Kültür Haber Girişi: 11.06.2021 - 09:25, Güncelleme: 11.06.2021 - 09:25

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
ŞEHİR MÜCAHİT ŞENGÜL Bakmayın şu halime. Normalde bu şekilde sokağa çıkacak kadar delirmedim. Herkesin içinde bir parça delilik hamuru vardır da ben o hamuru çok yoğurmuyorum. Ayakkabılarım mı? Aldılar. Eveeet. Zorla aldılar. Gömleğimi de pantolonumu da... Neyse ki iç çamaşırım ve atletimi istemediler. Daha doğrusu almadılar. Almak isteseler vermem gerekebilirdi. Çünkü diğer şeyler için direndiğimde kafamı çöp sularının birikintisine sokmaya çalıştılar. Saçlarım bu yüzden dağınık ve leş gibi. Ev mi? Evet, var. Evim var tabİi. Şu an oraya gidiyorum ancak çok uzakta. Ya iki otobüs değiştireceğim ya da taksiye bineceğim. Şehirdeki taksilerin yarısından fazlasına el etmeme rağmen bir tanesi bile durmadı. Hatta küfür ederken geçip gittiklerine yemin edebilirim. Hava sıcak değil ama soğuk da değil belki biraz soğuk galiptir. Pis bir sonbahar günü işte! Şemsiyem varken bile tahammül edemediğim yağmur şimdi tenime dokunuyor. Otobüs diyordum. Onlar da ne kadar yalvarsam da almadılar. Dahası yarım saatlik sızlanmamın ardından biri beni aldı. Geriye bir araca daha binip eve kavuşmak kalıyor ama bu yol daha uzun ve maalesef inmek zorunda olduğum bu durak şehrin en işlek yerinde. İlkin herkesin beni meczup sanacağını düşünüyordum. Ya da dilenmeye çalışan biri sanacaklarına inanmıştım. Ancak hiç kimse bana bakmıyor bile. Mesela şu adam… Elinde bond çanta. Kulağında da şu kablosuz kulaklıklardan var. Diğer elinde de kahve bardağı. Hararetli hararetli konuşuyor bir yandan da kahvesini yudumlayıp koşturuyor. Ya da şu kadın… Elinde şu küçük cins köpeklerden, sırtında muhtemelen elindeki canlının familyasından yapılmış bir kürk ve diğer elinde telefonu var. Muhtemelen ahmak takipçileri için canlı yayında. Hemen yanımdan bu kez bir genç grubu geçiyor. Öyle bir muhabbete dalmışlar ki… Arada bir kahkaha sesleri yükseliyor. Gülmekten yerlere yığılıyorlar neredeyse. Lüks bir restoranın önünden geçiyorum şimdi. Buradan, kıyafetlerimle geçerken bile acaba benim için ne düşünürler diye merak ederdim. Şimdi fark ediyorum ki ne müşteri ne çalışanlar bırakın benimle ilgili negatif düşünceler edinmeyi beni hiç fark etmediler bile. Bir süre daha görünmez bir adam gibi şehrin içerisinde ilerledim. Durdum sonra. Bitmez tükenmez şu yoğunluğa baktım. Korna sesleri, insan sesleri, araç sesleri, binaların renkli tabelalarından suratıma suratıma çarpan binlerce renk gürültüsü… Sanki bir oyun içerisindeydim. Oyundaki karakterler sınırlıydı ve sürekli aynı kişilerle karşılaşıyor gibiydim. Aynı adam. Aynı kadın, aynı insanlar… Hepsi de bana kör. Nihayetinde beş altı yaşlarında bir çocuk ile göz göze geldim. Halime acımıştı belki. Annesinin kolunu çekiştirdi defalarca. Kadın telefonun ekranından gözünü ayırmadan oğlunu çekiştirerek ilerliyordu. Durdu. Çocuğa baktı. Ne istediğini sordu. Çocuk bu azarlayan bakışların altında ezilirken beni gösterdi annesine. Kadın ile göz göze geldik. Öyle bir baktı ki bana. Ben bile kendimden tiksindim. Bir insan bakışları ile küfür edebilir miydi? Evet, hiçbir şey demedim. Çocuk kolunu annesine teslim etmiş gibi sürüklenirken benimle göz göze geldi yine. Bir süre halime, tipime baktı. Annesinin ardı sıra sürüklemesine teslim olmuş vaziyette uzaklaşırlarken yine göz göze geldik, tebessüm etti.   