Ümit Kayaçelebi

Gel de o eski Van'ı özleme 12

Ümit Kayaçelebi

1940 LI YILLARDA VAN HALKI SİNEMA İLE TANIŞTI

Kayıtlara göre Van’da sinemanın geçmişi 1940’lı yıllara kadar uzanmaktadır. 1940’lı yıllarda Halkevi binasında gösterme sunulan filmlerin makinistliğini de PTT Makinisti Camuşçu oğullarından Ali Oktar Bey tarafından yapıldığını ve aynı zamanda o yıllarda kendisinin de sinemaya ortak olduğu bilinmektedir. Her ne kadar Van’da sinemanın 40’lı yıllarda başladığını biliyor ise de 1946 yılında başladığını da iddia edenler olsa da ekseriyet tarafından Van’da sinemanın 1940 yılında başladığı müttefikan kabul edilmiştir.

Ve o yıllarda Van’da sinema faaliyeti sadece Halkevinde sürdürülmektedir. Ancak 1950 yılı itibariyle sinemayı Şefik Saydan ve Kemal İlvan’ın ortak olarak aldıktan sonra Van’da ilk kapalı sinema olan <ŞEHİR SİNEMASI> faaliyetine başlamıştır. Kayıtlara baktığımız da 50’li yıllarda Şehir Sinemasının makinistliğini Zeki Yerginin yaptığı görülmektedir.

YIĞIL GET TAĞIMININ YÜZÜNDEN ÇOĞU DANS YARIDA KALIRDI

Yalnız bu konserlere bahusus rakkaseleri seyretmek için Van’ın <yığılget> takımı dediğimiz şehrin belalıları, kabadayıları, kırık dökük diye tabir ettiğimiz kişilerde gelirdi ki bunlar da malum şahıslardı. Geride kalanlarını rencide etmeme adına isim vermiyorum. Ve işte Konserde vukuat olmasın diye polis bekçi gelmesine rağmen Rakkase sahneye çıktığında etraftan bu <yığılget takımı> heyecana gelir hay huy ederlerdi ve ortam gerilirdi. Sinema sahibi de keşke bir şeyler olmasa diye tedirgin olmasına rağmen nahoş hadiselere meydan olunamıyordu. Ve bazen konser yarıda bile kalabiliyordu. Yalnız her konserde de bunlar olmuyordu istisnai şeylerdi.

Seyyar mikrofonun daha icat olunmadığı o yıllarda gelen sanatçılar sabit mikrofonun başında durarak nede hoş söylerlerdi. Takım elbiseli sazendeler derseniz iki dirhem bir çekirdek misali nerden bulurlarsa giyinirlerdi. Yani o saz heyetine bakıp da imrenmemek kabili mümkün değildi.

ÇADIRDA DENİZKIZINI GÖRMEĞE MERAKLI İNSANLAR

Bir başka çadırda bez afişte diyor ki: <Bu çadırda denizkızı var>  Tabi biz Vanlılar deniz görmüşüz ama denizin içinde kız görmediğimiz için balıklama bilet alıp içeri dalıyorduk.

İçeride bir kız yerde boylu boyunca uzanmış allı pullu bir de kuyruğu var. Artık nasıl dizayn etmişlerse gerçek denizkızı gibi durduğu içindir ki saf vatandaş bizler çadırdan çıktığımız da denizkızı gördük diye için için seviniyorduk. Bir de gidip mahallede sokak ta denizkızı gördük diye kendimizce hava atıyorduk. Çok saftık çok temizdik o yüzden yıllar sonra işin aslını öğrendiğimiz de helal olsun bize iyi yedirdiler demiştik.

Yalnız bu gelenler kadınlı erkekli gelip belirli bir müddet kumpanya olarak çadır kurulan mekânda orada yer içer ve yatarlardı. Ve bir müddet sonra çeker giderlerdi. Veyahut bir başkası gelirdi.

Ancak burada yine o ğır ğeşek dediğimiz zillotolar rahat durmazlar ve ekmeği için gelen o işi yapanların kadın kızlarına bazen laf atar sarkıntılıklarda bulunurlar ve bir çoğu da karakolluk olurdu. O insanlar nerelerden gelmişler ekmeklerini kazanmaya ama sen ne yapıyorsun ekmeğini kazananın ırzına namusuna halel getirmek istiyorsun deyip buradan alınanları Erek karakolunda çok güzel ıslatıyorlardı. Zaten gır gür takımının falakaya çekildikleri yer hep erek karakolu oluyordu.

Mekân mı? Söyleyeyim en çok kumpanyaların yerleştikleri icrayı sanat yaptıkları yer şimdiki Vilayet konağının olduğu yer.

