Doktor Civan
Yunus Türkoğlu
Civan, yükseklerden çağlayarak akan şelalenin yakınındaki bir kayanın üzerine oturmuş etrafı izliyordu. Akan sular taşlara çarparak bembeyaz görüntüler oluşturuyor, havada uçuşan minicik su baloncukları yüzüne, ellerine konuyor adeta ruhunu serinletiyordu. O yüzden buraya Kürtçe Ganispi, Türkçe Beyazsu adını vermişlerdi. Yaz mevsiminin ortalarıydı suyun debisi biraz düşse de muhteşem görüntüler devam ediyordu. Yaz aylarında burasını görmek için il içi ve il dışından binlerce turist akın eder. Gözlerini kapattı suyun sesini dinlemeye başladı. Su sesi ilahi bir nağme gibiydi insanın yüreğine bir avuç huzur bırakıyordu. Gönlünün yükünün hafiflediğini ve dinledikçe rahatladığını fark ediyordu… Sonra açtı gözlerini, pırıl pırıl suyuyla yeşil vadiden akıp giden Botan Çayı tam karşısındaydı. Suyun taşa çarptığı yerlerde küçük girdaplar oluşuyordu, üzerinde ise küçük dal parçaları ve yapraklar yarışırcasına ilerliyorlardı. Bu su bugüne kadar kaç insanın düşüne girmişti, kimlerin hayallerine şahitlik etmiş, hangi dertlilerin ağıtlarını ve hüzünlü türkülerini dinlemiş, hangi sevdalara eşlik etmişti kim bilir? Başını kaldırıp karşı dağlara baktığında, ceviz, yabani elma, yabani armut ağaçlarının renkleri ve güzelliklerinden etkilenmişti. Ceviz ağaçları diğerlerine nazaran daha çoktu. Bu muhteşem ahenge hepsi renkleriyle, desenleriyle katkı sunuyorlardı…
İki gün önce Van’a, Şerefiye Mahallesi’ndeki evlerine gelmişti. Yorgunluğunu atmak, kafasını dinlemek, ağır geçen derslerden sıyrılmak için zihninden bir kaç yer geçirmiş ve nihayetinde memleket hasreti ağır basmış burayı tercih etmişti. Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencisiydi. “Eli kulağında!” doktor oldu olacak. Nasipse tatil dönüşünde son sınıfı okuyacak ve idealinde göz doktoru olmak vardı. Okulu daha bitmese de Van’a gelince doktordu artık. “Biri başım ağrıyor, biri tansiyonum yüksek, biri ameliyat oldum bu ilaçları kullanıyorum, vs vs…” derler dertlerini anlatırlardı. Dr. Civan’da güler yüzü, tatlı diliyle herkesin derdine derman olmaya çalışır ve kimseden de alkış beklemezdi…
Evde bir gün dinlenmiş, anne, baba ve kardeşlerini görmüş hasret gidermişti. Bahçedeki pamuk ve ekşi elmadan, sabah kahvaltısında annesinin yaptığı nefis murtuğadan yemiş, kerhiz suyuyla yapılan semaver çayı içmişti. İlk önce eşi dostu ziyaret etmeyi planlamıştı fakat olmadı. Çatak ve babasının köyü Kutis gözünde tutuyordu. Duramadı, ertesi sabah annesi ve iki kardeşiyle birlikte yola koyulmuşlardı ve ilk mola Ganispi Şelalesi olmuştu…
Anne seslendi;” – Hadi çocuklar akşam olmadan gidelim, namaza Çatak’a yetişelim!”
Ve güneşin yeryüzüyle gökyüzünün birleştiği ufukta veda etmek üzere olduğunu gördüler. Zaman nasıl da çabuk geçmişti. Bu güzellikler onu bir hayli rahatlatmıştı. Zaten buraların yabancısı değildi, özlemini gideriyordu. Yerlerinden doğruldular, toparlandılar on beş- yirmi dakikalık bir yolları vardı. Akşam ezanından önce Çatak’ta olmak üzere tekrardan yola çıktılar…
Hava kararmaya başlamıştı, uzaktan Çatak’ın ışıkları gözüküyordu gelmek üzereydiler. İlçeye girdiklerinde akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Dr. Civan heyecanlıydı, nice zaman olmuştu buralara gelmeyeli. O geceyi akrabaların evinde geçirmişlerdi. Sabah olur olmaz evden çıktı biz bir zamanlar babasının işlettiği otele doğru yürümeye başladı. Otelin önüne gelince şöyle bir baktı baktıkça gözleri buğulandı. Buraların yabancısı değildi. Neredeyse dört bir yanında hatıraları vardı. Babasıyla gelirlerdi otele.“ Ne güzel günlerdi…” diye geçirdi içinden… İlçe sokaklarını yalnız başına epeyce gezdi, çarşıda eski dostları gördü, onlarla sohbet, muhabbet etti. Eve gitmesi gerekiyordu, öğlene alabalık yemeye davetliydiler, akşamda başka bir yere. Ertesi gün köye gitmek için Çatak’tan ayrılacaklardı…
Çok şeyler öğreniriz bu yollardan deyip köye doğru yola revan oldular. Sisardere daha bitmeden ana yoldan ayrılıp köy yoluna saptılar. İnişler, çıkışlar, kıvrımlar, patikalar derken dağların doruğunda kurulan Kutis Köyü’ne varmışlardı. Amcazadeleri Hacı Mustafa ve kardeşi hacı Kerem’in evlerinin önünde durdular. Mehmet-i Guri, Naif ağabey, çoluk-çocuk herkes ordadır, zaten köyün hepsi akraba, hapsi tanıdık, hepsi ahbap... Dr. Civan uzak yoldan taaa Ankara’dan gelmiş diye bir velvele, bir sevinç ki görülmeye değer. Avluda buz gibi akan oluktan içilen sular, demlenen çaylar eşliğinde yapılan sohbetler…
İkindi sonrası gölgeler uzamaya başlamış, hava serinlemişti. Traktör römorkuna binmiş Vaviran Yaylası’na doğru yola çıkmışlardı. Elde olmadan yutulan toz haricinde her şey çok güzeldi. Yaylaya çıkılınca kartpostallık görüntüler her şeye değer deyip tüm olumsuzluklar unutuluyordu. Elvan elvan bezenen güzellikler yaylası Vaviran’dı burası, Dr. Civan için aşk-ı vatanıydı burası, zirvesi karlı dağlar, akan sular ve Vangölü’nün muhteşem görünüşüyle rüya gibiydi burası…
Selam ve dua ile…