ÇELİK, DEMİR VE MODERNİTE BARIŞ ALTINTAŞ Tenime değen bu rüzgâr, kalbimin bahar iklimi gibi... Kulaklarımın çekiç, örs, üzengi noktalarına melodiler yığan bu dalga sesleri, bu  harmoni, bendimin kendini fark edişi... Siyah beyaz, gözlerimin basit karmaşıklığını gökkuşağına çeviren renkler, var olmanın heyecanını tadan çocuklar misali Coşkun ve kabına sığmaz...  Tüm bu kompozisyonun var olma kümesinde ben, burada ama bir yerlerden geldiğinin bilincinde, içinde yabancısı olmadığı ama tam olarak bilmediği bir yere hasret. Bu, gözleri görmeyen karınca, tek kanadı ile uçan akbaba, şu nar ağacı, çöplerde harıl harıl çalışan saprofit bakteri, akciğer solunumu için gün sayan bu çinakop balığı, ben, sen ve öteki, hepimiz bu var olma kümesinin elemanlarıyız. Her canlı ve dahi şey olarak adlandırılan her tanımlı ya da tanımsız varlık, kendisi için var olma piramidi içeresinde usulca, doğup, yaşayıp, görevini yerine getirip, üreyip, bu evrenden ayrılma işlemini tamamlıyor ve tamamlamakta, tıkır tıkır işliyor basitliğin karmaşıklığı da sistem. Hepsi belirli alan, sınır ve ölçüde, ölçüden şaşmadan devinimini tamamlamakta... Tüm bu canlı formları içerisinde, düşünce, yorumlama, başkaldırma ve irade yetileri ile donanmış olan insan madde, mana ve bilakis ekosistem üzerinde en önemli etmen olarak yer almakta... Tüm bu özelliklerin var olduğu bir canlı sınıfının her ne kadar "Düş Âlemleri' kuracağı varsayılsa da, pratikte durum insanlık tarihinin bu yetiler üzerinden tarumar oluşu ile doludur. Bu perspektifte insan denen kendi kıyısının meçhulü olan, belirli sınırlar, belirli mekân ve belirli süre üzerinden varlığını devam ettirebilen  bu biyolojik canlı, bu süreçte kendisi ile beraber canlı ve cansız tüm ekosistemi bir yok oluşa doğru sürüklemeye devam etmektedir, bu sürükleme bilinçten beri bir düşünsel ve eylemsel durum değildir...   İnsanlık tarihinden beri yapılan savaşlar, katliamlar, kimyasal, biyolojik ve nükleer denemeler, doğa kıyımları, toprak, su ve havaya bırakılan atıklar ile doğa ve var olma koşulları her gün daha da kirlenmekte, makro ve mikro âlem ile beraber insan neslini de tükenmeye doğru götürmektedir. Modern dönemde çelik, beton ve demir üzerinden şekillenen bu rakamlarının toplamı (21. Yy.) 3 olan mağara devri, insan neslinin katliamlarının daha yasal ve daha bilimsel şeklinin devridir. Beton yığınları arasında madde ve mananın anlamını kaybeden insan, bir kuş sesine, bir dalga heybetine, birazcık çıplak ayak ile yürünebilen toprağa hasret kalmıştır. Modern mağara çağı olan bu dönem, yasal kölelik ve özgür olduğuna inandırılmış yığınların kast sistemi içerisinde, açlık, yoksulluk ve ölümlerine şahittir... İnsan denen kendi kıyısının meçhulü bu varlık, Habil ve Kabil’den beri, âdem ile beşer olma mücadelesinde soluk soluğadır. Var olma sürecinde her şeyin madde ve canlı bağlamında birbirine perçinlendiği bu serüveni bozan yegâne