Köşe Yazıları Haber Girişi: 15.01.2021 - 08:59, Güncelleme: 15.01.2021 - 08:59

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
OKUMAK GAZEL YİĞİT Okuduğu onca kitaptan sonra hayatına eskisi gibi nasıl devam edebilirdi ki. Açtığı her sayfa onu başka bir dünyaya götürüyorken sadece kendi gördükleri ile nasıl yetinebilirdi. Sayfa sayfa hayat yüklemişti sırtına. Binlerce değişik duygu, bakış, yakarış. Unutamazdı artık, çıplak ayakla harabe evlerin olduğu sokakta dolaşan çocuğu. Yıllarca oradan oraya savrulmuş dünya güzeli o kızı. Sevdiği adamı ömür boyu beklemiş kadını. Bütün aile bireylerini kaybetmiş o genç adamı. Herhangi bir yere baksa yaşlı adamın torunlarını beklerken ki umutsuz bakışı gelir aklına. Fazla uzağa gidemez, hüzün dağına çarpıp geri döner gözlerinin feri. Bir şeye sevinecek olsa gülüşünü bir duvar dibinde sevgilisinin gidişini seyrederken kaybeden o kadın düşer aklına. Üzülecek olsa, kışın ortasında konserve kutusundaki ateşle ısınmaya çalışan küçük çocuk bir şükür kondurur dudaklarına. Şu çok garip olacak ama doğru. Suyu fazla açsa tarihin dalgalarına binip gelen tek gözünü yitirmiş bir kahraman vanayı tersine çevirtir.  Ardından gelecek nesilleri hatırına düşürür. Canı sıkılsa ruhu daralsa paslı zindanda kuru ekmek yiyen bir mahkûmun satırları sarar etrafını. Kalk yaşa istediğin gibi der ona. Ne zaman bir karınca görse tembel ağustos böceğini düşünür: ''Yorulma, hayatın sana uzattığı umut iplerine tutun. Ve Yaradan’ın cömertliğini hatırla. Beni bile doyuruyorsa korkma sana biçilen kaderden,'' der ona. Okuduğu onca kitaptan sonra artık sadece kendi duygularını taşımıyordu yüreğinde. Ve bu ona ağır gelmiyordu. Aksine bir yüreğin ne kadar genişleyebileceğine şaşkınlıkla şahit oluyordu. Satır satır okuyordu evrende dönüp duran duyguları. Oluk oluk akın ediyordu yeni hisler yüreğinin kurumuş tarlalarına. Bir ip atsa bin balık tutuyordu dimağında. Bir karınca, bir bebek, bir kadın, tanımadığı kır saçlı bir amca. Hiç görmediği âşık bir oğlan. Hiç karşılaşamayacağı bir yeni gelin...  Fazla uzatacak değilim. Kısacası herkes, her şey parmaklarıyla çevrilmeyi bekleyen o sayfalarda gizliydi. Daha okunacak ne çok kitap vardı.  Ufkunu genişletecek ne çok yeni sözcük. Matematik gibi zor çözülen kelimeler nasılda sıralanıyordu yürek çarkına. O ömrüne sığdırabildiği kadar insan ve anlayış sığdırıyordum. Başkaları onu kitap okuyor zannediyordu.   GÖZLERİN İLK AŞK ÖĞRETMENİM ŞÜKRULLAH YAVUZER Gözlerin böyle güzel bakmasaydı bilemezdim yüreğimin varlığını kirpiklerin saplanmasaydı kalbime dolaşmazdım böyle yaralı sen böyle vakur sen böyle edalı bakışların ateş gözlerin belalı   Seni mi anlatır bütün şarkılar senin için mi yazılmış bütün şiirler senin gibi mi kokar zambaklar güller senin gözlerine mi meftun bütün şairler hep seni mi söyler durur tüm ozanlar sana mı benzer nadide çiçekler senin kadar mı narin uçan kelebekler sen misin tüm güzelliklerin ilham kaynağı   hep dilimde adın sen misin uğruna ölünen kadın gözlerin yüreğime düşen ilk cemre evriliyor sana yüreğim hücre hücre oturuyorsun kalbime kurduğun ülkenin tahtına   Ülkenin başkenti güzel gözlerin gözlerin, ilk aşk öğretmenim ilk sen tuttun ellerimi ilk sen öptün bildiğim kadar sen şiir oldun ben şair   Gözlerin ezbere bildiğim tek şiir seni ne kadar anlatsam azdır bilen bilir yüreğim karşında devrik hükümdar mübrem gözlerinle yüreğim yeniden dirilir   Sen tarihler boyunca uğruna ölünen kadın, aşk senin adın...   