Köşe Yazıları Haber Girişi: 30.04.2022 - 09:01, Güncelleme: 30.04.2022 - 09:01

ESKİ VAN’DA RAMAZAN BAYRAMI

 

ESKİ VAN’DA RAMAZAN BAYRAMI

Ümit Kayaçelebi yazdı...
Maddi ve manevi iyiliklerle gelen ramazan ayı insanların birbirleriyle kaynaşmasına vesile olur. Bu mübarek ay geldiğinde yurdumuzun her yöresinde olduğu gibi Van’da da maneviyat artar, insanlar adeta yeni bir hüviyete bürünürlerdi. Azından çoğundan Ramazanın kendi nasibiyle bereketiyle geldiği gönüllere hâkim olduğundan yiyecek içecek konusunda kimsenin bir endişesi olmadan gelip giden ramazanın ardından ramazan bayramı heyecanı başlardı. ‘Top gürleyip oruç, bozulan lahzadan beri Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.’ Sayılı olan camilerimizden Büyük Cami ve Küçük Camide gönüller birleşir, Ramazan ayı boyunca sahura kalkılır, iftarlar açılır, teravih namazları kılınır, hatimler bağışlanır ve böylece ibadet itaatle Ramazan Bayramı gelip çatar ve Ramazan bayramına kavuşmanın sevinci yaşanırdı, tüm gönüller ALLAH için çarpardı. Müslümanlar için mukaddes bir ay olan Ramazan ayı biter ve on bir ayın sultanını uğurlarken bir yandan hüzünlenirken beri yandan da ramazanı ifa edip bayrama kavuşmak ayrı bir sevinç ve heyecan yaratırdı. Derken bayram geldiğinde:   ‘Bayram geldi neş’emize Düğün dernek köşemize Aman dostlar barışalım Şeytan gitsin peşimizde.’    ‘İyi bak sağ ile sola Kalbimiz sevinçle dola Ey mü’minler, Müslümanlar Bayramınız Kutlu Ola.’ Eski bayramlarda, hazırlıklar, tatlı bir telaşla günler öncesinden başlardı. Evlerde bayram temizlikleri yapılır, halılardan perdelere her şey yıkanır, bayramda mis gibi koksun diye plastik boyanın olmadığı o seneler acı kireçle evler güzelce badanalanırdı. Bütün evlerdeki tahtalar silinir, camlar silinir, çamaşırlar yıkanırdı.  Evler toprak evler olmasına rağmen yinede temizlik elden bırakılmaz ve bayrama tiril tiril bir ev hazırlanırdı. Bayram öncesi evde bulunan bakır kaplar iyicene kontrol edilir ve kalaysız kaplar kalaylanmak üzere çarşıya gönderilerek kaplar kalaylanırdı. Zaten kalaycılarda hemen hemen hepsi şimdi ki küçük cami civarında bu işi yapan Kalaycı Osman Gemici, Kalaycı Kadir Usta, İbrahim Davutoğlu, Kalaycı İsmail de aynı mıntıkada bu işi yapan kalaycılardı. Günümüzde telefon, internet, faks, cep telefonu var. Oysa o yıllarda her şey mektupla halledilirdi. Bayram öncesi şimdiki TELEKOM Binasının olduğu yerde stantların üzerinde çeşit çeşit kartpostallar satılırdı. Yaklaşık olarak 8-10 reyonda dini kartlar, şehir kartları, artist kartları, çiçekli kartlar o eski PTT’nin önünde adeta bir gül bahçesi gibi açardı. Artık herkes kendi yaşına başına göre kartpostal seçerdi. Kimi büyükler dini resimler alırken kimileri artist resimlerine yönelir kimi de özellikle benim memleketim olan Van’ın resmini alayımda oradakilerde benim memleketimin resmini görsünler derdi. Biz o zamanlar genç olduğumuz için Hülya Koçyiğit, Yılmaz Güney, Fatma Girik, Belgin Doruk, Ayhan Işık, Sema Özcan, Cüneytr Arkın. vs.gibi artistlerin resmini alırdık. Kartpostalları alanlar zarfa koyar ve zarfı kapatarak bırakırlardı. İşin ilginç bir tarafı da kartpostal yazarken her karta ayrı ayrı kutlama ifadeleri kullanılırdı. Telefon o devre göre çok lükstü ve her mahallede 1 veya 2 telefon zor bulunduğu için çok önemli kişilere de ELT telgraf çekilirdi. Bunlar da o yılların kutlaması idi. Ve ben ve benim gibi herkes şehir dışındaki tanıdıklarına, akrabalarına, ahbaplarına mutlaka bayramda bayram