varlık elimizdeki verilerle sadece insandır... Buna son verip, yeni bir soluk, yeni bir anlayış ve yeni bir devinim ile yol alacak olan yine insandır. Sahip olduğu ve kendisini her canlıdan farklı kılan temel özellikler ile madde, mana, ekosistem ve kendi türü arasındaki ilişkiler yumağını pozitif yönde değiştirebilecek olan yine kendisidir... Bu süreçte kendi benliğinin farkında olan, düşünen, duygudaşlık yapan, hayal kurabilen, düşünsel ve eylemsel varlığını tüm var olma sisteminin bir parçası olduğunu kavrayarak yaşayabilen insanlar, mananın da kapısını aralayacaktır.  Yeni bir soluk, yeni bir devinim, eylemsel ve düşünsel yeniden var olma, benim, senin, onun, bizim ve hepimizin elinde.   BİR KUYU HİKÂYESİ ERCAN TÜRKER Siharda’ydı ilkin gözlerime düşen ilk korku lâhuti rüyam sağır sularına bulaştı   Çocuk gözlerimden keçi kıran kuşlarının göçüne tuhaf bir bedevi merakı bıraktım. Yakubi sesler çalındı kuyuma, davetsiz ebedi bir ıstıraptı sara nöbetlerim; ışığın gölgesi damladı derimden. gecenin ucunda kısık dağınık bir güneş ılgın savruluşlarına tutundum bir bilmecenin   Devşirmeydi tüm dervişler, keşişler, hahamlar bütün iyi kitaplar mülteciydi; bütün kötü kitaplar gibi sürgünlüğü emrediyorlardı ki ıssız bir zamanın yarısında, tanrısını günahla küstürmüş kahırlı bir adamdım   Kutsaldı söz, puslu iklimler tanrısal, din sessiz bir korkuydu mabetlerde pelesenk dillerde tutkulu mırıltılar... kokmuş bir su karışımı tüm beni adem   İçimi avuçlayan bir sesle irkildim tepeden tırnağa ıslandım suya bakarken derinlerinde boğulduğum bulanık sularına tutundum semavi dava tüm ağırlığıyla sürerken.   KIRGINLIĞIN KANAMALARI RAİF ARAS Susmalarım var birikti avuç avuç yeni acılara ait sesleri topluyorum yalnızlığımda...   Dillenirse acılarım, avuç avuç biriktirdiğim susmalarıma ulaşır dilimde...   topladığım susmalarıma neden yalnızlığı anlatamam gönül kırgınlığının kanamalarında...   Sevmelerim, acılarım, yalnızlığım gönül kırgınlığımın kanamaları ardımda kalacak elbette... duyduğunda son haberi musalladan almaya gelme...   SERZENİŞ ELİF AZRA ŞAHİN Ben yüreği Elif bilmem kaçıncı tufan eşiğinde kelimelerin başlangıcı   "Kirpiğine kadar sevdiğim kokusu cennetim, yüreği servetim." deyip, sevdiceğini hiç mi hiç az sevemeyen   Ellerim yüreğimde serçe misali ürkek geceyi dağ ardına salıp gündüzün eteklerine tutunup umutlarını güneşe uçuran   Hoyrat ellerin çocuk gelini hoyrat türkülerin kınalı elleri yıldızlarım yorgun bulutlarım koşar adım   Ay yaktusu geceleri yüreğimde ağırlayamaz oldum artık sendelediğim yerde kendi hayatımın üzerine devriliyorum hüzün sevip hüzün kokan yüreğim.   VANLIYIM BEN ŞEVKET SULHAN Gülümseyen yüzü, ağıtlarında çığlık umutları ertelenen çocuk bu toprağın olgun meyvesiyim ben ezelden ebede Vanlıyım ben   Erek gibi dik durur başım coşkun çağlarım Muradiye gibi ömrümün çiçekleri yaprak döker toprağında yeşeren meyveyim ben ezelden ebede Vanlıyım ben   Sevdamda sevdasını yaşadım el oldu yolum gurbet gurbet düştüm kalktım sılaya döndü sonum ezelden ebede Vanlıyım ben   İnci kefalde inciyim, aşım tandırda lavaş, sofrada gardaşım tez severken Erciş’te selvi yara düşkünüm ben ezelden ebede Vanlıyım ben   Sen bensin ben de sen siyah beyaz yoktur gayrımız yürekten çıkar gülüşümüz merhamette dost canlısı ezelden ebede Vanlıyım ben   Yerde mavidir tonun heybende gizlidir mazin dağlar hayranlıkla bakar ilanı aşka çıkmış Süphan, Nemrut… ezelden ebede Vanlıyım ben   Mazide birliğimizin mimarı gelecekte beraberliğimizin umudu sen kutsanacak ilk ve son yer senden öte nefeslenemem ben ezelden ebede Vanlıyım ben.   