() - | Haber Girişi: 29.04.2021 - 11:11, Güncelleme: 29.04.2021 - 11:11

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
KİPTEN ZAMANA HAMİYET SU KOPARTAN İlkokul sıralarındaki mini mini öğrenciler için de üniversitede okuyan gençler için de Türkçe dersinin en zevkli konusudur kiplerdir. Fiil çekimi yapmak eğlenceli olduğundan öğretmen de öğrenci de vaktin ne çabuk geçtiğini, zilin ne çabuk çaldığını fark edemez. İlkokul yıllarında konunun daha rahat kavranması için “-di’li geçmiş zaman, -miş’li geçmiş zaman” diye öğretiriz. Ortaokul yıllarında -di’li geçmiş zaman yerine görülen veya bilinen geçmiş zaman, -miş’li geçmiş zaman yerine öğrenilen veya duyulan geçmiş zaman demeye başlarız. Bunu kavramak da kolaydır: Bizzat görüp şahit olduğumuz konuları anlatırken fiile ve/ veya isme “-di”, başkasından duyup öğrendiğimiz alıntı/ aktarma cümlelerini anlatırken “–miş“ eki ekleriz. Ne var ki derste eğlenerek işlenen konu, bazen yazılıdaki başarıya yansımaz. Görülen geçmiş zaman mıydı, -di’li geçmiş zaman mıydı, gelecek zaman mıydı, geniş zaman mıydı, karıştırır bazı öğrenciler.  “-se, -sa” şart kipi mi dilek-şart kipi miydi, emir kipinin olumlu çekimi neydi, gereklilik kipinin olumsuz çekimi nasıldı, cümle içinde bulmak zorlaşır, kafalar karışır. Öğrencinin kafasında dönen soru işaretleri, çengel halini alır, çözülmesi zor bulmaca olur adeta. BULMACA Dışarıdan bakınca çözmek zor, Biraz düşün, kafa yor, Elinde kaç harfin var? Hayatın adı: Bulmaca.   Dön o yana, bu yana, Sağdan sola, soldan sağa, Çık yukarı, in aşağıya, Hayatın adı: Bulmaca.   Bir çengele takıldı mı akıl, Uykusuzlar kervanına katıl, Bilinmeze sen de sarıl, Hayatın adı: Bulmaca. Zaman kavramı tarih gibi, saat gibi, ezan vakti gibi nesnel özellik gösterse de öznel yönü de olan bir kavramdır. Herkesin zaman kavramı farklıdır: Ders çalışma, yemek yeme, uyuma, uyanma gibi. Atalarımız adeta bulmacaya dönüşen zaman kavramını çözmüştür. Fiil cümlesinde zaman, isim cümlesinde zaman konuları vardır da bir de literatüre girmeyen, halkın irfanını yansıtan zamanlar vardır: Akıllanmışlığı özetleyen “bu saatten sonra”, tecrübe kazanmışlığı izah eden “bu yaştan sonra”. “Bu saatten sonra” ile başlayan hiçbir cümle, olumlu cümle değildir.  Sözü söyleyenin eskisi gibi olmayacağını, pişmanlığını; gösterdiği çabaların, verdiği emeklerin karşılığını alamadığı için akıllanmışlığını içerir. “Bu yaştan sonra” ile başlayan cümleler ise eskiden yaptığı ufak tefek hataların artık büyüyüp göze batacağını, aksi takdirde gözden düşeceğini hisseden cümlelerdir. Özünde insanın yaşına göre hareket etmesi gerektiğini, geçmişte yaptığı hataları artık yapmayacağını, hatalarından, yanlışlarından ders alarak tecrübe kazandığını içerir.   KENDİ LİMANINA DOĞRU HAYRUNNİSA KUŞMAN Her insan bir gemi kaptanı misali hayatının da kaptanıdır. Kimisi; deniz dalgalarının onu götüreceği yere, hiç karışmadan yalnızca güverteden izleyerek ulaşır. Kimi ise geçer dümeninin başına, hırçın dalgalara inat yön verir gemisine ve ulaşır hayallerinin limanına. Benim öyle çok da imkânsız hayallerim yoktu aslında. Gemim için çizdiğim rotanın mesafesi oldukça kısaydı. Fakat dalgaların büyüklüğü işimin zorlaşmasına sebep oluyordu. En azından buna inanıyordum. Peki, ya neydi zor olan, neydi zorlaştıran? Herkes için yürümek sıradandı mesela. Ama benim için imkânsızdı. Hayatım boyunca hiçbir zaman bacaklarımı hissetmedim, kullanamadım. Bacaklarımın bendeki karşılığı bir çift yük oluşuydu. Deniz dalgalarına rağmen hayallerimi temsil