tebriki atardı. Makbul olanda bayram öncesi bayram tebriki atmaktı. Çünkü PTT şimdiki gibi hızlı değildi bir mektup veya kart 7-10 gün arasında ancak gidebiliyordu. Bu yüzden biz posta süresini de hesaba katarak bayramda yerine varacak şekilde bayram kartlarını atardı. O yıllarda şimdiki gibi bol pastaneler yoktu. O pastanelerin yaptığı işi Van’ın evdeki hanımları yapar ve mutlaka bayrama baklava hazırlanarak girilirdi. Yani bayramda hemen hemen hangi eve giderseniz gidin mutlaka baklava ikram edilirdi. Baklava bayramların vazgeçilmezlerindendi. Sini sini baklavalar sadece evlerde pişirilmesi için örtülere sarılarak fırına gider ve geldikten sonrada çocuklar kenarından köşesinden yemesinler diye baklavalarda evde serin bir yere bırakılırdı ki bu çoğu zaman kiler olurdu mevsim kış ise misafir odasına gün evvelinden arife günü bırakılırdı. Yine bayrama takım elbisenin altına da bir çift güzel kundura gerektiğinden bunun içinde ya o zamanki hazır ayakkabı satanlardan birisine gidip ayağınıza göre bir ayakkabı alırdınız veya yaptırırdınız. Hazır alacaksanız o devrin en ünlü kunduracısı ‘İzmir Kundura’ idi. Oradan ayakkabı almak Vanlı için bir ayrıcalıktı.  Oradan ayakkabı alanlar bilhassa çocuklar kendi aralarında bak ben İzmir kunduradan aldım bu ayakkabımı diyerek diğer çocuklara hava atardı. Bu işle uğraşan Kunduracı Niyazi ve Rahmetli Fevzi Gülpınar şu anda hatırladıklarım. Bu hazır kundura alanların yanı sıra birde ölçü verip kendine ve çocuklarına ayakkabı yaptıranlarda vardı. Topal Esat Ertuş usta ile Ziya Timurhan’da çok dayanıklı ayakkabı yapma hususunda en önde gelen isimlerdi. Bayram öncesi kimse öyle saçlı sakallı hırpani bir şekilde bayrama girmek istemez ve dolayısıyla berbere gidilir ve bayram tıraşı olunurdu. Ve bayram öncesi birkaç gün berberler bayram öncesi başlarını kaşıyacak vakit bulamazlardı. Ve arife günü kenara bir şişe kolonya ve tepsiye de şeker bırakılarak tıraş olan kişiye saatler olsun der demez bahşişler iki misli gelir ve çıraklarda böylece sevinir ve harçlıklarını çıkarmış olurlardı. Ve berberlerde tıraş için gelenler akşamüstü alabildiğine artar ve artık herkes sıraya girer bu tıraşlar bazen bayram namazına kadar da devam ederdi. O yıllarda evlerde öyle evlerde modern banyolar yoktu. Ne termosifon, ne şofben bilinmiyordu. İptidai hamamlarda varsa hamam sobasında su ısıtılarak veyahut dışarıda kurulan ocakta kara kazanlarla ısıtılan su ile yıkanılırdı. Genelde banyolar hep çal denilen yerlerde yapılırdı. Ancak bayram öncesi kadınlar, kızlar gündüzleri hamama giderlerken erkekler de bayram arefesi hamama giderlerdi. Ve aynen berberler gibi hamamlarda arefe günü itibariyle alabildiğine dolardı ve bayram namazına kadar hamamlarda yıkananlar olurdu. Gerek terzide, gerek berberde ve gerekse hamamda böyle sıraya girmek ve beklemek de fazla abartılmaz ve o esnada da sohbetler de alabildiğine koyulaşırdı. Bayramlarda gelen misafirler için herkes kendi maddi durumuna göre, bayram şekeri alırken çikolata çok zengin evlerinde görülürdü.  