Gökyüzüne Asılmış Bir Kasaba Çatak
Ümran Öztürk
Gökyüzüne asılmış gibi duruyor kasaba; ne yere tam ait ne de bulutlara…
Sabahları sisle uyanıyor sokakları, akşamları güneşi yamaçlarında ağır ağır uğurluyor.
Duvarları rüzgârla konuşuyor, pencereleri uzaklara bakmayı öğrenmiş.
Burada evler toprağa değil zamana yaslanır, adımların sesi bile hafızaya basar gibi yankılanır.
İnsan, böyle bir yerde yaşadığını değil, bir hikâyenin içinde durduğunu hisseder.
Zaman burada acele etmez, saatler suskun bir ihtiyar gibi oturur köşede.
Bir çayın buğusunda çocukluk kokar, bir taş basamakta yorgun bir sevda dinlenir.
Her kapı biraz sır, her pencere biraz bekleyiştir.
Ve doğa…
Kasabanın dili, soluğu, nabzıdır.
Dağlar omuz verir evlere, rüzgâr sokaklara yön öğretir.
Ağaçlar susarak anlatır kendini, yapraklar bir mektup gibi düşer zamana.
Toprak, her adımda geçmişi hatırlatır, her yağmurda geleceği fısıldar.
Bir dere geçer kasabanın kenarından, adı bile bilinmeyen bir türkü gibi.
Ne gür akar ne susar, yalnızca hatırlatır: hayatın aceleye gelmeyeceğini.
Geceleri ay, çatılara değil kalplere vurur ışığını.
Ve insan, doğanın ortasında değil, doğanın bir cümlesi gibi hisseder kendini.
Çatak, bir kasabadan öte…
Unutmayı reddeden bir hafıza, zamana tutunmuş bir şiirdir.
Ve sonra yol, kasabadan çıkıp vadinin kalbine doğru kıvrılır…
İşte orada başlar Çatak.
Dağların birbirine yaslanarak konuştuğu, suyun taşa sabrı öğrettiği yer.
Çatak’ta doğa, kendini anlatmak için sesini yükseltmez; kayaların arasından süzülen
bir fısıltı yeter ona.
Vadiler, gökyüzünü daraltmaz, aksine insanın içini genişletir.
Her patika bir soruya, her dönüş bir hatıraya açılır.
Burada yollar, sadece bir yere götürmez insanı; insanın kendine de varmasını ister.
Kimi zaman bir keçi sürüsüyle durur zaman, kimi zaman rüzgârla birlikte yürürsün
hiç acele etmeden.
Ve Kanispi – Beyazsu Şelalesi…
Çatak’ın kalbinde atan serin bir nabız gibi.
İlkbaharda köpük köpük coşar, kayalıklardan dökülen beyaz bir sevinçtir sanki.
Her damlası göğe yazılmış bir cümle, her akışı zamana karşı bir itirazdır.
Ama Çatak, en çok kışın anlatır kendini.
Yollar kapanır, dağlar beyaza keser, sessizlik kalın bir örtü gibi iner vadilere.
Kanispi’nin dili donar, su kristal bir suskunluğa dönüşür.
Buz sarkıtları, zamandan sarkan kelimeler gibidir; her biri, unutulmak istemeyen bir hatıra.
İnsan burada üşümez yalnızca, daha çok düşünür.
Soğuk, ruhu da içine çeken bir duruluğa dönüşür.
Ve karın ortasında yürürken, insan adımlarını değil, kalbinin sesini duyar.
Çatak, bir kasabadan öte; doğanın insana sabrı öğrettiği bir duraktır.
Gitmek isteyenleri yavaşlatır, kalmak isteyenleri çoğaltır.
Ve Çatak’ın Çağlayan Deresi, suyun balıkla, rüzgârın dalgalarla yaptığı bir vals gibidir.
Ne aceleci ne durgun; her kıvrımı ölçülü bir zarafetle döner zamanın içinde.
Alabalıklar, suyun şeffaf ritmine uyarak süzülür, rüzgâr, yüzeyde ince halkalar açar;
doğa kendi musikisini kimseye sormadan çalar burada. İnsan bakarken bir dereyi değil,
hareketin estetiğini seyreder. Su yürür, balık eşlik eder, rüzgârı serindir ama insanın içini ısıtan bir kokusu vardır: taze kırılmış cevizin kokusu, çocukluğumun avuç içindeki hatırası. Bahar geldi mi ceviz ağaçları sessizce yeşerir, sonbaharda dallar ağırlaşır; her bir ceviz, toprağın sabrını ve emeğin bereketini fısıldar.
Ve ortaya çıkan şey yalnız bir manzara değil, sessiz bir sahnedir.
Bu yüzden Çatak’ta bir dere, zamanın suya yazdığı bir şiirdir.
Belki de bu yüzden gökyüzüne asılmış şehirler, yalnız taşla, toprakla kurulmaz.
Bir derenin akışı, bir balığın sessizliği, bir rüzgârın suya dokunuşu da şehrin temelidir.
İnsan unutur çoğu zaman; acele eder, yüksek sesle yaşar, görmeden geçer.
Ama doğa unutmaz…
Bize, suyla sabrı, rüzgârla uyumu, sessizlikle derinliği öğretir.
Ve ben, bu coğrafyaya bakınca şunu anlıyorum:
Bazı şehirler yaşanır,
bazıları anlatılır,
bazıları ise insanın içine yerleşir.
İşte Çatak…
Gökyüzüne asılmış bir manzara gibi
zamana değil,
ruhuma yaslanıyor...
(Annemin gözünden Çatak’ın 60'lı yılları)