eden liman beni kendisine çağırıyordu inatla. Hayal gücümdü bu. Tuvalim, boyalarım, fırçalarım, renkler... Tüm bunlara rağmen deniz dalgalarını hiçbir zaman fırsata çevirebilmeyi düşünemedim. Onların bana yardımının olabileceğini anlayamadım bir türlü. Çünkü yürümeyi geçtim, ayakta dahi duramayışım gemimin karşısına büyük bir kaya parçası gibi çıkıyordu adeta. On beş yaşına geldiğimde iki yıl boyunca bir daha hiç dokunmamak üzere kaldırdığım resim malzemelerimi bir yarışma hevesiyle çektim önüme ve başladım hayal etmeye. Bu yarışmanın bana özel olduğuna inanmam, heyecanımı dizginleyemiyor oluşuma yol açıyordu. Engellerin aşmak isteyenler için başlangıç olduğu söylenir. Acaba benim de yıllardır hiçbir işe yaramadığına kendimi inandırdığım bacaklarım, hayallerim için bir merdiven basamağını mı oluşturuyordu? O an için bunu düşünmedim. Yalnızca yapmak istedim ve yaptım. Her zaman olduğu gibi yine hiç düşünmeden fırçanın boyayla buluşmasına izin verdim. Ve uzun süredir böyle bir an yaşamıyor oluşumun verdiği heyecanla bu muhteşem ikilinin kendi içlerinde olan uyumunu izledim bir müddet. Sıra bu ikilinin kâğıtla buluşmasına izin vermeye gelmişti. Böylesi büyüleyici bir ana şahit olmak için fırçanın ucuyla kâğıda dokundum aceleyle. Ardından bir süre de boyanın kâğıtta dağılışını izledim. Evet, kesinlikle buydu! Mutluluk benim için kâğıtta bırakılan fırça darbelerinden ibaretti. Bir mutluluk darbesi daha, sonra bir tane daha... Derken bitmiş haliyle resmim karşımda duruyordu. Resimde sonsuzluğa doğru uzanan denize, bir gemi eşlik ediyordu. Ama en önemlisi geminin sahipsiz olmayışıydı. Dümeninde bir de kaptanı vardı. Hayallerini liman yapan ve gemisinin rotasını buna göre çizen kaptan, deniz dalgalarını da rotasından şaşmayacak şekilde yönlendiriyordu. Gemi ise rotasını bilen bir pusula misali dalgaların boyuna, gücüne bakmadan süzülüyordu enginlerde. Durmak istemiyordu sanki! Yarışmaya gönderdiğim resim, bir aylık bekleyişin sonunda yanındaki birincilik belgesi ile geri geldi. Hani daha önce demiştim ya mutluluk benim için fırçanın kâğıtla buluşmasından ibaret diye. İşte o an, hiç tahmin edemeyeceğim şeyler benim mutluluğu bulmamı sağlamıştı. Varlığımın yük olduğuna inandırıp buna iyiden iyiye alıştığım tekerlekli sandalye, en büyük dostumdu artık. Dostumun varlığını geç de olsa fark ediyor oluşum ise en büyük mutluluğum. Yarışmanın ardından resmim bazı sergilerde yer aldı. Limanıma adım atmıştım ve buradaki hayatım da usul usul şekilleniyordu. Kendisinden güç aldığım en büyük destekçim ise başlarda buraya ulaşmamı zorlaştırdığına inandığım dalgalardı. Otuz yıl geçti aradan. Ama heyecanım on beş yaşındaki kız ile aynı. Beni mutlu ettiğine inandıklarım aynı. Dostum ise hâlâ ilk günkü gibi benimle. Şimdiyse bir resim sergisindeyim. Konuşmamı bitirir bitirmez başımı çeviriyorum sıra sıra dizilmiş tablolarıma doğru. Fırça darbeleri bana ait olan her bir resim, gülümsemeye başlıyor sanki o esnada. Her birinde yalnızca benim bildiğim apayrı yaşanmışlıklar var. Cümlelerim yüreğimden akan su damlaları misali aktıkça akıyor nehirlere. Aktıkça başka vadilerde karşılığı alkış sesleri oluyor yankılanan. Benim ise bu coşku karşısında tepkim oldukça basit kalıyor. Beni hedefe götüren ve bu yolda en büyük destekçim olan dostuma bakıyor, önce gülümsüyor, sonra da ona göz kırpıyorum.   