İLK BAKIŞTA RAİF ARAS Buğulanmış sandığım büyük güllü perdenin dibindeki sedire oturdum camları kırıkmış pencerenin...   İlk bakışta naylon gerildiğini anlayamamışım loş bir ortam sedir gıcırdıyor yavaştan perdesizde görünmüyor dışarısı...   İlk bakışta yüzlerin gölgesi dayak izi gibi alışınca sedirin sesi azaldı sanki sıcak iki çay bir tabak çay şekeri...   İlk bakışta camsız pencereli güllü perdeli seslenen divanlı evde gülüşlerimizle çay karıştırıp içtiğimizi anlayamamıştım... BİR KÂĞIT BİR KALEM HAMİYET KOPARTAN Yine hazan, yine yaprak dökümü Hayat ağacımın kökten sökümü Bilmem diri miyim yoksa ölü mü? Geriye kalan: Bir kâğıt, bir kalem   Ruhum engin denizlere dönüktü Dilim elemini döktükçe döktü Lakin mavinin rengi de sönüktü Derya yerine: Bir kâğıt, bir kalem   Rüzgâra yakışan esip geçmektir Aşığın muradı sevda çekmektir Çölde bir yudum suyu beklemektir Benim yağmurum: Bir kâğıt, bir kalem   Ay güneşe, gün geceye yanaştı Ak karaya, kara aka karıştı Tüm yumaklar birbirine dolaştı Düğümü çözdüm: Bir kâğıt, bir kalem   Nevşehrî’yim, bir canım var, bir ismim Ne duyulur ne de görülür cismim Cebimde bozuk param, eski resmim Hicran sermayem: Bir kâğıt, bir kalem.                YAVAŞ YAVAŞ DELİRDİM A. YAVUZ YAVRUTÜRK Bir not düştü hayatın anlamsızlığına 'yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi' suskun bir kelebek çarptı boğazın sularına ertesi gün gazetelerde -gülen- eski yüzü ile neydi dostlarının anlayamadığı anlatamadığı ne vardı tabutuna sarılı duran ihtiyar babasına   'Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi' solgun bir yaprak düştü boğazın sularına tam da bahara çalarken gözleri avunacağı bir sevda vakti ağlatarak bir yalnız kenti anlatamadıklarıyla veda etti.   Bu şehrin insanına nisyan vurduğu zaman korkar oldu insandan insan şu kör olası yalnızlık hortluyor ya! azgın sularda boğuluyor insanca her isyan.   'Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi' haber saatlerinde unuttuk gülmeyi yürekleri kinli, elleri kirli, dişleri sivri gözleri korkulu haber spikerleri parkta, durakta, sokakta ürküttüler masum kelebekleri   'Ne yaptın kızım! 'feryadında bir baba izi bile kalmıyor çığlıkların sonraki sabahlarda yavaş yavaş deliriyorum haberin ola!   SOR BENİ MEHMET MUHLİS ŞEPİK Değerse  kalbine tahassür keder Cehennem beteri nardan sor beni Seçtiğin tercihin sonuysa heder Yüreği kavuran hardan sor beni   Geçtiyse tozpembe rüya hayalin Gerçeğe dayanır  küser ikbalin Düşen yaprak gibi biter misalin Dalı yeksan eden kardan sor beni   Çaldığın kapılar toz tutmuş ise Talihi bahtına küserse buse Feryadı figanın kubbeye erse O çıkmaza sapan dardan sor beni   Tutarsa ellerini yabancı bir el Akarsa gözlerinden sicim gibi sel Savursa seni bir hazandan yel Yüzüne değemeyen ardan sor beni   Son yıldız ışığı sönerse sana Bülbül gücenmişse gülünden yana Ayrılık çanları haykırsa an'a Defteri kapanan yardan sor beni YARAM MEHMET RAYMAN Yanı yokuş bir adam ayağını dayamış sarı çamlara ipliğin kirmeni yün çile eğirmekten yorulmuş kolları aşkın birinci geldiği yuvamıza dayanmış gecelerin çıbanı   Sökülmüş dikiş acısıdır bulut sargını giden yaram paslı yüreğim atıyor yerinden kimlikçiler çıkmış adam arıyor isim benzerliğine bakınca bu kayıtların hepsi çal çene.  
Van Gölü İncileri