Kolonya derseniz herkesin alabildiği kolonya Çoban kolonyası idi. Pereja kolonyasını almaya herkes muktedir olamazdı. Bir de evdeki çocuklar ve misafirliğe bayrama gelen çocuklara verilmek üzere gayet fazla fındık alınırdı. Bu fındıklar yemek için değil milav kazıp fındık oynamak içindi. Daha bayram gelmeden hemen hemen her evin önünde yarın bayram olduğunda fındık oynamak için gün evveli milavlar kazılır bayrama hazır edilirdi. Zaten milav kazıp fındık oynama bayram eğlencelerinin en başında gelir ve bayramın üç günü çocuklar, gençler milav başından ayrılmazlardı. Milav dediğimiz şey küçük bir avuç içi kadar oyularak kazılan mini bir çukurdan başka bir şey değildi. Biraz eğilimli yerde kazılırdı ki fındık attığınız zaman rahatça akıp gelsin. Biri milavın başında bekler biri makul bir mesafeden eliyle fındık atardı milava. Çift atarsa atan, tek girerse bekleyen kazanırdı. Bazıları büyükçe fındıkların kenarlarını çakıyla düzeltirdi ki eline daha rahat yatsın ve çift gelsin diye böyle özel 8-10 fındığa da ‘Elmiyalık ’ denirdi.  Attığın fındık kazanır veya kaybederdiniz. Ama attığınız fındık yani elinizdeki fındık her zaman çift olurdu. Oyunun kaidesi böyleydi. Arefe günü kadınlar erkekleri ili birlikte ölülerinin bulundukları kabristanlara gider ve orada Kur’an okumasını bilenler Yasin okur bilmeyenler Fatiha okur ve dualar edilerek ölenlerde rahmetle yâd edilirdi. Ve kadınlar Bayram sabahı bir daha kabristana gitmez sadece erkekler giderlerdi. Bu adet senelerdir Van’da devam edip gitmektedir. . Ancak azda olsa bu gün bayram sabahları gelen kadınlara rastlanmaktadır. Bayram namazı erdiğinde Bayram namazı kılınır hutbeden sonra herkes orada bir bayramlaşma da bulunur ve ondan sonra herkes evinin yolunu tutardı. Veyahut bazıları hiç evine gitmez doğrudan mezarlığın yolunu tutardı. Böyle insanlar gayet samimi şekilde konuşa konuşa kimi Garipler Mezarlığının kimi de Akköprü Mezarlığının yolunu tutardı. Kabristanlarda şimdiki gibi insanları ziyadesiyle dini vecibelerini bi hakkın ifa etmekten men edecek kadar fakir fukara yoktu. Zaten o yıllarda her mahalle kendi fakirine sahip çıktığı için dilenci görmek pek vaki değildi. Böyle su dökme falanda yoktu. İşte mezarlığa o gün sadece erkekler gider kadınlar asla o gün mezarlıklara gitmezlerdi. Erkekler ailece aile mezarlarına gidilir dualar edilir, Fatihalar okunur, Yasinler bağışlanır ve kabristan ziyareti bittikten sonra herkes geldiği yoldan evine dönerdi. Sabah erkenden kalkılan ama uykuyu alamamış bile olsa hiç ”mızmızlanmadan” gidilen bayram namazları sonrası tüm aile büyükten küçüğe sırayla bayramlaşır, hediyeler, harçlıklar verilir, ardından özenle hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturulurdu. Evde zaten kahvaltı hazırdır. Siz mezarlığa giderken evin hanımı, kızları, gelinler kalkmış her biri bir işle meşgul olmuş ve artık herkes bayrama hazırdır. Bu arada sokakta o sokakta oturan evlerin hanımları veya gençleri tarafından bir güzelce süpürülmüş ve âdete bal dök yağ yala misali sokak tertemiz olmuştur Kahvaltıdan sonra hemen sokağa çıkılırdı. Kapı kapı bütün komşular, akrabalar, nineler, dedeler ziyaret edilir, elleri öpülür, gönülleri hoş edilirdi. Büyükler de çocuklara harçlık, şeker, mendil, sakız, bisküvi verirdi. Her gidişimizde rahmetlinin hep seferberlik sırasında yaşadıklarını böyle ağlayarak anlatırdı. Bunu gören dedem emekli başmuallim Ziya Kayaçelebi’de istiklal harbi gazilerinden olması ve bir gözünü harpte kaybettiği ve aynı acıları paylaştıkları için sohbetleri hüzünlü olur ve uzadıkça uzardı. Çocuk iken biz sinemaya yalnız başımıza gitmezdik ne gündüz ne gece. Yalnız büyüklerimiz sinemaya gittikleri zaman onlarla birlikte sinemaya giderdik. İşte mevsimde özellikle yaz ise bayramda yaz günlerinden birine rast gelmişse sinemaya giderken babamız lütfedip bizi şehir parkına götürmüşse, oradan kalkıp birer külahta siyah çekirdek almışsak, sinemaya