SİTEM SADIK ER Katre tanecikleri gibi inersen eğer kendi kanatlarınla semadan düşme benim yaşadığım coğrafyalara boş yere sen tek şebnem olsan bile yüreğime serpilen   İstemiyorum artık seni, istemiyorum hiç girme düşlerime bulut beyazlığında gelinliklerle sanal görüntüler gibi anlamsız o otuz iki dişi zangır zangır titreten ayazlarda kalsam bile alma beni dünyana gecelerin insafsız gizinden uzansın gönlüme   Oysaki sen yakmıştın gönlümü ve içindekini baktırma artık siteminle sürekli solgun, sisli, amansız yorgun düşmüş vücutları taşıyamayan sabahla bir olup gülümseme bana alaylı alaylı…   Gizli gizli buluşup kara mavi bulutlarla yağmur olup düşme toprağıma ansızın çöllerde kavrulup yansam da umarsız yaşamın son demlerinde girme ezik yüreğime soluksuz kalıp can versem de sonsuza dek soluğum olma hiç çek git, sonsuzluklara…   GÖZLERİNDE VAR OLMAK ÖZER İNTİBAY Hatırlamak istemiyorum belki günün güneşi gözlerine doğar şimdi saçlarının serinine uzansam şöyle şöyle öteye beriye aksam mesela tutup çekiversen beni kendine çam sakızı kokan omuzuna  yaslasan ve itiraz etmeden titrek kirpiklerine yazsam dudağının üstündeki bene konsam mesela gözlerine doğacak güneşi izlesem   Gözlerin ne zaman on ikiyi gösterse ben çiğ damlası gibi düşerim dudaklarına ufak, acı bir gülümsemeyle toprağa sonra çocuk olmak vardı dizlerinde hayaller kuracaktım gizlerinde bulutlara şekiller, dağlara hikayeler yazacaktım papatya falıyla prakları gönlüne savuracaktım   sonra, sonra akşam olmak vardı gözlerinde gözyaşlarına uzanıp rüyalar görecektim kirpiklerinden kayıp toprağa düşecektim ve o an yüreğinde fırtınalar kopacaktı vakitsiz bir ay batışı, zamansız bir yitiş bir maşuka dar gelen sokaklar ve ben gözlerinden tamamen düşecektim ve ben gözlerinden tamamen düşecektim.   YETER RAMAZAN ŞAŞMAZ Kalbime gergef gergef; ördüğün nakış yeter Yüreğimi eriten; nazlıca bakış yeter Coşkun çaylar misali; duygunla akış yeter Gönlümün çerağını; hissinle yakış yeter   Muhabbet koylarında; asil duruşun yeter Güvercin kalbi gibi; nabzı vuruşun yeter İkliminde vuslatın; aşkı kuruşun yeter Kalbime gergef gergef; ördüğün nakış yeter   Hece hece vefaya; imza atışın yeter Sabahıma doğarak; akşam batışın yeter Dalganı sahilime; aşkla katışın yeter Yüreğimi eriten; nazlıca bakış yeter   Duygu duygu kalbime; sevda koyuşun yeter Aşkımın heykelini; gönle oyuşun yeter Dünyadan sıyrılarak; hissi soyuşun yeter Coşkun çaylar misali; duygunla akış yeter   Zarif bir kuğu gibi; gönle süzülmen yeter Nota nota sayfama; aşkla düzülmen yeter Kırık kalp durağında; mahzun, üzülmen yeter Gönlümün çerağını; hissinle yakış yeter.   KALK GEL, SÜVEYDA EMİRE KARAKOÇ Gecenin ayazında yüreğim yangın yeri sensizlikten dilim damağım kurudu bir yudum sana ihtiyacım var, kalk gel, Süveyda   Özlem buğuları sarıyor gözlerimi  yokluğunun acısı saplanıyor yüreğime hasretine takılı bir plak gibi sende tekrarlıyorum, yoksun sensizliğe demir attı yüreğim   Virane şehrin sokaklarında yolunu gözleyen hancıyım ne kervanlar geçti bu handan bir senin yolun düşmedi   Hayaller yokluğunda virane şehirde boynu bükük kalıyor kalk beri gel, Süveyda.   AVUTMAK EVİNDAR SAYILGAN Bir insan ne kadar avutur kendini ya da ne kadar inandırabilir kendi söyleyip kendi dinlediklerine   Bazen bir hayale kapılıp gitmek ister öyle vurdum duymaz, öyle delice ardında bırakıp her şeyi dönüp bakmadan çünkü bakarsa yarım kalı yürüyemez   aslında avunmak en büyük ihtiyaç en olmadık zamanda tam da bitti dediğin yerde gözlerin kapalı inanmak umut etmek var ya çoğumuzun en çok istediği şey   Bir gülü koklarken avuttum kendimi unuttum her şeyi avutmanın, gerçeğin yerini tutmayacağını bile bile.
Van Gölü İncileri