MİSAFİR OLSAM DOĞAN SANCAK Ölmeden önce sana misafir olsam belki bir çul serersin ve gıkım çıkmadan sohbetine saçını kulak arkana geçirme halinde kaybolsam...   Ölmeden önce diyorum misafir olsam belki bir bardak suda olur ya bir tebessümü sadaka versen   bütün becerilerimi aklıma kazıdığım şiirlerden kitaplardan çaldığım birkaç kelam ile ruhunda direnişe sebep olsam   Ölmeden önce diyorum sana misafir olsam kulaklarımıza fısıldanan müzikle işbirliği yapıp ruhunun yaptığı direnişe karşılık versem oysa niyetim sadece seni direnişe sürüp kasten sana yenilmek değil miydi? kabul ediyorum, büyük zafer kazandın kaybettim ve bu beni mutlu ediyor evet kaybettim kelimesi beni mutlu ediyor yüreğimin baş köşesine işgal bayrağını diktin   Sana somut bir dille anlatmak istiyorum, bak sevdalım, yok olmadan anlımı anlına dayamadan ağzın dünyanın en acımasız düşmanı olarak karşımda durmadan   Bedenim karınca istilasına uğramadan beynim bir akşamüstü yılanlara yem olmadan ve sen içinde yok olmadan ben ise çürümeden bütün bunlar başıma gelmeden, sevdalım... ölmeden önce diyorum sana misafir olsam.   GÜZEL VAN’IM M. LATİF BAKIŞ Gerdanına girdap dizip kehkeşana el sallama Yeşil çiçekle sazlıkla mahilere bel bağlama Öyle unutup kendini, martılara dert ağlama Senin başkadır dostluğun-yârenliğin Güzel Van’ım!..   Erek ve Artos mağruru sana tekmil selam durur Edremit ve Zernek çayı kucak açmış sana yürür Horhor’un derin nefesi kem gözlerden seni korur Şahbağı senin otağın, sen ne güzel yurtsun Van’ım!..   İskele’den bin bir yolla yollar sende giriftardır Katar katar gözyaşları vapurunda hüruşandır Vuslatta ayrı bir hüzün, firkatte başka hal vardır Med-cezirlerin pek deli, pek keskindir hırçın Van’ım!..   Yakamozlar cilveleşir, âşıkların söyleşirler Koyun-kuzular meleşir, mer’aların yeşerirler İnci kefal’in albatros ile yaman çekişirler Varlık ve oluş içinde daima zahirsin Van’ım!..   Bir yudum sodalı suyun cana şifa sunar bizde İki Nisan katresiyle bârik olur rahmet bizde Semaverin eşliğinde tandır-peynir tattır bizde Her unsur bir alâmet-i cennettir Güzel Van’ım!..   Analı-kızlı ağlarsa ses etme ki namâhremdir Kız kalesi genç kalplere gâh mesire gâh matemdir Şahbağı’ndan gelen sütler sadra şifa-ı elemdir Nergiz, ışgın, kuşburnuyla her mevsimi şifa Van’ım!..   Tabiatın tüm renkleri ne de güzel birlik olmuş Mavi-yeşil-beyaz tonlar bir kedide tuval olmuş Tüm nimetler imeceyle hemen de keledoş olmuş Elma-erik bahçesiyle cennetti aratmaz Van’ım!..   Tarih kurduk Urartu’yla güneşi burçlara diktik Rus, Ermeni her gavurla kavga verip destan dedik Haram her niyeti kesip Kale’ye Albayrak diktik Yüz yirmi yiğit şehidin kanıyla kutsanmış Van’ım!..
Van Gölü İncileri

