Nerede O Kandıralı ile Başlayan Bayram Sabahları…
Ümran Öztürk
Sabahın en erken saatinde uyanırdı bayram…
Güneş daha tam doğmadan, evin içine sızan o telaşlı ama huzurlu hazırlıkla.
Sessizliğin bile bayrama saygı duyduğu o vakitlerde; mutfaktan gelen kahvaltı kokusu, ütülenen kıyafetlerin buğusu ve kapı aralığından içeri süzülen serinlik…
Hepsi bir araya gelir, bayramı erkenden müjdelerdi.
Ekranda Kandıralı ve ekibi…
O klarnetin içli ama bir o kadar neşeli sesi, evin duvarlarına çarpa çarpa çoğalırdı.
Sanki sadece bir müzik değil, bir bayram geleneği çalardı o an.
Kapı çalınmadan önce bile hazır olunurdu misafire.
Çünkü bayram, beklenen değil; gelen bir sevinçti…
Kandıralı’nın klarneti bir yerden sonra sadece müzik olmaktan çıkar, hatıraya dönüşürdü.
O sesle birlikte geçmişin kapıları aralanırdı:
Artık aramızda olmayanların yüzleri, eski evlerin pencereleri, çocukluğun hiç bitmeyecek sandığımız sabahları…
Şimdi soruyor insan kendine:
Nerede o sabahlar?
Televizyonlar açık ama o ruh yok,
Sofralar kurulu ama o kalabalık eksik,
Zaman var ama içinden geçen bayram yok…
Belki de bayramı kaybetmedik;
sadece biraz aceleye getirdik.
Oysa bayram, biraz yavaşlamayı isterdi…
Bir klarnet sesine kulak verip geçmişe gidebilmeyi,
Bir kapı çalındığında içten bir “Hoş geldin” diyebilmeyi,
Ve en çok da aynı sofrada, aynı kalpte buluşabilmeyi…
Şimdi bir yerlerde hâlâ çalıyor gibi Kandıralı…
Duyan var mı bilmem,
ama o ses hâlâ bir yerlerde
eski bayram sabahlarını hatırlatıyor.