KİPTEN ZAMANA

HAMİYET SU KOPARTAN

İlkokul sıralarındaki mini mini öğrenciler için de üniversitede okuyan gençler için de Türkçe dersinin en zevkli konusudur kiplerdir. Fiil çekimi yapmak eğlenceli olduğundan öğretmen de öğrenci de vaktin ne çabuk geçtiğini, zilin ne çabuk çaldığını fark edemez.

İlkokul yıllarında konunun daha rahat kavranması için “-di’li geçmiş zaman, -miş’li geçmiş zaman” diye öğretiriz. Ortaokul yıllarında -di’li geçmiş zaman yerine görülen veya bilinen geçmiş zaman, -miş’li geçmiş zaman yerine öğrenilen veya duyulan geçmiş zaman demeye başlarız. Bunu kavramak da kolaydır: Bizzat görüp şahit olduğumuz konuları anlatırken fiile ve/ veya isme “-di”, başkasından duyup öğrendiğimiz alıntı/ aktarma cümlelerini anlatırken “–miş“ eki ekleriz.

Ne var ki derste eğlenerek işlenen konu, bazen yazılıdaki başarıya yansımaz. Görülen geçmiş zaman mıydı, -di’li geçmiş zaman mıydı, gelecek zaman mıydı, geniş zaman mıydı, karıştırır bazı öğrenciler.  “-se, -sa” şart kipi mi dilek-şart kipi miydi, emir kipinin olumlu çekimi neydi, gereklilik kipinin olumsuz çekimi nasıldı, cümle içinde bulmak zorlaşır, kafalar karışır. Öğrencinin kafasında dönen soru işaretleri, çengel halini alır, çözülmesi zor bulmaca olur adeta.

BULMACA

Dışarıdan bakınca çözmek zor,

Biraz düşün, kafa yor,

Elinde kaç harfin var?

Hayatın adı: Bulmaca.

 

Dön o yana, bu yana,

Sağdan sola, soldan sağa,

Çık yukarı, in aşağıya,

Hayatın adı: Bulmaca.

 

Bir çengele takıldı mı akıl,

Uykusuzlar kervanına katıl,

Bilinmeze sen de sarıl,

Hayatın adı: Bulmaca.

