Ümit Kayaçelebi

Gel de o eski Van'ı özleme 3

Ümit Kayaçelebi

Bazen böyle durup düşünüyorum ve bakıyorum zaman nasılda gelip geçmiş. Sanki hiç çocuk olmamışız sanki hiç genç olmamışız da sanki dünyaya böyle bu yaşta gelmiş gibi bir hisse kapılıyorum

Sonrada yok yahu diyorum sen de bir zamanlar küçük bir bebektin beşiğini sallayan, seni kundaklara saran bir anan vardı.

ELEM TERE FİŞ KEM GÖZLERE ŞİŞLİ GÜNLER

Kundağının sağ kenarına nazardan korunmak, için ufacık bir beze şeb koyan ve üzerine de filketeyle nazar boncuğu takan, ağladığında seni kucağına alıp pış pış eden, hatta gazını çıkarmak için sırtına vuran, Amerikan bezleriyle senin altını temizleyen, ağrın olduğunda sana hamim yediren panason içiren seninde bir anan vardı.

Kısacası bir zaman bebektin ondan sonra ayaklandın yerlerde sürünmeye başladın, diş çıkaranda sana mahallenin gençleri bir araya gelip senin eski banka suvağındaki toprak

Evde hedik pişirip sana diş hediği verdikler günler oldu,

Ayağa kalktın yürüdün çamurlara batıp çıkardın sümüklerin akardı da silmeyi bilmezinde anan va bacın burnunu silerdi.

ÇAL DA BULAŞIK YIKANIR ÇAL DA ÇOCUKLARI YIKARLARDI.

Evde hamam yoktu ne yazık ki çalın içinde anan eteklerini, arkasına sıvar dışarıda gara gazında ısıttığı suyu getirip senin başına döker kalıp sabunla seni çamaşır gibi çitilerdi, Önce bi kaç sabunla lif ardından alırdı keseyi eline ver babam ver seni keselerdi o kesenin şiddetinden vücudun kıpkırmızı kesilirdi.

Ayağımıza naylon ayakkabıyı giyerdik ama çorabımız olmazdı. Nasıl olsa toz toprağa batacağsın çorap da kirlenecek diye anamız ayağımıza kolay kolay çorap takmazdı.

Eski banka sokağında toz toprağın içinde o yana bu yana dolaş dur. 

Sokak senindir korkma ne araba gelir ne de araba geçer. O yüzden anamızın daha doğrusu anaların öyle bi korkusu yoktu.  Ne seni kaçıracak kimse vardı ne de sana zarar verecek bir insan

FIN ET!

Valla bu İngilizce veya Fransızca bir kelime değil. Eski Van’da kullanılan bir kelime. Bizler çocuktuk her zaman sokaklarda kir pas içinde oynarken çoğu zamanda burnumuzdan sümüklerimiz akardı. Mendilimiz de yoktu ki silelim. Sümüğümüz aktığı zaman ağzımıza değecekken canım anam yetişirdi hemen elindeki mendille Fın et yavrum fın et derdi.  Yani sümüğü yukarı da çekme ineni de mendile bırak. Tercümesi şu ki; Biz sümkürmeyi bilmedik burnumuzu boşaltmaya da fın etmek denirdi bilmem anlatabildim mi?

Bazen böyle durup düşünüyorum ve bakıyorum zaman nasılda gelip geçmiş. Sanki hiç çocuk olmamışız sanki hiç genç olmamışız da sanki dünyaya böyle bu yaşta gelmiş gibi bir hisse kapılıyorum

Sonrada yok yahu diyorum sen de bir zamanlar küçük bir bebektin beşiğini sallayan, seni kundaklara saran, kundağının sağ kenarına nazardan korunmak, için ufacık bir beze şeb koyan  ve üzerine de filketeyle nazar boncuğu takan, ağladığında seni kucağına alıp pış pış eden, hatta gazını çıkarmak için sırtına vuran, Amerikan bezleriyle senin altını temizleyen, ağrın olduğunda sana hamim yediren panason içiren seninde bir anan vardı. 

LEBLEBİYİ HAVANDA DÖĞÜP TOZ ŞEKER KATIP YERDİK 

Şimdi balalar için her türlü nimetler ziyadesiyle var. Ambalajlı mahsul tek sakızlardı o zamanlar. Bisküvi tane ile lokum tane ile şeker (akide şekeri) taneyle velhasıl kelam her şey tek satılıyordu. Çok harçlığımız hiç olmadı verilen 2.5 kuruş 5 kuruş 10 kuruş 25 kuruşla idare edip gidiyorduk. Çoğu zaman bol olsun diye kırık leblebi alır ve cebimiz balon gibi şişerdi. Ye babam ye. Ne biter ne tükenir. O bizi mutlu eder di. 

