da gitti

Asırlar geçse de, silmez rengini

Yangının içine, saldı da gitti

 

Boşuna bekleme,  hayat dediler

Ne olsa çekilir, fakat dediler

Yok bu derde çare, takat dediler

Bitmeyen kederle, kaldı da gitti

 

Kandım sevgisine, eğildi başım

Sarıldım sabıra, kırıldı taşım

Dinmedi feryattan, gözümde yaşım

Sevdiğim mendili, çaldı da gitti

 

Bu ömrüm baharda, kalacak sandım

Sustukça hazanda, hüzünle yandım 

Mutluluk bana da, gelecek sandım

Gönlüm hayallere, daldı da gitti

 

Kanıyor kalbimde, en derin köşem

Yandıkça hüsranla, vardı endişem

Yaşıyorken yoktu, benim hiç neşem

Hayatım hicranla,  doldu da gitti.

 

ASİL DÜŞÜN CÜMBÜŞ LACİVERTİ

NAZAN YERLİ

unuttu yürekte 

közlenen acının çaresini

akmıyor saçak saçak yaş gözden ileri 

sürüldü gurbete

geri gelmeyen çoban çeşmesi

 

kazdırıldı yüzlere çarpan kader eteği

açıldı yazgı havaya kalktı rüzgar asi

 

eylülde  soldu güllerin içi kar beyazı

hakim  toprak mükellef sayıldı cümlesi

 

sarıldı  boynuna ellerinde ömür şiirimsi

ateşten gömlek imiş yolculuk

bir  ayrılık üzerine yazılmış

bu kaçıncı destan hikâyesi

 

sevmek bir asil düşün cümbüş laciverti

aramak  kaybolmuş ceylanın

ayak uçlarındaki izleri

 

gelmeyecek birinin "beyaz gemi " serüveni

umut alkışlandı

usanmadan dalgalanan kalbin sözleri

 

içi nara tutuşur kurşun dolu kelimeler

"Ne içinde zamanın ne de dışında" saatler hep geri

 

çizilmiş ayna karşısında surete bürünmüş

okunmak istenen Hayyam rubaisi

 

bir vedaya sardı gözlerinde sakladığı resmi

yakılan kağıt üzerine dökülen son damlaydı

yüzünün renginin sonrası ve öncesi.

 

RANZALAR

TALİP ÇAKIR

Ranzalar, kimi için şafak sayar

kimi için korkulan devden sığınak

düşüncelerin üzerine akıttığı ıstırap

dışarıda mutluluk ranzada bir dizi paragraf

 

Çarşafın üstündeki ceset

yorganın altındaki korkak

kapıların gıcırtısı

teskere almış çocukların gürültüsü

 

Yatakhanelerde çelişki

evli çocuğun oğluna tesellisi

komutanın askere bağırışı

ranzaların sırrı boyaların altında gizli

 

Ranzalar, sabahın ayazında dost

uykusuz gecelerde düşman

tozlu çamurlu botlar

uykusuz çocuk bağcık bağlar

 

Bir yanı umut diğer yanı silah

bir ucu gurur diğer ucu mermi

altı gelecek üstü namlu

önü hasret arkası ölüm

 

Ranzalar,  kimi için uyku,

kimi için  ıstırap...

 

AL GÖTÜR BENİ UZAKLARA

YUSUF AYTEKİN

Al götür beni, sevmek bile zor bu zamanda...

yakınlar ise uzak sana, söylemesi çok zor

gecesi uzun sensiz, gündüzü yok dünyanın

nedendir bilmem

insanlar yine üstümde hırçınlıklarıyla.

yalnızım burada...

 

Gökyüzü desem, siyah bulutlar, ay pusuda

güneş ve yıldız yine yastalar

al götür beni, sevmeseler bile uzaklar

söyle! onlar hiç gördü mü bende ki seni?..

gökyüzü yakında görmedi mi kimse seni?

görmedi mi kimse denizi, sevmedi mi papatyayı?

koklamadı mı kimse gülü?

hiç yaşamamış gibi bunlar

hepsi zorba, hepsi hovarda

 

'Sen' kelimesi hiç mi yakışmadı onlara?

bilmezler bunlar, gel götür beni uzaklara

yalnızım burada... gökyüzü desem, siyah bulutlar,

güneş ve yıldız yine yastalar

hiç mi yakışmadık uzaklar… hiç mi, hiç mi?

 

Sanki yine yalnızlık kokusu sardı beni

sanki bu seferki daha yoğun daha keskin

al götür beni ey toprak, eller yine yıkık dökük

için sızlar içime, görse deniz, papatya ve gül çekilir

sanki hiç sevmiyorum demedi papatya,

sanki hep güzel koktu gül, sanki hep durgundu deniz,

 

Al götür beni, yalnızım desem... öyle işte

gecesi uzun, gündüzü yok bu dünyanın

al götür beni uzaklara… al götür beni, al götür.

 

VEDA

ZAHİDE KAYA

mevsimlerden sonbahar

yine hüzün zamanı

yapraklar bir bir dökülmekte

gelin gibi süslediği ağaçtan

zekeratta tabiat, ihtişamıyla

ölmek için hazır

vedasını yapıyor

yağmurun gözyaşlarıyla

 

hayat ne de kısa

bir tomurcukla yeşerme

bir sararmayla

yere düşme arasında

tıpkı insan gibi

 

insan için de

o kadar kısa değil midir

hayat?

ezan ve sala arası

 

bir kuş misali her saniyesi

ömrümüzden uçup giden

şu hayatın

ne kadarı heybemizde azık.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.