Zaman kavramı tarih gibi, saat gibi, ezan vakti gibi nesnel özellik gösterse de öznel yönü de olan bir kavramdır. Herkesin zaman kavramı farklıdır: Ders çalışma, yemek yeme, uyuma, uyanma gibi. Atalarımız adeta bulmacaya dönüşen zaman kavramını çözmüştür. Fiil cümlesinde zaman, isim cümlesinde zaman konuları vardır da bir de literatüre girmeyen, halkın irfanını yansıtan zamanlar vardır: Akıllanmışlığı özetleyen “bu saatten sonra”, tecrübe kazanmışlığı izah eden “bu yaştan sonra”.

“Bu saatten sonra” ile başlayan hiçbir cümle, olumlu cümle değildir.  Sözü söyleyenin eskisi gibi olmayacağını, pişmanlığını; gösterdiği çabaların, verdiği emeklerin karşılığını alamadığı için akıllanmışlığını içerir. “Bu yaştan sonra” ile başlayan cümleler ise eskiden yaptığı ufak tefek hataların artık büyüyüp göze batacağını, aksi takdirde gözden düşeceğini hisseden cümlelerdir. Özünde insanın yaşına göre hareket etmesi gerektiğini, geçmişte yaptığı hataları artık yapmayacağını, hatalarından, yanlışlarından ders alarak tecrübe kazandığını içerir.

 

KENDİ LİMANINA DOĞRU

HAYRUNNİSA KUŞMAN

Her insan bir gemi kaptanı misali hayatının da kaptanıdır. Kimisi; deniz dalgalarının onu götüreceği yere, hiç karışmadan yalnızca güverteden izleyerek ulaşır. Kimi ise geçer dümeninin başına, hırçın dalgalara inat yön verir gemisine ve ulaşır hayallerinin limanına.

Benim öyle çok da imkânsız hayallerim yoktu aslında. Gemim için çizdiğim rotanın mesafesi oldukça kısaydı. Fakat dalgaların büyüklüğü işimin zorlaşmasına sebep oluyordu. En azından buna inanıyordum. Peki, ya neydi zor olan, neydi zorlaştıran? Herkes için yürümek sıradandı mesela. Ama benim için imkânsızdı. Hayatım boyunca hiçbir zaman bacaklarımı hissetmedim, kullanamadım. Bacaklarımın bendeki karşılığı bir çift yük oluşuydu.

Deniz dalgalarına rağmen hayallerimi temsil eden liman beni kendisine çağırıyordu inatla. Hayal gücümdü bu. Tuvalim, boyalarım, fırçalarım, renkler... Tüm bunlara rağmen deniz dalgalarını hiçbir zaman fırsata çevirebilmeyi düşünemedim. Onların bana yardımının olabileceğini anlayamadım bir türlü. Çünkü yürümeyi geçtim, ayakta dahi duramayışım gemimin karşısına büyük bir kaya parçası gibi çıkıyordu adeta.

On beş yaşına geldiğimde iki yıl boyunca bir daha hiç dokunmamak üzere kaldırdığım resim malzemelerimi bir yarışma hevesiyle çektim önüme ve başladım hayal etmeye. Bu yarışmanın bana özel olduğuna inanmam, heyecanımı dizginleyemiyor oluşuma yol açıyordu. Engellerin aşmak isteyenler için başlangıç olduğu söylenir. Acaba benim de yıllardır hiçbir işe yaramadığına kendimi inandırdığım bacaklarım, hayallerim için bir merdiven basamağını mı oluşturuyordu? O an için bunu düşünmedim. Yalnızca yapmak istedim ve yaptım.

Her zaman olduğu gibi yine hiç düşünmeden fırçanın boyayla buluşmasına izin verdim. Ve uzun süredir böyle bir an yaşamıyor oluşumun verdiği heyecanla bu muhteşem ikilinin kendi içlerinde olan uyumunu izledim bir müddet. Sıra bu ikilinin kâğıtla buluşmasına izin vermeye gelmişti. Böylesi büyüleyici bir ana şahit olmak için fırçanın ucuyla kâğıda dokundum aceleyle. Ardından bir süre de boyanın kâğıtta dağılışını izledim. Evet, kesinlikle buydu! Mutluluk benim için kâğıtta bırakılan fırça darbelerinden ibaretti.