OKUMAK

GAZEL YİĞİT

Okuduğu onca kitaptan sonra hayatına eskisi gibi nasıl devam edebilirdi ki. Açtığı her sayfa onu başka bir dünyaya götürüyorken sadece kendi gördükleri ile nasıl yetinebilirdi. Sayfa sayfa hayat yüklemişti sırtına. Binlerce değişik duygu, bakış, yakarış.

Unutamazdı artık, çıplak ayakla harabe evlerin olduğu sokakta dolaşan çocuğu. Yıllarca oradan oraya savrulmuş dünya güzeli o kızı. Sevdiği adamı ömür boyu beklemiş kadını. Bütün aile bireylerini kaybetmiş o genç adamı. Herhangi bir yere baksa yaşlı adamın torunlarını beklerken ki umutsuz bakışı gelir aklına. Fazla uzağa gidemez, hüzün dağına çarpıp geri döner gözlerinin feri. Bir şeye sevinecek olsa gülüşünü bir duvar dibinde sevgilisinin gidişini seyrederken kaybeden o kadın düşer aklına. Üzülecek olsa, kışın ortasında konserve kutusundaki ateşle ısınmaya çalışan küçük çocuk bir şükür kondurur dudaklarına.

Şu çok garip olacak ama doğru. Suyu fazla açsa tarihin dalgalarına binip gelen tek gözünü yitirmiş bir kahraman vanayı tersine çevirtir.  Ardından gelecek nesilleri hatırına düşürür. Canı sıkılsa ruhu daralsa paslı zindanda kuru ekmek yiyen bir mahkûmun satırları sarar etrafını. Kalk yaşa istediğin gibi der ona. Ne zaman bir karınca görse tembel ağustos böceğini düşünür:

''Yorulma, hayatın sana uzattığı umut iplerine tutun. Ve Yaradan’ın cömertliğini hatırla. Beni bile doyuruyorsa korkma sana biçilen kaderden,'' der ona. Okuduğu onca kitaptan sonra artık sadece kendi duygularını taşımıyordu yüreğinde. Ve bu ona ağır gelmiyordu. Aksine bir yüreğin ne kadar genişleyebileceğine şaşkınlıkla şahit oluyordu. Satır satır okuyordu evrende dönüp duran duyguları. Oluk oluk akın ediyordu yeni hisler yüreğinin kurumuş tarlalarına. Bir ip atsa bin balık tutuyordu dimağında. Bir karınca, bir bebek, bir kadın, tanımadığı kır saçlı bir amca. Hiç görmediği âşık bir oğlan. Hiç karşılaşamayacağı bir yeni gelin... 

Fazla uzatacak değilim. Kısacası herkes, her şey parmaklarıyla çevrilmeyi bekleyen o sayfalarda gizliydi. Daha okunacak ne çok kitap vardı.  Ufkunu genişletecek ne çok yeni sözcük. Matematik gibi zor çözülen kelimeler nasılda sıralanıyordu yürek çarkına. O ömrüne sığdırabildiği kadar insan ve anlayış sığdırıyordum.

Başkaları onu kitap okuyor zannediyordu.

 

GÖZLERİN İLK AŞK ÖĞRETMENİM

ŞÜKRULLAH YAVUZER

Gözlerin böyle güzel bakmasaydı

bilemezdim yüreğimin varlığını

kirpiklerin saplanmasaydı kalbime

dolaşmazdım böyle yaralı

sen böyle vakur sen böyle edalı

bakışların ateş gözlerin belalı

 

Seni mi anlatır bütün şarkılar

senin için mi yazılmış bütün şiirler

senin gibi mi kokar zambaklar güller

senin gözlerine mi meftun bütün şairler

hep seni mi söyler durur tüm ozanlar

sana mı benzer nadide çiçekler

senin kadar mı narin uçan kelebekler

sen misin tüm güzelliklerin ilham kaynağı

 

hep dilimde adın

sen misin uğruna ölünen kadın

gözlerin yüreğime düşen ilk cemre

evriliyor sana yüreğim hücre hücre

oturuyorsun kalbime kurduğun

ülkenin tahtına

 

Ülkenin başkenti güzel gözlerin

gözlerin, ilk aşk öğretmenim

ilk sen tuttun ellerimi

ilk sen öptün bildiğim kadar

sen şiir oldun ben şair

 

Gözlerin ezbere bildiğim tek şiir

seni ne kadar anlatsam azdır bilen bilir

yüreğim karşında devrik hükümdar

mübrem gözlerinle yüreğim yeniden dirilir

 

Sen tarihler boyunca

uğruna ölünen kadın, aşk senin adın...

