Emine
Yunus Türkoğlu
-Arkadaşım merhum Ramazan Öğe hatırasına-
Bu evde mahalledeki diğer evlere benziyordu, birkaç ayrıntı dışında. Tek katlı kerpiç yapılıydı, duvarları beyaz kireç, kapı ve pencere pervazları camgöbeği yeşiline boyanmıştı. Ön taraftaki kapı Hanikoğlu Sokağa, arkadaki bahçeye açılırdı. Sokak ile ev arasında kalan küçük bölümde söğüt ve akasya ağaçları gölgelik yaparken, gül mis kokusunu salar, kadife çiçeği, hatmiler sizi tutup kendine çekerdi… Rengârenk açan sarmaşıklar duvar boylarını süslerken, evin gönüllere ferahlık veren görüntüsü de içleri ısıtırdı…
Bu evde muhabbetle saygı duyulan baba Zekeriya Bey, eli hamurda, tatlı dilli, güler yüzlü bir sevgili anne Fevgiye hanım ve üçü kız, üçü erkek olmak üzere altı evladı, zor günlerinde, mutlu günlerinde eve koşan akraba ve komşuları vardı. Bu evde, tebessümü çiçeklerle bezeli bir dünya sunan küçük, sevimli kız vardı. Babasının bir tanesi, annesinin son beşiğiydi. Adı Emine, gözleri çakır fakat altı çukur muydu? Hatırlayamadım…
Hayat devam ediyorsa hikâyeler devam ettiği içindir ve Emine’nin henüz anlatılması bitmemiş hüzünlü bir hikâyesi vardır…
Emine, mutlu günlere adanmış düşleri yüreğinde saklayan çocuklardan biriydi işte. Hemen evlerinin karşı çaprazında duran Tunca Uras İlkokulu öğrencisiydi. İyi niyetle bestelenmiş türküler söylerdi oyunlar oynayarak. Ey Emine, şarkın kuşlarla, bulutlarla ilgili olsun, ağaçlardan bahsetsin ve nakaratında masmavi gökyüzü olsun…
Üstünde siyah önlüğü, başında Esmer ablasının çiçek deseni verdiği beyaz kurdelesi, sırtında çantası, gözlerinde heyecan… Emine, öğlenciydi, vakit ikindi sonrasıydı okuldan çıkmış eve doğru yürüyordu, yürüyor dediğime bakmayın üç-beş adımlık yol işte. Bahçe kapısından girince evin önündeki bölümde yeşillikler içinde annesi ve yakın akrabaları semaver önlerinde çay içiyorlardı. Yanlarına oturup bir bardak çay içip, azıcık bir şeyler atıştırdıktan sonra yerinden kalkıp çift kanatlı ahşap kapıdan eve girdi…
Bizde ayakkabılarımızı çıkarıp adım atıyoruz içeriye. Geniş salon, yerde iki halı peş peşe uzanıyor, kapının yanında vestiyer, kanepeler, kanaviçe işlemeli kırlentler, duvar halısı… Sağda misafir, solda oturma ve akabinde çocuk odaları var. Mutfak penceresi bahçeye bakıyor, ince koridorun sonundaki kapıdan verandaya benzer zemini kara beton olan bölüme çıkıyoruz ve karşımızda meyve ağaçlarının olduğu bahçe… Yaz sabahları kahvaltılar burada kuş cıvıltıları eşliğinde yapılır, her yerde neşe, huzur, mutluluk olurdu…
Akşama doğru hava serinlemiş, Emine ve arkadaşları yol kenarında ara ara çizgi oynuyorlar, ip atlıyorlar. Toprak kanaldan su akıyor, merhum Kadir Ödemiş kürek elinde suyu takip ediyor. Okulun bahçesinde top oynayan çocuklar, içlerinde bende varım. İş dönüşü evlerine gidenler. Seyfettin Uruk’un bakkal dükkânına girip çıkanlar…
Oyun devam ederken aniden Emine arkadaşlarına darılıp eve gitmişti. Annesi ne olduğunu sorunca;
“Emine Emine, tavuk çıktı beline! “ -Deyip beni kızdırıyorlar.