Bir mutluluk darbesi daha, sonra bir tane daha... Derken bitmiş haliyle resmim karşımda duruyordu. Resimde sonsuzluğa doğru uzanan denize, bir gemi eşlik ediyordu. Ama en önemlisi geminin sahipsiz olmayışıydı. Dümeninde bir de kaptanı vardı. Hayallerini liman yapan ve gemisinin rotasını buna göre çizen kaptan, deniz dalgalarını da rotasından şaşmayacak şekilde yönlendiriyordu. Gemi ise rotasını bilen bir pusula misali dalgaların boyuna, gücüne bakmadan süzülüyordu enginlerde. Durmak istemiyordu sanki!

Yarışmaya gönderdiğim resim, bir aylık bekleyişin sonunda yanındaki birincilik belgesi ile geri geldi. Hani daha önce demiştim ya mutluluk benim için fırçanın kâğıtla buluşmasından ibaret diye. İşte o an, hiç tahmin edemeyeceğim şeyler benim mutluluğu bulmamı sağlamıştı. Varlığımın yük olduğuna inandırıp buna iyiden iyiye alıştığım tekerlekli sandalye, en büyük dostumdu artık. Dostumun varlığını geç de olsa fark ediyor oluşum ise en büyük mutluluğum.

Yarışmanın ardından resmim bazı sergilerde yer aldı. Limanıma adım atmıştım ve buradaki hayatım da usul usul şekilleniyordu. Kendisinden güç aldığım en büyük destekçim ise başlarda buraya ulaşmamı zorlaştırdığına inandığım dalgalardı.

Otuz yıl geçti aradan. Ama heyecanım on beş yaşındaki kız ile aynı. Beni mutlu ettiğine inandıklarım aynı. Dostum ise hâlâ ilk günkü gibi benimle. Şimdiyse bir resim sergisindeyim. Konuşmamı bitirir bitirmez başımı çeviriyorum sıra sıra dizilmiş tablolarıma doğru. Fırça darbeleri bana ait olan her bir resim, gülümsemeye başlıyor sanki o esnada. Her birinde yalnızca benim bildiğim apayrı yaşanmışlıklar var.

Cümlelerim yüreğimden akan su damlaları misali aktıkça akıyor nehirlere. Aktıkça başka vadilerde karşılığı alkış sesleri oluyor yankılanan. Benim ise bu coşku karşısında tepkim oldukça basit kalıyor. Beni hedefe götüren ve bu yolda en büyük destekçim olan dostuma bakıyor, önce gülümsüyor, sonra da ona göz kırpıyorum.

 

SİTEM

SADIK ER

Katre tanecikleri gibi inersen eğer

kendi kanatlarınla semadan

düşme benim yaşadığım coğrafyalara boş yere

sen tek şebnem olsan bile yüreğime serpilen

 

İstemiyorum artık seni, istemiyorum hiç

girme düşlerime bulut beyazlığında gelinliklerle

sanal görüntüler gibi anlamsız

o otuz iki dişi zangır zangır titreten

ayazlarda kalsam bile alma beni dünyana

gecelerin insafsız gizinden uzansın gönlüme

 

Oysaki sen yakmıştın gönlümü ve içindekini

baktırma artık siteminle sürekli

solgun, sisli, amansız yorgun düşmüş

vücutları taşıyamayan sabahla bir olup

gülümseme bana alaylı alaylı…

 

Gizli gizli buluşup kara mavi bulutlarla

yağmur olup düşme toprağıma ansızın

çöllerde kavrulup yansam da umarsız

yaşamın son demlerinde girme ezik yüreğime

soluksuz kalıp can versem de sonsuza dek

soluğum olma hiç çek git, sonsuzluklara…

 