ŞEHİR

MÜCAHİT ŞENGÜL

Bakmayın şu halime. Normalde bu şekilde sokağa çıkacak kadar delirmedim. Herkesin içinde bir parça delilik hamuru vardır da ben o hamuru çok yoğurmuyorum. Ayakkabılarım mı? Aldılar. Eveeet. Zorla aldılar. Gömleğimi de pantolonumu da... Neyse ki iç çamaşırım ve atletimi istemediler. Daha doğrusu almadılar. Almak isteseler vermem gerekebilirdi. Çünkü diğer şeyler için direndiğimde kafamı çöp sularının birikintisine sokmaya çalıştılar. Saçlarım bu yüzden dağınık ve leş gibi.

Ev mi? Evet, var. Evim var tabİi. Şu an oraya gidiyorum ancak çok uzakta. Ya iki otobüs değiştireceğim ya da taksiye bineceğim. Şehirdeki taksilerin yarısından fazlasına el etmeme rağmen bir tanesi bile durmadı. Hatta küfür ederken geçip gittiklerine yemin edebilirim. Hava sıcak değil ama soğuk da değil belki biraz soğuk galiptir. Pis bir sonbahar günü işte! Şemsiyem varken bile tahammül edemediğim yağmur şimdi tenime dokunuyor. Otobüs diyordum. Onlar da ne kadar yalvarsam da almadılar. Dahası yarım saatlik sızlanmamın ardından biri beni aldı. Geriye bir araca daha binip eve kavuşmak kalıyor ama bu yol daha uzun ve maalesef inmek zorunda olduğum bu durak şehrin en işlek yerinde.

İlkin herkesin beni meczup sanacağını düşünüyordum. Ya da dilenmeye çalışan biri sanacaklarına inanmıştım. Ancak hiç kimse bana bakmıyor bile. Mesela şu adam… Elinde bond çanta. Kulağında da şu kablosuz kulaklıklardan var. Diğer elinde de kahve bardağı. Hararetli hararetli konuşuyor bir yandan da kahvesini yudumlayıp koşturuyor. Ya da şu kadın… Elinde şu küçük cins köpeklerden, sırtında muhtemelen elindeki canlının familyasından yapılmış bir kürk ve diğer elinde telefonu var. Muhtemelen ahmak takipçileri için canlı yayında. Hemen yanımdan bu kez bir genç grubu geçiyor. Öyle bir muhabbete dalmışlar ki… Arada bir kahkaha sesleri yükseliyor. Gülmekten yerlere yığılıyorlar neredeyse.

Lüks bir restoranın önünden geçiyorum şimdi. Buradan, kıyafetlerimle geçerken bile acaba benim için ne düşünürler diye merak ederdim. Şimdi fark ediyorum ki ne müşteri ne çalışanlar bırakın benimle ilgili negatif düşünceler edinmeyi beni hiç fark etmediler bile. Bir süre daha görünmez bir adam gibi şehrin içerisinde ilerledim.

Durdum sonra. Bitmez tükenmez şu yoğunluğa baktım. Korna sesleri, insan sesleri, araç sesleri, binaların renkli tabelalarından suratıma suratıma çarpan binlerce renk gürültüsü… Sanki bir oyun içerisindeydim. Oyundaki karakterler sınırlıydı ve sürekli aynı kişilerle karşılaşıyor gibiydim. Aynı adam. Aynı kadın, aynı insanlar… Hepsi de bana kör. Nihayetinde beş altı yaşlarında bir çocuk ile göz göze geldim. Halime acımıştı belki.

Annesinin kolunu çekiştirdi defalarca. Kadın telefonun ekranından gözünü ayırmadan oğlunu çekiştirerek ilerliyordu. Durdu. Çocuğa baktı. Ne istediğini sordu. Çocuk bu azarlayan bakışların altında ezilirken beni gösterdi annesine. Kadın ile göz göze geldik.

Öyle bir baktı ki bana. Ben bile kendimden tiksindim. Bir insan bakışları ile küfür edebilir miydi? Evet, hiçbir şey demedim. Çocuk kolunu annesine teslim etmiş gibi sürüklenirken benimle göz göze geldi yine. Bir süre halime, tipime baktı. Annesinin ardı sıra sürüklemesine teslim olmuş vaziyette uzaklaşırlarken yine göz göze geldik, tebessüm etti.

