Süveyda
Ümran Öztürk
(Kalbin Gizli Yarası)
Bazı kelimeler vardır; insan onları duyduğu anda içinde eski bir kapı aralanır.
“Süveyda” da öyle bir kelime…
Sanki yıllardır unutulmuş bir sandığın içinden çıkan, kenarları sararmış bir mektup gibi dokunur insana.
Sessizdir ama derindir. Küçücük görünür ama içine bir ömür saklar.
Eskiler, kalbin tam ortasında siyah bir bene “süveyda” dermiş. Belki de bu yüzden insan en çok oradan kırılıyor. Çünkü herkesin içinde, kimsenin bilmediği karanlık bir oda vardır.
Kapısını her gelene açmaz insan. Bazı acılar misafir kabul etmez çünkü.
Hayat dediğimiz şey biraz da süveydamızı saklama biçimimiz değil mi zaten?
Kimi insan kahkahalarının arkasına gizler onu, kimi suskunluğunun. Bazıları kalabalık sofralarda bile yalnız hisseder kendini; çünkü içindeki o küçük boşluk hiçbir sesle dolmaz. Tıpkı çatlamış bir testinin, içine ne kadar su koyarsan koy bir yerinden eksiltmesi gibi…
İnsan bazen durup dururken hüzünleniyor.
Bir iğde çiçeğinin kokusunda, uzaktan geçen bir tren sesinde ya da eski bir türkünün tam ortasında ansızın içi sızlıyor. Sebebini açıklayamıyor belki ama kalbi biliyor. Çünkü süveyda unutmuyor. İnsan unuttuğunu sansa bile, kalbin en iç yeri hafızasını sessizce koruyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllar geçse bile içimizden gitmiyor.
Bir bakışları, bir cümleleri ya da birlikte susabildiğimiz bir akşam kalıyor içimizde.
Zaman geçiyor ama bazı duygular yaşlanmıyor. Sadece derinleşiyor. Tıpkı denizin geceleri daha koyu görünmesi gibi…
Modern dünya insana sürekli güçlü görünmeyi öğretiyor. Oysa insan biraz da kırıldığı yerden ibarettir. İçimizde taşıdığımız o görünmez çatlaklar, bizi biz yapan şeydir belki de.
Herkes birbirinin yarasına dokunmadan konuşuyor artık. Kimse kimsenin içine bakmıyor gerçekten. Halbuki insanın en çok anlaşılmaya ihtiyacı var; çözülmeye değil.
Süveyda biraz da budur işte…
İnsanın herkesten sakladığı, kendinden bile bazen kaçırdığı o ince sızı. Gece uyumadan önce kalbin kıyısına oturan düşünce. Geçmişin küllenmiş yerinden hâlâ sıcak kalan küçük bir kor.
Ve belki de insan, ömrü boyunca kendi süveydasını taşımayı öğreniyor.
Bir kuşun kanadındaki yorgunluk gibi…
Bir sonbahar yaprağının dalından kopmadan önceki sessiz bekleyişi gibi…
İçinde hep biraz eksik, biraz yarım ama yine de yaşamaya devam ederek.