GÖZLERİNDE VAR OLMAK

ÖZER İNTİBAY

Hatırlamak istemiyorum belki

günün güneşi gözlerine doğar şimdi

saçlarının serinine uzansam şöyle

şöyle öteye beriye aksam mesela

tutup çekiversen beni kendine

çam sakızı kokan omuzuna  yaslasan

ve itiraz etmeden titrek kirpiklerine yazsam

dudağının üstündeki bene konsam mesela

gözlerine doğacak güneşi izlesem

 

Gözlerin ne zaman on ikiyi gösterse

ben çiğ damlası gibi düşerim dudaklarına

ufak, acı bir gülümsemeyle toprağa

sonra çocuk olmak vardı dizlerinde

hayaller kuracaktım gizlerinde

bulutlara şekiller, dağlara hikayeler yazacaktım

papatya falıyla prakları gönlüne savuracaktım

 

sonra, sonra akşam olmak vardı gözlerinde

gözyaşlarına uzanıp rüyalar görecektim

kirpiklerinden kayıp toprağa düşecektim

ve o an yüreğinde fırtınalar kopacaktı

vakitsiz bir ay batışı, zamansız bir yitiş

bir maşuka dar gelen sokaklar

ve ben gözlerinden tamamen düşecektim

ve ben gözlerinden tamamen düşecektim.

 

YETER

RAMAZAN ŞAŞMAZ

Kalbime gergef gergef; ördüğün nakış yeter

Yüreğimi eriten; nazlıca bakış yeter

Coşkun çaylar misali; duygunla akış yeter

Gönlümün çerağını; hissinle yakış yeter

 

Muhabbet koylarında; asil duruşun yeter

Güvercin kalbi gibi; nabzı vuruşun yeter

İkliminde vuslatın; aşkı kuruşun yeter

Kalbime gergef gergef; ördüğün nakış yeter

 

Hece hece vefaya; imza atışın yeter

Sabahıma doğarak; akşam batışın yeter

Dalganı sahilime; aşkla katışın yeter

Yüreğimi eriten; nazlıca bakış yeter

 

Duygu duygu kalbime; sevda koyuşun yeter

Aşkımın heykelini; gönle oyuşun yeter

Dünyadan sıyrılarak; hissi soyuşun yeter

Coşkun çaylar misali; duygunla akış yeter

 

Zarif bir kuğu gibi; gönle süzülmen yeter

Nota nota sayfama; aşkla düzülmen yeter

Kırık kalp durağında; mahzun, üzülmen yeter

Gönlümün çerağını; hissinle yakış yeter.

 

KALK GEL, SÜVEYDA

EMİRE KARAKOÇ

Gecenin ayazında yüreğim yangın yeri

sensizlikten dilim damağım kurudu

bir yudum sana ihtiyacım var,

kalk gel, Süveyda

 

Özlem buğuları sarıyor gözlerimi 

yokluğunun acısı saplanıyor yüreğime

hasretine takılı bir plak gibi

sende tekrarlıyorum, yoksun

sensizliğe demir attı yüreğim

 

Virane şehrin sokaklarında

yolunu gözleyen hancıyım

ne kervanlar geçti bu handan

bir senin yolun düşmedi

 

Hayaller yokluğunda

virane şehirde boynu bükük kalıyor

kalk beri gel, Süveyda.

 

AVUTMAK

EVİNDAR SAYILGAN

Bir insan ne kadar avutur kendini

ya da ne kadar inandırabilir

kendi söyleyip kendi dinlediklerine

 

Bazen bir hayale

kapılıp gitmek ister

öyle vurdum duymaz, öyle delice

ardında bırakıp her şeyi

dönüp bakmadan

çünkü bakarsa yarım kalı

yürüyemez

 

aslında avunmak en büyük ihtiyaç

en olmadık zamanda

tam da bitti dediğin yerde

gözlerin kapalı inanmak

umut etmek var ya

çoğumuzun en çok istediği şey

 

Bir gülü koklarken avuttum kendimi

unuttum her şeyi

avutmanın, gerçeğin yerini

tutmayacağını bile bile.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.