 

ÇELİK, DEMİR VE MODERNİTE

BARIŞ ALTINTAŞ

Tenime değen bu rüzgâr, kalbimin bahar iklimi gibi... Kulaklarımın çekiç, örs, üzengi noktalarına melodiler yığan bu dalga sesleri, bu  harmoni, bendimin kendini fark edişi... Siyah beyaz, gözlerimin basit karmaşıklığını gökkuşağına çeviren renkler, var olmanın heyecanını tadan çocuklar misali Coşkun ve kabına sığmaz...

 Tüm bu kompozisyonun var olma kümesinde ben, burada ama bir yerlerden geldiğinin bilincinde, içinde yabancısı olmadığı ama tam olarak bilmediği bir yere hasret. Bu, gözleri görmeyen karınca, tek kanadı ile uçan akbaba, şu nar ağacı, çöplerde harıl harıl çalışan saprofit bakteri, akciğer solunumu için gün sayan bu çinakop balığı, ben, sen ve öteki, hepimiz bu var olma kümesinin elemanlarıyız. Her canlı ve dahi şey olarak adlandırılan her tanımlı ya da tanımsız varlık, kendisi için var olma piramidi içeresinde usulca, doğup, yaşayıp, görevini yerine getirip, üreyip, bu evrenden ayrılma işlemini tamamlıyor ve tamamlamakta, tıkır tıkır işliyor basitliğin karmaşıklığı da sistem. Hepsi belirli alan, sınır ve ölçüde, ölçüden şaşmadan devinimini tamamlamakta...

Tüm bu canlı formları içerisinde, düşünce, yorumlama, başkaldırma ve irade yetileri ile donanmış olan insan madde, mana ve bilakis ekosistem üzerinde en önemli etmen olarak yer almakta... Tüm bu özelliklerin var olduğu bir canlı sınıfının her ne kadar "Düş Âlemleri' kuracağı varsayılsa da, pratikte durum insanlık tarihinin bu yetiler üzerinden tarumar oluşu ile doludur. Bu perspektifte insan denen kendi kıyısının meçhulü olan, belirli sınırlar, belirli mekân ve belirli süre üzerinden varlığını devam ettirebilen  bu biyolojik canlı, bu süreçte kendisi ile beraber canlı ve cansız tüm ekosistemi bir yok oluşa doğru sürüklemeye devam etmektedir, bu sürükleme bilinçten beri bir düşünsel ve eylemsel durum değildir...

  İnsanlık tarihinden beri yapılan savaşlar, katliamlar, kimyasal, biyolojik ve nükleer denemeler, doğa kıyımları, toprak, su ve havaya bırakılan atıklar ile doğa ve var olma koşulları her gün daha da kirlenmekte, makro ve mikro âlem ile beraber insan neslini de tükenmeye doğru götürmektedir. Modern dönemde çelik, beton ve demir üzerinden şekillenen bu rakamlarının toplamı (21. Yy.) 3 olan mağara devri, insan neslinin katliamlarının daha yasal ve daha bilimsel şeklinin devridir. Beton yığınları arasında madde ve mananın anlamını kaybeden insan, bir kuş sesine, bir dalga heybetine, birazcık çıplak ayak ile yürünebilen toprağa hasret kalmıştır. Modern mağara çağı olan bu dönem, yasal kölelik ve özgür olduğuna inandırılmış yığınların kast sistemi içerisinde, açlık, yoksulluk ve ölümlerine şahittir... İnsan denen kendi kıyısının meçhulü bu varlık, Habil ve Kabil’den beri, âdem ile beşer olma mücadelesinde soluk soluğadır.

Var olma sürecinde her şeyin madde ve canlı bağlamında birbirine perçinlendiği bu serüveni bozan yegâne varlık elimizdeki verilerle sadece insandır... Buna son verip, yeni bir soluk, yeni bir anlayış ve yeni bir devinim ile yol alacak olan yine insandır. Sahip olduğu ve kendisini her canlıdan farklı kılan temel özellikler ile madde, mana, ekosistem ve kendi türü arasındaki ilişkiler yumağını pozitif yönde değiştirebilecek olan yine kendisidir... Bu süreçte kendi benliğinin farkında olan, düşünen, duygudaşlık yapan, hayal kurabilen, düşünsel ve eylemsel varlığını tüm var olma sisteminin bir parçası olduğunu kavrayarak yaşayabilen insanlar, mananın da kapısını aralayacaktır.