gitmişsek ve birde sinemada oturmuşsak, oturduktan sonra birer tane de Yakup sandıkçının Uludağ gazozundan içmişsek o da bize çifte bayram demekti. Ortaokul sıralarına geldiğimizde geceleri değil de gündüzleri sinemaya gidebildiğimizden bayram günleri de çoğu zaman büyüklerimize takılmadan bayramı sinemada geçirdiğimiz bayramlarda olurdu. Bayramın birinci günü sabah sinema oynamazdı ve öğleden sonra sinemaya giderdik. Dedem vefat edinceye kadar hep büyüklerimizle bayramlara bila mecburi giderdik. Dedemin vefatından sonra bu gidişler ve gelişler azalınca bayramları sinemada geçirir olduk. Çocuktuk ve hep bir heyecan yaşamak istiyorduk. Sinemada bayramda ayrı bir heyecan yaratıyordu. İşte o Cüneyt Arkının Malkoçoğlu, Fatihin Fedaisi, KaraMurat filmleri, kartal Tibet’in Kara Oğlan filmlerindeki sahneleri abartılı olsa bile nasıl heyecanla izlerdik. Ayhan Işık, Yılmaz Güney, Leyla Sayar, Türkan Şoray’ın gençlik yıllarındaki o filmler hala hafızamıza sanki nakşedilmiş gibi tazeliğini koruyor. İşte bu bayramlar bahar, yaz veya sonbahara gelmişse ve tesadüfen şehre halkacılar gelmişse veya çadır tiyatrosu gelmişse veya cambaz gelmişse çocuklarının elinden tutan nefesini orada alırdı. Çünkü 25-30 bin insanın yaşadığı Van’da öyle üst düzeyde bir hayat yoktu.  Mesela çok iyi hatırlıyorum tesadüfen bir bayramda Zat-i Sungur Vana gelmişti. Ve bu günkü Vilayetin hemen arkasında büyükçe bir çadır kurulmuştu. Babama anneme yalvar yakar olduk bizi götürdü ve ben hala o anları bir türlü unutamadım. Şimdi bazen bayramlar geldiğinde ah nerede o eski bayramlar dediğimiz o eski bayramlar kısaca anlattığım şekilde güzeldi. Niçin güzeldi? Çünkü saf ve temiz bir nesildik lüks tüketim yoktu kendi imkânlarımız nispetinde hayattan bir şeyler kapmaya çalışıyorduk. İnsanın kadir kıymeti vardı. Madde bu zamandaki gibi ilahlaşmadığından insanlığın, komşuluğun, akrabalığın hakkını vermeye çalışıyorduk ve bayramlarımız da bu yüzden ayrı bir heyecanla kutlanıyordu. Van’da Eski Bayramlar O günleri anlatmak zor olsa da Çok güzeldi Van’da eski bayramlar Geçmiş günler anılarda kalsa da Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Çikolata yoktu, alırdık şeker Balalar yığılır kapıda bekler Biraz harçlıkla, fındık isterler Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Milav kazar fındıkları atardık Tek atınca birden biz de batardık Bazı gün de yükümüzü tutardık Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Çok erkenden gider idik camiye Kulak kesilirdik Hafız Hemdiye Zaten çok yakındık Küçük Camiye Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Dolup taşardı misafirle evler Karşılıklı içilirdi kahveler Derken sürüp gider tatlı sohbetler Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Uzak yakın gidilirdi her yere Hatır çok mühimdi onlara göre Bayram sevincini yaşardı yöre Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Bizim mehle insanlarla kaynardı Çocuklar melikan, kupa oynardı Kimisi de sinemaya koşardı Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Toprak evler tertemizdi her zaman Hele bayramlar da görseydin aman Misafirle kaynayıp taşardı her an Çok güzeldi Van’da eski bayramlar   Nenem bize ayran aşı yapardı Hane halkı kaşıkları kapardı Tuzlu balık sofraya tat katardı Çok güzeldi Van’da eski bayramlar Nerede o seki bayramlar nerde? Bütün güzellikler kaldı mazide Toprak damlı bizim o eski evde Çok güzeldi Van’da eski bayramlar Çok güzeldi banka sokağında bayramlar
Ümit Kayaçelebi yazdı...