İşte böyle dostlar. Biraz uzattık ama hoş görün. Bizden sonrakiler de bizim yaşadıklarımızı ve bizimde zamanımızda yaşadığımızı ot gibi yaşamadığımızı bilsinler istedim.

Bir kumpanya gelmişti 60’lı yıllarda en çaldıkları plak da hala kulaklarımda: < Gönül kuşu uçar gider> Yıldız Tezcan’ın plağı sanki hala orada dönüyor ve bende duyar gibi oluyorum.

Zaman değişti ne halka kaldı ne de halkacılar.

SİTELER ÇIKINCA NE MAHALLE NE DE SOKAK KÜLTÜRÜ DİYE BİR ŞEY KALMADI

Mahalleleri bitirdik şimdi sitelere taşındık. Artık herkes evinin büyüklüğü ile metre karesiyle çift tuvaletiyle (Hayatı mutfakla tuvalet arasında geçenler için elzem ya)ebeveyn banyosuyla, stor perdeleriyle, akıllı evleriyle övünenlerden geçilmiyor.

Artık zengin orta direğe, çok okumuş az okumuşa, Allah’ın selamını dahi vermiyor.

Nerden nereye geldik! Kimse birbirini tanınmıyor, kimse kimsenin ne hastasıyla ne ölüsüyle ne de dirisiyle ilgilenmiyor.

Artık bu şehre ne acılar ne de sevinçler paylaşılmıyor. Hal hatır torbaya konulmuş ve Van Denizin en derin yerine atılmış. Vefa denen şey fizana gitmiş. Nice nice sonradan görenler yüksek binalara doluşmuşlar ve asıl astar sorulmaz olmuş.

Herkes yüksek yüksek katlarıyla, son model cipleriyle, yazlıklarıyla, son model pahalı telefonlarıyla övünen bir avuç sonradan görme insanlarla maalesef aynı binalarda bir arada yaşıyoruz.

Artık fakir fukaraya bırak selamı merhaba bile veren yok. Oysa biz eski zamanlarda böylemiydik. Komşuluk denen şey akraba seviyesinde idi. Bir mahallede muhtaç insan olmazdı o mahalle sakinleri onu ne sokağa salar ne dilendirir ne de mağdur ederlerdi. Yardımlaşma denen şeyi çok iyi biliyorduk ve yapıyorduk. Mahalle ve sokak sakinleri neşe ve kederlerini beraber paylaşırlardı. O yıllar insanlığın daha ölmediği ve zirvede olduğu yıllardı. Bu bazı snoplar bu bazı ev araba Sevdalısı insanlıktan bi haber yükseklere tünemiş bazı zevat keşke o yılları yaşasalardı bu güne lanet ederlerdi.

Hani nerde o kurban bayramlarında kestiği kurban etini üç paya ayıranlar! Adam kesiyor hemen buzdolabına cukka. Al etleri bin arabaya doğru sahile çevir mangalı ateşi közle düş etin canına. Ayda ve senede kaç defa yiyen varmış bana ne.

Ne o eski mahaller kaldı ne de o zamanın insanları. Dede baba gitti hayır berekette onlarla ve toprak evlerle birlikte gitti.

Ne sokaklarda mahallerde dibek kaldı ne de den döğenler, Ne salça yapan var nede gağ kurutan. Bahçesi yok ki elmanın eriğin armudun gağını kurutsun. Külbaş Vanlı şimdi gidip mellaki ve melleçiyi parayla alıyor. Satanda sattığı armudun melleçi ve mellaki olduğunu bilmiyor Van armudu diye satıyor. Ya muhterem işte sen bağını bahçeni sitelere devredersen armudu gidip bele kilo ile alır bir de ondan sonra şikayet edersin.

Ne şarabi gül kaldı nede kişmiri hepsi yalan oldu. Şimdi bir zamanlar bahçesinde dolu dolu olan ve baharda yaz da açıp yüzüne gülen güller parayla alıp anneler gününde annelere götürüyorlar.

Hasılı kelam mahalle bitti siteler başladı. Artık O eski Bahçıvan Mahallesi, Vali Mitat bey Mahallesi, Mercimek Mahallesi tanınmaz halde. Zaten insanlarda birbirini tanımıyor ki!

Nerde o eski beyefendiler, nerde o eski hanımefendiler.

Daha doğrusu nerde eski insanlar.

Bir zamanlar bu şehirde dışarıdan gelen mahalle aralarında gezip dolanarak elbiselik kumaş satan kadınlar vardı. Biz de bunlara bohçacı derdik biraz da o günlerden ve  o bohçacılardan bahsedelim izninizle.

HANIM BOHÇACI GELDİ

Daha giyecek namına çok süslü püslü dekorlu şatafatlı konfeksiyon ve hazır giyim eşyasının Van’da mağazalarda satılmadığı zamanlarda ekseriyetle insanlar hazır kumaş alırlar ve bu aldıklarını terzilerde diktirirlerdi.