Annesi gülümseyerek –Ah, dert ettiğin şeye bak be kızım!.. diyerek onu teselli etmeye çalışırdı…
Baba, Karayolları Bölge Müdürlüğü’nde görev yapıyordu. Yazları genellikle şantiyedeydi, haftalarca eve gelmediği olurdu. Yine bir gün evden ayrılırken;
Emine -Baba nereye gidiyorsun?
Baba, kızının saçlarını okşadı – Uzaklara…
Emine’nin gözlerinde beliren bulutları fark edince,
-Sana ne getireyim? Hadi söyle… Pembe yanaklarından öptü, kapıdan çıktı ve geride kalan hasret yüklü duygularla annesine sarıldı…
Emine, ilkokul, ortaokul derken o yıl liseye kayıt olacaktı. Büyümüş serpilmiş güzel bir genç kız olmuştu. Annesi onun gelin olacağı günleri hayal etmeye başlamıştı belki de… İki ablası ve büyük ağabeyi evlenip evden ayrılmışlardı. “Yaprak dökümü” başlamış bir zaman sonra baba vefat etmişti. Baba hasreti en çok Emine’yi yaralıyordu… Zaman durmalıydı, ellerini tuttuğu babasının sıcaklığı onu hiç terk etmemeliydi! Ortanca ağabeyi ve kardeşi de evlenip gitmiş, anne ile kız baş başa kalmışlardı artık iki arkadaş gibiydiler. Anne astım-bronşit hastasıydı sürekli ilaç alıyor, kendine iyi bakması gerekiyordu…
Emine, herhangi bir yere gidip gelirken yoruluyor, ev işlerini eskisi gibi yapamıyor, hiç neşesi kalmamıştı. Belli etmemeye çalışıyor, zamanın çoğunu dinlenerek geçiriyor ve giderek zayıflıyordu. Artık ablalarına gezmeye değil haftada bir doktora gidiyordu. Hastaydı ve tedavi, olması gerekiyordu! Yüzü solgunken bile güzeldi, zoraki gülümsemeye çalışırdı hep… Sürekli doktor, ilaç, tedavi fayda vermemişti. Kabul etmesi çok zor durum ama hastalık bu… Beli eğilmiş, yürümekte dahi zorlanıyordu…
2011 depreminde evleri büyük hasar görmüş, bazı kısımlar çökmüştü. Mahalleden başka bir eve kiraya çıkmışlardı. Uzakta oturan ablaları gelir gider ilgilenirlerdi. Zorda olsa anne kız biri birine destek olup yaşayıp gidiyorlardı. Hayat devam ederken önce ortanca, birkaç yıl sonrada büyük ağabeyi vefat etmişti. Anne, yaşlı ve hastaydı, büyük acılar yaşamış, kanadı kırık kuşlar gibiydi…
O gün evleri kalabalıktı, kardeşi, ablaları, yakın komşular ile akrabalar gelmiş ve ağlaşanlar vardı. Hiç biri Emine kadar ağlamayı hak etmiyordu. Ve o sevgili, cefakar anne vefat etmişti, bundan sonrası Emine için çok zor olacaktı. Yüreğinden bir parçayı uğurlamış, bütün renkler ve sesler hayatından çıkıp gitmişti. Yalnız başına kalmak, hastalık ve nereye gitse hüzünlü hatıraları hep onu takip edecekti…
Ey Emine! Yakınlarınla el ele verip gülümsemeye niyet et ki gölgelendiği gibi yeniden gök kubbe aydınlansın… Yalnızların sahibi ve kimsesizlerin kimsesi olan Allah-ü Teâlâ’ya dayan, güven ve sabret…
Hoşça kalınız, dua ediniz…