Maddi ve manevi iyiliklerle gelen ramazan ayı insanların birbirleriyle kaynaşmasına vesile olur. Bu mübarek ay geldiğinde yurdumuzun her yöresinde olduğu gibi Van’da da maneviyat artar, insanlar adeta yeni bir hüviyete bürünürlerdi. Azından çoğundan Ramazanın kendi nasibiyle bereketiyle geldiği gönüllere hâkim olduğundan yiyecek içecek konusunda kimsenin bir endişesi olmadan gelip giden ramazanın ardından ramazan bayramı heyecanı başlardı.

‘Top gürleyip oruç, bozulan lahzadan beri

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.’

Sayılı olan camilerimizden Büyük Cami ve Küçük Camide gönüller birleşir, Ramazan ayı boyunca sahura kalkılır, iftarlar açılır, teravih namazları kılınır, hatimler bağışlanır ve böylece ibadet itaatle Ramazan Bayramı gelip çatar ve Ramazan bayramına kavuşmanın sevinci yaşanırdı, tüm gönüller ALLAH için çarpardı. Müslümanlar için mukaddes bir ay olan Ramazan ayı biter ve on bir ayın sultanını uğurlarken bir yandan hüzünlenirken beri yandan da ramazanı ifa edip bayrama kavuşmak ayrı bir sevinç ve heyecan yaratırdı. Derken bayram geldiğinde:

 

‘Bayram geldi neş’emize

Düğün dernek köşemize

Aman dostlar barışalım

Şeytan gitsin peşimizde.’

 

 ‘İyi bak sağ ile sola

Kalbimiz sevinçle dola

Ey mü’minler, Müslümanlar

Bayramınız Kutlu Ola.’

Eski bayramlarda, hazırlıklar, tatlı bir telaşla günler öncesinden başlardı. Evlerde bayram temizlikleri yapılır, halılardan perdelere her şey yıkanır, bayramda mis gibi koksun diye plastik boyanın olmadığı o seneler acı kireçle evler güzelce badanalanırdı. Bütün evlerdeki tahtalar silinir, camlar silinir, çamaşırlar yıkanırdı.  Evler toprak evler olmasına rağmen yinede temizlik elden bırakılmaz ve bayrama tiril tiril bir ev hazırlanırdı. Bayram öncesi evde bulunan bakır kaplar iyicene kontrol edilir ve kalaysız kaplar kalaylanmak üzere çarşıya gönderilerek kaplar kalaylanırdı. Zaten kalaycılarda hemen hemen hepsi şimdi ki küçük cami civarında bu işi yapan Kalaycı Osman Gemici, Kalaycı Kadir Usta, İbrahim Davutoğlu, Kalaycı İsmail de aynı mıntıkada bu işi yapan kalaycılardı.

Günümüzde telefon, internet, faks, cep telefonu var. Oysa o yıllarda her şey mektupla halledilirdi. Bayram öncesi şimdiki TELEKOM Binasının olduğu yerde stantların üzerinde çeşit çeşit kartpostallar satılırdı. Yaklaşık olarak 8-10 reyonda dini kartlar, şehir kartları, artist kartları, çiçekli kartlar o eski PTT’nin önünde adeta bir gül bahçesi gibi açardı. Artık herkes kendi yaşına başına göre kartpostal seçerdi. Kimi büyükler dini resimler alırken kimileri artist resimlerine yönelir kimi de özellikle benim memleketim olan Van’ın resmini alayımda oradakilerde benim memleketimin resmini görsünler derdi. Biz o zamanlar genç olduğumuz için Hülya Koçyiğit, Yılmaz Güney, Fatma Girik, Belgin Doruk, Ayhan Işık, Sema Özcan, Cüneytr Arkın. vs.gibi artistlerin resmini alırdık.