Çok zaman okul dağılır eve dönerdik bizim küçük cami sokağında Mardinli altın dişi Refik Akbaş tan param kadar leblebi alırdım.  Rahmetlinin bi kaç tane altın dişi vardı ve gülümserken altın dişleri sayılırdı. Allah rahmet etsin mekanı cennet olsun.Eve gelende leblebiyi havanda iyicene döğer sonra içine azıcığ toz şeker atar ve sonra çay kaşığıyla bele sindire sindire kemali afiyetle yer ve inanın çok haz alırdım..

ANNEM ÜŞÜTMİYEYİM DİYE SIRTIMA GAZETE KOYARDI

Bura gış memleketi. Gışlar gayet uzun sürerdi. Türlü türlü hastalıklar vardı. Ama tabi kışlar kışlığını yapardı hem de çok fazlasıyla. Bizim ayağımızda bot sırtımızda palto manto da yoktu çoğumuzda.  Hazır külah, eldiven, çorap yoktu. Anamız ayağımıza yün çorabı takar, elimize elleriyle ördüğü eldivenleri takar ve başımıza o zaman çok makbule geçen tiftik başlık takardı. Ele bi başlıkdı ki çoğ sıcak tutardı. İnanın ben Atatürk ilkokula 5 yıl gidip gelirken bi paltom olmadı. Fakirlik meselsi de  değildi ama ayağımızda bazen cızlavetle bile okula gittiğim günleri hatırlarım.

Haliyle çok üşütür hastalanırdık. Hasta oldun mu Kerim efendi gelir bi kaç gün penisilin iğnesi yapar hastalığı atlatırdığ. Daha antibiyotik denen şey lügatımızda yoktu. Hava çoğ soğuk olan da anamız bizim fanilamızın altına gazeteyi olduğu gibi sırtımıza bırakır ve biz o günü öyle geçirirdik.

Hiç unutmam yine bir gün anam sırtıma gazete bırakmış ben de okulda sınıfta iken ben teprendikçe gazete hışırdıyordu. Allah rahmet etsin. Mahmure Uzel öğretmenin farkına vardı. Bana nedir bu ses deyince kalk ayağa dedi. Ayağa kalkınca gazete yine hışırdadı. Bu ne deyince öğretmenim gazete annem sırtım üşümesin hasta olmayayım deyince öğretmenim gülümsedi ve yerime oturttu.

Şimdi zırh gibi ayakkabılar, manolar, paltolar, kazaklar beslenmeler o biçim. Ne sırtı üşür ne 

de sırtına annesi ablası gazete koyar.

FIRFIRALI GÜNLER 

Fırfıra iki türlü oynanırdı:

İple çekme:

Çoğu havada atıp ip çekmesini bilmediği için fırfıraya ipi sarar ve yavaşça ipi boşaltıp yere bırakırdı ve buna iple çekme derdik.

İple vurma: Bu iple sarıp vurma biraz maharet işiydi. Herkes beceremezdi. İpi iyice Sardıktan sonra sizden evvel biri yere fırfıra atmışsa o fırfırayı hedefleyerek tam üzerine vurduğunuz zaman tahta olması dolayısıyla bir iz açılırdı. Biz buna ‘Dok’ açma derdik. Buda bir marifetti ve dok açanda bundan büyük haz alırdı. Ben şahsen bunu hiç beceremezdim. Hep iple çekerdim. Atmayı benim gibi çoğu beceremezdi.

Sert ağaç cinslerinden Fırfıra yapılırdı, genelde şimşir ağacı tercih edilir ve Fırfırayı  yere hızlıca atınca kırılmaması için bu ağaç tercih edilirdi.

 Fırfıranın ucuna kabara dediğimiz ve yerde dönmesini sağlayan çivi çakılırdı, Fırfıranın dengesi önemliydi ve bu denge güzel olursa daha fazla dönerdi.

 Fırfıraya bal mumu yedirilmiş ip sarılır ve ustalıkla yere atılırdı.

Fırfıra oyunları iki türlü oynanırdı.

 1-Büyükçe yere bir daire çizilir ve boş topaçlar bunun içine konurdu, oyuncu fırfırasını bunun içine atarak, yerdeki boş Fırfıraları dairenin dışına çıkarmaya çalışırdı, çıkardığı Fırfıra  onun olurdu.

