İlkbaharın Issızlığında
Yunus Türkoğlu
Baharlardan farklı bir bahar olacak sandın. Bahar oldu, başını toprağa koydun, tam o anda çiçeğe niyetlendi Akdamar Adası’ndaki badem ağaçları. Bütün renkler yeşile bürünmüşken, biraz badem çiçeği rengine yani açık pembeye mi meyletmişti bahar… Hangisiyse artık sahibi bilir ve ondan daha güzel kim boyayabilir ki? Ve boyandı dört bir taraf envaı türlü renge. Masmavi sular, yeşil zemin, karlı dağlar, papatyalar, sümbüller… Ağaçlara sarılıp, çimlere uzanıp, gezinen uğur böceklerini gözlemek, bulutları seyretmek… Burası bir başka dünya ve burası renklerin adası…
Akşam oldu bütün renkler çıkıp gittiler, renklerin ardında kala kaldın. Ortalık sessizliğe büründü. Karşıda yanıp sönen Gevaş’ın ışıkları, Artos’un doruklarında kar, sahile vuran dalgalar birde parıldayan yakamozlar. Yıldızların altında, badem çiçeği kokuları ve ilkbaharın ıssızlığında kaldın…
Yüksek kayalıklara çarpan dalga sesleri birazdan çekildi yavaş yavaş. Duruldu her taraf, birazdan şaştın, birazdan karıştın karanlığa. Gelip sardı baharın ayazı ve gecenin karanlığı bedenini. Birazdan üşüme, birazdan macera, ne denir ki. Hangi kıssanın harmonisine sığınsan bilemedin! Ve kendiyle baş başaydı.“Sus gönlüm sus, bir elif miktarı sus!” diye mırıldandı durdu…
Kalbin içinde kavaklar, serviler, söğütler, bademler ve dallarında tüneyen kuşlar birde Vangölü sularına vuran mabedin silueti. Keşke yaşanan olaylar sandığımız gibi kalsaymış. Sandıklar dibinde saklı. Hüzünlü bir hikâyeişlenmiş idi; genç kız, delikanlı ve o zalim baba!.. Ah olmasaydı tarihin gergefinde inceden bir sızı...Kendi düşünde, ezeli uykusunda uyusun efsaneler… Bırak geçmişin sır dolu sayfalarında saklı kalsınlar…
Gece ve mehtap birbirinden ayrı düşünülmeyecek iki kelimedir. Ve mehtap titrek gönlünü efsunlu hüzünlere saldı yine. Oturduğu yerden muhteşem manzarayı sanki yükseklerden bir yerden izler gibiydi. Ruhu kanatlanmış yıldızlarda geziyordu belki de... İskeleye bağlı kayığın arada bir rüzgârla dans ederken çıkardığı gıcırtılar ve kesik kesik gelen baykuşların sesi olmasa, varsın olmasın sen mutlusun ya…
Rüyaları süsleyen masalsı bir dünyadır buraları. Hele sevgiler taşıp bahar gelince, Engil çayı, sel gibi coşunca… Bir yandan soda, bir yandan badem çiçeği kokularıyla gönül ipekten bir kuş misali, üflesen uçacak… İlkbaharın ıssızlığında dil susmuş, gönül konuşuyordu artık. Hangi filmin bir karesi, hangi hayatın birkaç saniyesi bu kadar güzel olabilir ki…
İşkirt Köyü’nden okunan ezanın sesi derinlerden duyuluyordu. Kuşlar cıvıldaşmaya başlamıştı. Bir sır vardı bu sabahlarda, insan anlatamasa da hissederdi. Ah bir bilseydi bu sırrı insanoğlu. Uyumazdı seher vaktinde!..Burada daha başka, bambaşkaydı! Sabah namaz sonrası badem ağaçlarının altında, sabahın serinliğinde, böceklerin zikir sesleri ve martıların kanat çırpışları eşliğinde manzarayı izliyordu. Gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel, rüyası ayrı güzel ve rüyadan uyanışı daha ayrı bir güzel, diyordu…
Güneşin doğmaya başlamasıyla birlikte bin bir renkli cennetlerin kapısı ardına kadar açılmıştı sanki. Nice görülmemiş rüyalar, rüyalar, rüyalar… İbretle seyretti hayatı, dünyayı. İşte önümde diyordu; deniz, dağlar, çiçekler ve gökyüzü… Kayıklar, sandallar bize doğru geliyordu aheste aheste. İskeleye yanaşıp halat atınca karaya, ayak basar basmaz heyecanla koşan çocuklar. Büyük-küçük herkes neşe içinde. Gönül halince huzur arayanlar toplanmış gibiydi…
Bir diyardan daha güzel bir diyara uçtu, sevdalardan sevdalara koştukça koştu… Dönüş vakti deyip istemeden de olsa binmişti kayığa... Bir kapı açılır insanın önünde, yolcu olur düşer yollara, düşer sulara.Kırk yıllık dost gibi bekle… Yine geleceğim nasip olursa. Çünkü kavuşmanın lezzeti hasretin nispetine göredir, diyordu…
Hoşça kalın, selametle kalın…