Kartpostalları alanlar zarfa koyar ve zarfı kapatarak bırakırlardı. İşin ilginç bir tarafı da kartpostal yazarken her karta ayrı ayrı kutlama ifadeleri kullanılırdı. Telefon o devre göre çok lükstü ve her mahallede 1 veya 2 telefon zor bulunduğu için çok önemli kişilere de ELT telgraf çekilirdi. Bunlar da o yılların kutlaması idi. Ve ben ve benim gibi herkes şehir dışındaki tanıdıklarına, akrabalarına, ahbaplarına mutlaka bayramda bayram tebriki atardı. Makbul olanda bayram öncesi bayram tebriki atmaktı. Çünkü PTT şimdiki gibi hızlı değildi bir mektup veya kart 7-10 gün arasında ancak gidebiliyordu. Bu yüzden biz posta süresini de hesaba katarak bayramda yerine varacak şekilde bayram kartlarını atardı.

O yıllarda şimdiki gibi bol pastaneler yoktu. O pastanelerin yaptığı işi Van’ın evdeki hanımları yapar ve mutlaka bayrama baklava hazırlanarak girilirdi. Yani bayramda hemen hemen hangi eve giderseniz gidin mutlaka baklava ikram edilirdi. Baklava bayramların vazgeçilmezlerindendi. Sini sini baklavalar sadece evlerde pişirilmesi için örtülere sarılarak fırına gider ve geldikten sonrada çocuklar kenarından köşesinden yemesinler diye baklavalarda evde serin bir yere bırakılırdı ki bu çoğu zaman kiler olurdu mevsim kış ise misafir odasına gün evvelinden arife günü bırakılırdı.

Yine bayrama takım elbisenin altına da bir çift güzel kundura gerektiğinden bunun içinde ya o zamanki hazır ayakkabı satanlardan birisine gidip ayağınıza göre bir ayakkabı alırdınız veya yaptırırdınız. Hazır alacaksanız o devrin en ünlü kunduracısı ‘İzmir Kundura’ idi. Oradan ayakkabı almak Vanlı için bir ayrıcalıktı.  Oradan ayakkabı alanlar bilhassa çocuklar kendi aralarında bak ben İzmir kunduradan aldım bu ayakkabımı diyerek diğer çocuklara hava atardı. Bu işle uğraşan Kunduracı Niyazi ve Rahmetli Fevzi Gülpınar şu anda hatırladıklarım. Bu hazır kundura alanların yanı sıra birde ölçü verip kendine ve çocuklarına ayakkabı yaptıranlarda vardı. Topal Esat Ertuş usta ile Ziya Timurhan’da çok dayanıklı ayakkabı yapma hususunda en önde gelen isimlerdi.

Bayram öncesi kimse öyle saçlı sakallı hırpani bir şekilde bayrama girmek istemez ve dolayısıyla berbere gidilir ve bayram tıraşı olunurdu. Ve bayram öncesi birkaç gün berberler bayram öncesi başlarını kaşıyacak vakit bulamazlardı. Ve arife günü kenara bir şişe kolonya ve tepsiye de şeker bırakılarak tıraş olan kişiye saatler olsun der demez bahşişler iki misli gelir ve çıraklarda böylece sevinir ve harçlıklarını çıkarmış olurlardı. Ve berberlerde tıraş için gelenler akşamüstü alabildiğine artar ve artık herkes sıraya girer bu tıraşlar bazen bayram namazına kadar da devam ederdi.

O yıllarda evlerde öyle evlerde modern banyolar yoktu. Ne termosifon, ne şofben bilinmiyordu. İptidai hamamlarda varsa hamam sobasında su ısıtılarak veyahut dışarıda kurulan ocakta kara kazanlarla ısıtılan su ile yıkanılırdı. Genelde banyolar hep çal denilen yerlerde yapılırdı. Ancak bayram öncesi kadınlar, kızlar gündüzleri hamama giderlerken erkekler de bayram arefesi hamama giderlerdi. Ve aynen berberler gibi hamamlarda arefe günü itibariyle alabildiğine dolardı ve bayram namazına kadar hamamlarda yıkananlar olurdu. Gerek terzide, gerek berberde ve gerekse hamamda böyle sıraya girmek ve beklemek de fazla abartılmaz ve o esnada da sohbetler de alabildiğine koyulaşırdı.

Bayramlarda gelen misafirler için herkes kendi maddi durumuna göre, bayram şekeri alırken çikolata çok zengin evlerinde görülürdü.  Kolonya derseniz herkesin alabildiği kolonya Çoban kolonyası idi. Pereja kolonyasını almaya herkes muktedir olamazdı. Bir de evdeki çocuklar ve misafirliğe bayrama gelen çocuklara verilmek üzere gayet fazla fındık alınırdı. Bu fındıklar yemek için değil milav kazıp fındık oynamak içindi. Daha bayram gelmeden hemen hemen her evin önünde yarın bayram olduğunda fındık oynamak için gün evveli milavlar kazılır bayrama hazır edilirdi. Zaten milav kazıp fındık oynama bayram eğlencelerinin en başında gelir ve bayramın üç günü çocuklar, gençler milav başından ayrılmazlardı.