 

İLK BAKIŞTA

RAİF ARAS

Buğulanmış sandığım

büyük güllü perdenin

dibindeki sedire oturdum

camları kırıkmış pencerenin...

 

İlk bakışta

naylon gerildiğini anlayamamışım

loş bir ortam

sedir gıcırdıyor yavaştan

perdesizde görünmüyor dışarısı...

 

İlk bakışta

yüzlerin gölgesi dayak izi gibi

alışınca sedirin sesi azaldı sanki

sıcak iki çay

bir tabak çay şekeri...

 

İlk bakışta

camsız pencereli

güllü perdeli

seslenen divanlı evde

gülüşlerimizle

çay karıştırıp içtiğimizi

anlayamamıştım...

BİR KÂĞIT BİR KALEM

HAMİYET KOPARTAN

Yine hazan, yine yaprak dökümü

Hayat ağacımın kökten sökümü

Bilmem diri miyim yoksa ölü mü?

Geriye kalan: Bir kâğıt, bir kalem

 

Ruhum engin denizlere dönüktü

Dilim elemini döktükçe döktü

Lakin mavinin rengi de sönüktü

Derya yerine: Bir kâğıt, bir kalem

 

Rüzgâra yakışan esip geçmektir

Aşığın muradı sevda çekmektir

Çölde bir yudum suyu beklemektir

Benim yağmurum: Bir kâğıt, bir kalem

 

Ay güneşe, gün geceye yanaştı

Ak karaya, kara aka karıştı

Tüm yumaklar birbirine dolaştı

Düğümü çözdüm: Bir kâğıt, bir kalem

 

Nevşehrî’yim, bir canım var, bir ismim

Ne duyulur ne de görülür cismim

Cebimde bozuk param, eski resmim

Hicran sermayem: Bir kâğıt, bir kalem.             

 

YAVAŞ YAVAŞ DELİRDİM

A. YAVUZ YAVRUTÜRK

Bir not düştü hayatın anlamsızlığına

'yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi'

suskun bir kelebek çarptı boğazın sularına

ertesi gün gazetelerde -gülen- eski yüzü ile

neydi dostlarının anlayamadığı

anlatamadığı ne vardı

tabutuna sarılı duran ihtiyar babasına

 

'Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi'

solgun bir yaprak düştü boğazın sularına

tam da bahara çalarken gözleri

avunacağı bir sevda vakti

ağlatarak bir yalnız kenti

anlatamadıklarıyla veda etti.

 

Bu şehrin insanına nisyan vurduğu zaman

korkar oldu insandan insan

şu kör olası yalnızlık hortluyor ya!

azgın sularda boğuluyor insanca her isyan.

 

'Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi'

haber saatlerinde unuttuk gülmeyi

yürekleri kinli, elleri kirli, dişleri sivri

gözleri korkulu haber spikerleri

parkta, durakta, sokakta

ürküttüler masum kelebekleri

 

'Ne yaptın kızım! 'feryadında bir baba

izi bile kalmıyor çığlıkların

sonraki sabahlarda

yavaş yavaş deliriyorum haberin ola!

 

SOR BENİ

MEHMET MUHLİS ŞEPİK

Değerse  kalbine tahassür keder

Cehennem beteri nardan sor beni

Seçtiğin tercihin sonuysa heder

Yüreği kavuran hardan sor beni

 

Geçtiyse tozpembe rüya hayalin

Gerçeğe dayanır  küser ikbalin

Düşen yaprak gibi biter misalin

Dalı yeksan eden kardan sor beni

 

Çaldığın kapılar toz tutmuş ise

Talihi bahtına küserse buse

Feryadı figanın kubbeye erse

O çıkmaza sapan dardan sor beni

 

Tutarsa ellerini yabancı bir el

Akarsa gözlerinden sicim gibi sel

Savursa seni bir hazandan yel

Yüzüne değemeyen ardan sor beni

 

Son yıldız ışığı sönerse sana

Bülbül gücenmişse gülünden yana

Ayrılık çanları haykırsa an'a

Defteri kapanan yardan sor beni

YARAM

MEHMET RAYMAN

Yanı yokuş bir adam

ayağını dayamış sarı çamlara

ipliğin kirmeni yün çile

eğirmekten yorulmuş kolları

aşkın birinci geldiği yuvamıza

dayanmış gecelerin çıbanı

 

Sökülmüş dikiş acısıdır

bulut sargını giden yaram

paslı yüreğim atıyor yerinden

kimlikçiler çıkmış adam arıyor

isim benzerliğine bakınca

bu kayıtların hepsi çal çene.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.