 2-Birde zaman yarış yapılırdı, aynı anda döndürülen Fırfıralardan hangisi daha fazla dönerse o galip sayılırdı. 

NE GÜZEL RENGARENK BİLYELERİMİZ VARDI

Çocukluk yıllarımızda o zamanki tozlu topraklı yollarda en çok oynadığımız oyunlardan biri de bilye oynamaktı. Batı tarafında misket denilse de bizim yöremizde hep bilye denilmektedir. Biz sokaklarda çok bilye oynardık ve ellerimiz kir tutardı ve biz bu kirli ellere ‘Gartmağ’ derdiğ. Fakat ellerimiz gartmağ tutsa da yinede sokaklarda bilye oynamaktan vazgeçmezdik. Ellerimiz kirlendiği için her oyun sonrası da annemizden bir ton azar işitirdik. 

Bilye oyunlarında ortak nokta, bilyeyi yuvarlayarak başka bir bilyeye çarptırmak ve onu kazanmaktır. Bilye, kıvrılan işaret parmağının içine oturtulur ve başparmakla itilerek atılır. "Kaptan Oyunu"nda, bilyeler yerde açılan belirli sayıda çukura önceden saptanmış bir sıraya göre sokulmaya çalışılır. Bunu başaran oyuncu, rakibinin bilyesine atış yapma hakkı kazanır.

ÇORABIMI GADAŞTIR ANA DERDİM YÜN ÇORAPLARI ANAMIZ ALIR ELİYLE GADAŞTIRIRDI

Elhamdülillah şimdi çoraptan çok bir şey yok. Her paraya göre çorap var. Ama menim şehrim gış olduğu için umumiyetle analarımız nenelerimiz ez cümle hane içindeki tüm kadınlar her zaman ellerinde şişlerle harıl harıl yün çorap örerlerdi. Zira kış memleketi üşümeyelim ayağımız sıcak olsun diye her zaman bol bol çorap örülürdü. Beyazın üzerine bazen çorabın burnuna yanlarına kendilerine göre başka renklerden motifler bırakılırdı.  Çünkü çorap vazgeçilmez bir şeydi. O yüzden çorap örmeye evlerde ayrı bir önem verilirdi.

Lakin çorap giy çıkar derken bir zaman sonra incelir orasından burasından delinirdi. Şimdikiler çorap delindi mi hemen çöpe atıyorlar. O zaman atmak diye bir şey yoktu. Çorap özellikle taban tarafından delinirdi. Benim veya bir başkasının çorabı delinende hemen anamıza koşar ana çorabım delindi derdik. Anamız da bize dönüp;

-He yavrum ver GADAŞTIRIM derdi. Gadaştırmağ şu; o delinen yeri yine yün ipiyle örer ve çorap yenilenirdi. Şimdi artığ gadaştırmağ yok. Çöp de çoraptan çoğ ne var ki. İşleri yoğ da çorap gadaştıracağlar! O eski kadınlara mahsus idi.

GAVURMA GAVRULURKEN VERMEZLERDİ YE DİYE ANCA CIZLIĞ SERBEST

Evvel zaman zaman içinde biz bele kasaptan, manavdan, bakkaldan kaçmazdık. Çünkü boğazımızdan asla kesmezdik. Lüks yoktu israf yoktu marka derdimiz yoktu. Can boğazdan gelir deyip gönlümüzden geçen her şeyi arar bulur ve alırdık.

İşte o zamanlar bila istisna hemen hemen herkes kurban bayramında kurban kesmekten kimse geri kalmazdı.

Ve de hali vakti yerinde olanlar güz aylarında kavurma yaparlardı. O neneler analar  bacılar şalvarlarını giyer kavurma kazanının başında bi yandan kavurmayı takip ederken bi yandan da kaynayan semaverden gırtlamaları götürürlerdi. Biz yalvar yakar olsak da bi tike et vermezlerdi. Çünkü bereketi kaçar derlerdi bize. O yüzden en sonunda iş kuyruk yağını kavurmaya gelince o zaman alın derlerdi size yeyin cızlığı. Lavaş ekmeyin arasında ne de hoş giderdi heç sormayın tadı damağımda kalmış. İşte bizde o kavrulan kuyruk yağına cızlığ derdığ. Hatta bi mehleli bi arkadaşımız da her halde çok cızlığ severdi ki adı cızlığ falankese çıkmıştı.

İşte bele cızlığta unutuldu gitti.

Devam edecek.

Yazarın Diğer Yazıları