Milav dediğimiz şey küçük bir avuç içi kadar oyularak kazılan mini bir çukurdan başka bir şey değildi. Biraz eğilimli yerde kazılırdı ki fındık attığınız zaman rahatça akıp gelsin. Biri milavın başında bekler biri makul bir mesafeden eliyle fındık atardı milava. Çift atarsa atan, tek girerse bekleyen kazanırdı. Bazıları büyükçe fındıkların kenarlarını çakıyla düzeltirdi ki eline daha rahat yatsın ve çift gelsin diye böyle özel 8-10 fındığa da ‘Elmiyalık ’ denirdi.  Attığın fındık kazanır veya kaybederdiniz. Ama attığınız fındık yani elinizdeki fındık her zaman çift olurdu. Oyunun kaidesi böyleydi.

Arefe günü kadınlar erkekleri ili birlikte ölülerinin bulundukları kabristanlara gider ve orada Kur’an okumasını bilenler Yasin okur bilmeyenler Fatiha okur ve dualar edilerek ölenlerde rahmetle yâd edilirdi. Ve kadınlar Bayram sabahı bir daha kabristana gitmez sadece erkekler giderlerdi. Bu adet senelerdir Van’da devam edip gitmektedir. . Ancak azda olsa bu gün bayram sabahları gelen kadınlara rastlanmaktadır.

Bayram namazı erdiğinde Bayram namazı kılınır hutbeden sonra herkes orada bir bayramlaşma da bulunur ve ondan sonra herkes evinin yolunu tutardı. Veyahut bazıları hiç evine gitmez doğrudan mezarlığın yolunu tutardı. Böyle insanlar gayet samimi şekilde konuşa konuşa kimi Garipler Mezarlığının kimi de Akköprü Mezarlığının yolunu tutardı. Kabristanlarda şimdiki gibi insanları ziyadesiyle dini vecibelerini bi hakkın ifa etmekten men edecek kadar fakir fukara yoktu. Zaten o yıllarda her mahalle kendi fakirine sahip çıktığı için dilenci görmek pek vaki değildi. Böyle su dökme falanda yoktu. İşte mezarlığa o gün sadece erkekler gider kadınlar asla o gün mezarlıklara gitmezlerdi. Erkekler ailece aile mezarlarına gidilir dualar edilir, Fatihalar okunur, Yasinler bağışlanır ve kabristan ziyareti bittikten sonra herkes geldiği yoldan evine dönerdi.

Sabah erkenden kalkılan ama uykuyu alamamış bile olsa hiç ”mızmızlanmadan” gidilen bayram namazları sonrası tüm aile büyükten küçüğe sırayla bayramlaşır, hediyeler, harçlıklar verilir, ardından özenle hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturulurdu. Evde zaten kahvaltı hazırdır. Siz mezarlığa giderken evin hanımı, kızları, gelinler kalkmış her biri bir işle meşgul olmuş ve artık herkes bayrama hazırdır. Bu arada sokakta o sokakta oturan evlerin hanımları veya gençleri tarafından bir güzelce süpürülmüş ve âdete bal dök yağ yala misali sokak tertemiz olmuştur

Kahvaltıdan sonra hemen sokağa çıkılırdı. Kapı kapı bütün komşular, akrabalar, nineler, dedeler ziyaret edilir, elleri öpülür, gönülleri hoş edilirdi. Büyükler de çocuklara harçlık, şeker, mendil, sakız, bisküvi verirdi. Her gidişimizde rahmetlinin hep seferberlik sırasında yaşadıklarını böyle ağlayarak anlatırdı. Bunu gören dedem emekli başmuallim Ziya Kayaçelebi’de istiklal harbi gazilerinden olması ve bir gözünü harpte kaybettiği ve aynı acıları paylaştıkları için sohbetleri hüzünlü olur ve uzadıkça uzardı.