 Yeni bir soluk, yeni bir devinim, eylemsel ve düşünsel yeniden var olma, benim, senin, onun, bizim ve hepimizin elinde.

 

BİR KUYU HİKÂYESİ

ERCAN TÜRKER

Siharda’ydı ilkin gözlerime düşen ilk korku

lâhuti rüyam sağır sularına bulaştı

 

Çocuk gözlerimden keçi kıran kuşlarının göçüne

tuhaf bir bedevi merakı bıraktım.

Yakubi sesler çalındı kuyuma, davetsiz

ebedi bir ıstıraptı sara nöbetlerim;

ışığın gölgesi damladı derimden.

gecenin ucunda kısık dağınık bir güneş

ılgın savruluşlarına tutundum bir bilmecenin

 

Devşirmeydi tüm dervişler, keşişler, hahamlar

bütün iyi kitaplar mülteciydi;

bütün kötü kitaplar gibi

sürgünlüğü emrediyorlardı ki

ıssız bir zamanın yarısında,

tanrısını günahla küstürmüş

kahırlı bir adamdım

 

Kutsaldı söz, puslu iklimler tanrısal,

din sessiz bir korkuydu mabetlerde

pelesenk dillerde tutkulu mırıltılar...

kokmuş bir su karışımı tüm beni adem

 

İçimi avuçlayan bir sesle irkildim

tepeden tırnağa ıslandım suya bakarken

derinlerinde boğulduğum bulanık sularına tutundum

semavi dava tüm ağırlığıyla sürerken.

 

KIRGINLIĞIN KANAMALARI

RAİF ARAS

Susmalarım var

birikti avuç avuç

yeni acılara ait sesleri

topluyorum yalnızlığımda...

 

Dillenirse acılarım,

avuç avuç biriktirdiğim

susmalarıma ulaşır dilimde...

 

topladığım susmalarıma neden

yalnızlığı anlatamam

gönül kırgınlığının kanamalarında...

 

Sevmelerim, acılarım, yalnızlığım

gönül kırgınlığımın kanamaları

ardımda kalacak elbette...

duyduğunda son haberi

musalladan almaya gelme...

 

SERZENİŞ

ELİF AZRA ŞAHİN

Ben yüreği Elif

bilmem kaçıncı tufan eşiğinde

kelimelerin başlangıcı

 

"Kirpiğine kadar sevdiğim

kokusu cennetim, yüreği servetim."

deyip, sevdiceğini

hiç mi hiç az sevemeyen

 

Ellerim yüreğimde serçe misali ürkek

geceyi dağ ardına salıp

gündüzün eteklerine tutunup

umutlarını güneşe uçuran

 

Hoyrat ellerin çocuk gelini

hoyrat türkülerin kınalı elleri

yıldızlarım yorgun

bulutlarım koşar adım

 

Ay yaktusu geceleri yüreğimde

ağırlayamaz oldum

artık sendelediğim yerde

kendi hayatımın üzerine devriliyorum

hüzün sevip hüzün kokan yüreğim.

 

VANLIYIM BEN

ŞEVKET SULHAN

Gülümseyen yüzü, ağıtlarında çığlık

umutları ertelenen çocuk

bu toprağın olgun meyvesiyim ben

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

Erek gibi dik durur başım

coşkun çağlarım Muradiye gibi

ömrümün çiçekleri yaprak döker

toprağında yeşeren meyveyim ben

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

Sevdamda sevdasını yaşadım

el oldu yolum gurbet gurbet

düştüm kalktım sılaya döndü sonum

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

İnci kefalde inciyim, aşım

tandırda lavaş, sofrada gardaşım

tez severken Erciş’te

selvi yara düşkünüm ben

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

Sen bensin ben de sen

siyah beyaz yoktur gayrımız

yürekten çıkar gülüşümüz

merhamette dost canlısı

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

Yerde mavidir tonun

heybende gizlidir mazin

dağlar hayranlıkla bakar

ilanı aşka çıkmış Süphan, Nemrut…

ezelden ebede Vanlıyım ben

 

Mazide birliğimizin mimarı

gelecekte beraberliğimizin umudu

sen kutsanacak ilk ve son yer

senden öte nefeslenemem ben

ezelden ebede Vanlıyım ben.