Evet; o yıllarda Sümerbank mağazalarının var olduğunu o zamanları yaşayanlar bilirler. Lakin orada hazır takım elbise, elbise, etek döpiyes gibi şeyler satılmazdı.

Oraya gider kocaman Sümerbank mağazasında renga renk desenli alacalı bulacalı elbiselik kumaşlara bakan hanım efendiler yaz ise basma, kış olduğu zamanda pazen cinsinden elbiselik parçaları vücut ölçülerine göre alır ya çarşıdaki bayan terzisine veyahut mahalledeki kadın terzisine diktirirlerdi. Evinde dikiş makinesi olup da bu işi becerebilen hanımlarda kendi elbiselerini kendileri diker giyinirlerdi.

Sümerbank mağazaları o yıllarda halkın vazgeçilmeziydi her ne kadar yine şehirde bu işi yapan esnaflar olsa da illa da Sümerbank’a gitmek insanların ilk tercihi oluyordu.

Neyse ben bu Sümerbank konusunu bir başka yazımda işleyeyim inşallah deyip konumuza dönelim;

Şehre zaman zaman derken özellikle bahar ve yaz aylarında Elazığ’dan, Diyarbakır’dan, Malatya’dan, Kayseri’den ve daha başka civar memleketlerden bohçacı kadınlar gelirlerdi.

Van kış memleketi olduğu içindir ki bahar ve yaz aylarında bohçacı kadınlar Van’a sökün ederlerdi.

Başlarında baş örtü ve bir çoğu bizim Van deyimiyle başında gendiği, sırtında yeleği, ayağında şalvarı ve ayağında naylon veya lastik ayakkabısıyla Van’ın ara sokaklarında gezip dolaşan bohçacı kadınlar seyyar kumaş mağazası gibiydiler

Çok fazla bağırmadan hafif sesle bohçacı bohçacı geldi deyince kadınlar kızlar ortaya çıkarlardı. Evliler kendilerine göre genç kızlarda çeyiz adına almak istedikleri şeyler adına bu bohçacıları mahalle ve sokaklarında gördüklerinde çok sevinirlerdi

TAHTA MERDİVENİN ÇIKARDIĞI O GICIRTLI SES HALA KULAKLARIMDA

O tağta merdivene rahmetli anam yolluğ sererdi ele tıkır tıkır yuğarı gata çığardığ. Ama nedersen et yinede o tahta merdivenin gıcırtısı adeta bir musiki nağmesi gibi hala kulaklarımda. O merdivenlerden inip çıkarken hep Ömer Seyfettinin<Yüksek ökçelerindeki> babaanne aklıma gelirdi. Balalar düşmesin diye bir yukarıda merdivenin başında yarım bir kapımız vardı o da ballar için bir emniyet tedbiriydi.

Yukarı gatta misafir odamız vardı orada bir Isparta ğaliçesi iki parçalı bir devrin lüks sayılabilecek Niğdeli Şevketten alınma büfe var içinde bi kaç parça bardak tabak vs.

Deri kaplama bi kaç tane koltuk ve yukarı başta bir tahta sedir.

Musaf çarpsın o zamanlar bele lüks mobilya yoğti. Van ‘da tek mobilyacı Niğdeli Şevket ve kardeşiydi daha sonra mobilyacılar çoğaldı. Pencerede Basma perde ve uyduruk bir tül perde. Gorniş morniş yoğ kalın bir sicimle iki çiviye tutturulmuş perdeler. Stor mtorlar üçlü gornişler ne gezer.

GAZOCAĞLI GÜNLER

Zati akşamları yatsıdan sonra cümle ev halkı erkenden yatardık. Beçara anam bi kere gaz ocağının üzerinde çayı hazırlar ve oturma odasında yere bir sergi serer onun üzerine bi ğelbur ve ğelburun üzerine pağır siniyi bırakırdı. Bazen gavut yapar bazen murtuğa yapardı. Çeşit çeşit çay yoğtu tek tip tekel çayı vardı 100 gramlık senelerce hep aynı çayları içtik. İstikanların altında bulabilsen bi de farah dibalı tabağ varsa değme çayın keyfine bi yandan demli çayı yudumla bi yandan da ferah ğanıma bağ ferahla! Gaçağın zor zamanıydı o tabağları bulmağ almağ ele golay değildi.

Ğoşti be o zamanlar her zorluğa rağmen. Ne ğoşti o sedirler el işi işlemeli yastığlara dayanarağ oturup keyif çatmağ ne ğoşti ne keyifliydi anlatılmaz. Ha onu söliyim bazen tağtalara dadanan tağta gurisi olurdi. Tağta gurisi felaket bi şeydi.

Devam edecek.

Yazarın Diğer Yazıları