Çocuk iken biz sinemaya yalnız başımıza gitmezdik ne gündüz ne gece. Yalnız büyüklerimiz sinemaya gittikleri zaman onlarla birlikte sinemaya giderdik. İşte mevsimde özellikle yaz ise bayramda yaz günlerinden birine rast gelmişse sinemaya giderken babamız lütfedip bizi şehir parkına götürmüşse, oradan kalkıp birer külahta siyah çekirdek almışsak, sinemaya gitmişsek ve birde sinemada oturmuşsak, oturduktan sonra birer tane de Yakup sandıkçının Uludağ gazozundan içmişsek o da bize çifte bayram demekti.

Ortaokul sıralarına geldiğimizde geceleri değil de gündüzleri sinemaya gidebildiğimizden bayram günleri de çoğu zaman büyüklerimize takılmadan bayramı sinemada geçirdiğimiz bayramlarda olurdu. Bayramın birinci günü sabah sinema oynamazdı ve öğleden sonra sinemaya giderdik. Dedem vefat edinceye kadar hep büyüklerimizle bayramlara bila mecburi giderdik. Dedemin vefatından sonra bu gidişler ve gelişler azalınca bayramları sinemada geçirir olduk. Çocuktuk ve hep bir heyecan yaşamak istiyorduk. Sinemada bayramda ayrı bir heyecan yaratıyordu. İşte o Cüneyt Arkının Malkoçoğlu, Fatihin Fedaisi, KaraMurat filmleri, kartal Tibet’in Kara Oğlan filmlerindeki sahneleri abartılı olsa bile nasıl heyecanla izlerdik. Ayhan Işık, Yılmaz Güney, Leyla Sayar, Türkan Şoray’ın gençlik yıllarındaki o filmler hala hafızamıza sanki nakşedilmiş gibi tazeliğini koruyor.

İşte bu bayramlar bahar, yaz veya sonbahara gelmişse ve tesadüfen şehre halkacılar gelmişse veya çadır tiyatrosu gelmişse veya cambaz gelmişse çocuklarının elinden tutan nefesini orada alırdı. Çünkü 25-30 bin insanın yaşadığı Van’da öyle üst düzeyde bir hayat yoktu.  Mesela çok iyi hatırlıyorum tesadüfen bir bayramda Zat-i Sungur Vana gelmişti. Ve bu günkü Vilayetin hemen arkasında büyükçe bir çadır kurulmuştu. Babama anneme yalvar yakar olduk bizi götürdü ve ben hala o anları bir türlü unutamadım.

Şimdi bazen bayramlar geldiğinde ah nerede o eski bayramlar dediğimiz o eski bayramlar kısaca anlattığım şekilde güzeldi. Niçin güzeldi? Çünkü saf ve temiz bir nesildik lüks tüketim yoktu kendi imkânlarımız nispetinde hayattan bir şeyler kapmaya çalışıyorduk. İnsanın kadir kıymeti vardı. Madde bu zamandaki gibi ilahlaşmadığından insanlığın, komşuluğun, akrabalığın hakkını vermeye çalışıyorduk ve bayramlarımız da bu yüzden ayrı bir heyecanla kutlanıyordu.

Van’da Eski Bayramlar

O günleri anlatmak zor olsa da

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

Geçmiş günler anılarda kalsa da

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Çikolata yoktu, alırdık şeker

Balalar yığılır kapıda bekler

Biraz harçlıkla, fındık isterler

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Milav kazar fındıkları atardık

Tek atınca birden biz de batardık

Bazı gün de yükümüzü tutardık

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Çok erkenden gider idik camiye

Kulak kesilirdik Hafız Hemdiye

Zaten çok yakındık Küçük Camiye

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Dolup taşardı misafirle evler

Karşılıklı içilirdi kahveler

Derken sürüp gider tatlı sohbetler

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Uzak yakın gidilirdi her yere

Hatır çok mühimdi onlara göre

Bayram sevincini yaşardı yöre

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Bizim mehle insanlarla kaynardı

Çocuklar melikan, kupa oynardı

Kimisi de sinemaya koşardı

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Toprak evler tertemizdi her zaman

Hele bayramlar da görseydin aman

Misafirle kaynayıp taşardı her an

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

 

Nenem bize ayran aşı yapardı

Hane halkı kaşıkları kapardı

Tuzlu balık sofraya tat katardı

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

Nerede o seki bayramlar nerde?

Bütün güzellikler kaldı mazide

Toprak damlı bizim o eski evde

Çok güzeldi Van’da eski bayramlar

Çok güzeldi banka sokağında bayramlar

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.