 

MİSAFİR OLSAM

DOĞAN SANCAK

Ölmeden önce sana misafir olsam

belki bir çul serersin

ve gıkım çıkmadan sohbetine

saçını kulak arkana geçirme

halinde kaybolsam...

 

Ölmeden önce diyorum misafir olsam

belki bir bardak suda

olur ya bir tebessümü sadaka versen  

bütün becerilerimi aklıma kazıdığım

şiirlerden kitaplardan çaldığım

birkaç kelam ile ruhunda direnişe sebep olsam

 

Ölmeden önce diyorum sana misafir olsam

kulaklarımıza fısıldanan müzikle işbirliği yapıp

ruhunun yaptığı direnişe karşılık versem

oysa niyetim sadece seni direnişe sürüp

kasten sana yenilmek değil miydi?

kabul ediyorum, büyük zafer kazandın

kaybettim ve bu beni mutlu ediyor

evet kaybettim kelimesi beni mutlu ediyor

yüreğimin baş köşesine işgal bayrağını diktin

 

Sana somut bir dille anlatmak istiyorum,

bak sevdalım, yok olmadan anlımı anlına

dayamadan ağzın dünyanın en acımasız düşmanı

olarak karşımda durmadan

 

Bedenim karınca istilasına uğramadan

beynim bir akşamüstü yılanlara yem olmadan

ve sen içinde yok olmadan ben ise çürümeden

bütün bunlar başıma gelmeden, sevdalım...

ölmeden önce diyorum sana misafir olsam.

 

GÜZEL VAN’IM

M. LATİF BAKIŞ

Gerdanına girdap dizip kehkeşana el sallama

Yeşil çiçekle sazlıkla mahilere bel bağlama

Öyle unutup kendini, martılara dert ağlama

Senin başkadır dostluğun-yârenliğin Güzel Van’ım!..

 

Erek ve Artos mağruru sana tekmil selam durur

Edremit ve Zernek çayı kucak açmış sana yürür

Horhor’un derin nefesi kem gözlerden seni korur

Şahbağı senin otağın, sen ne güzel yurtsun Van’ım!..

 

İskele’den bin bir yolla yollar sende giriftardır

Katar katar gözyaşları vapurunda hüruşandır

Vuslatta ayrı bir hüzün, firkatte başka hal vardır

Med-cezirlerin pek deli, pek keskindir hırçın Van’ım!..

 

Yakamozlar cilveleşir, âşıkların söyleşirler

Koyun-kuzular meleşir, mer’aların yeşerirler

İnci kefal’in albatros ile yaman çekişirler

Varlık ve oluş içinde daima zahirsin Van’ım!..

 

Bir yudum sodalı suyun cana şifa sunar bizde

İki Nisan katresiyle bârik olur rahmet bizde

Semaverin eşliğinde tandır-peynir tattır bizde

Her unsur bir alâmet-i cennettir Güzel Van’ım!..

 

Analı-kızlı ağlarsa ses etme ki namâhremdir

Kız kalesi genç kalplere gâh mesire gâh matemdir

Şahbağı’ndan gelen sütler sadra şifa-ı elemdir

Nergiz, ışgın, kuşburnuyla her mevsimi şifa Van’ım!..

 

Tabiatın tüm renkleri ne de güzel birlik olmuş

Mavi-yeşil-beyaz tonlar bir kedide tuval olmuş

Tüm nimetler imeceyle hemen de keledoş olmuş

Elma-erik bahçesiyle cennetti aratmaz Van’ım!..

 

Tarih kurduk Urartu’yla güneşi burçlara diktik

Rus, Ermeni her gavurla kavga verip destan dedik

Haram her niyeti kesip Kale’ye Albayrak diktik

Yüz yirmi yiğit şehidin kanıyla kutsanmış Van’ım!..

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.