Mustafa M. Atilla

İnsanlar ve ülkeler…

Mustafa M. Atilla

Üstüne basa basa söylemek gerekirse,İnsanlar ve ülkeler,yaptıklarının karşılığını er geç belki ceza olarak,belki de mükafatla görürler.

Tarih boyunca hem bireylerin hem de toplumların hayatında değişmeyen bir gerçek vardır: Yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz. İnsanların attıkları her adım, söyledikleri her söz ve aldıkları her karar, er ya da geç bir karşılık bulur. Aynı durum ülkeler ve devletler için de geçerlidir. Adaletle yönetilen toplumlar huzur ve refah içinde yaşarken, haksızlık ve çıkar üzerine kurulan düzenler bir gün mutlaka kendi yükü altında ezilirler.

Bireylerin de hayatına baktığımızda bu gerçeği kolayca görebiliriz. Çalışkanlık, dürüstlük ve sabır, çoğu zaman kısa vadede zor görünse de uzun vadede insanı güçlü kılar. Buna karşılık, kolay yoldan kazanmayı alışkanlık haline getirenler veya başkalarının hakkını gözetmeyen

ler,bir süre başarılı görünseler bile sonunda güven kaybı ve yalnızlıkla karşı karşıya kalırlar. Çünkü toplumların temelinde güven vardır;sarsıldığında ise hiçbir başarı kalıcı olmaz ve yıkılır giderler.

Ülkeler için de durum farklı değildir. Tarihte pek çok devlet, adaleti ve liyakati esas aldığı dönemlerde güçlenmiş; fakat baskı, ayrımcılık ve keyfi yönetim anlayışı yayıldığında zayıflamaya başlamıştır. Bir ülkenin gerçek gücü sadece ekonomisi ya da ordusu değildir. Asıl güç, vatandaşların devlete duyduğu güven, kurumların sağlamlığı ve toplumun ortak değerler etrafında birleşebilmesidir.

Bugünün dünyasında ülkeler birbirleriyle sadece ekonomik veya askeri alanlarda değil, aynı zamanda değerler ve ilkeler konusunda da rekabet etmektedir. İnsan haklarına saygı gösteren, hukukun üstünlüğünü koruyan ve vatandaşlarına fırsat eşitliği sağlayan ülkeler, uluslararası alanda daha saygın bir konuma ulaşmaktadır. Buna karşılık kısa vadeli çıkarlar uğruna ilkeleri göz ardı eden devletler,zamanla yalnızlaşmakta ve iç sorunlarla mücadele etmek zorunda kalmaktadır.

Aslında bu durum doğanın basit bir kuralını hatırlatır: Her eylemin bir sonucu vardır. Bu kural birey için de geçerlidir, toplum için de. Eğer bir ülke eğitimden adalete, ekonomiden özgürlüklere kadar her alanda sağlam temeller kurarsa, geleceğini de güvence altına alır. Fakat sorunları görmezden gelmek veya günü kurtaran çözümler üretmek, yalnızca ertelenmiş krizler yaratır.

Sonuç olarak, insanlar da ülkeler de yaptıklarının karşılığını mutlaka görür. Bu nedenle hem bireyler hem de yöneticiler için en doğru yol; adaleti, sorumluluğu ve uzun vadeli düşünmeyi rehber edinmektir. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki, güçlü olan değil doğru olan ayağıdadır.

İnsanlık tarihi sadece savaşların ve siyasetlerin değil,  aynı zamanda insan nefsinin hikâyesidir. İnsan çoğu zaman gücü, şöhreti ve serveti elde ettiğinde kendisini sınırların üzerinde görmeye başlar. İşte azgınlık tam da burada ortaya çıkar. Nefsine hâkim olamayan insan, dünya malına aşırı düşkünlük gösterir, haramı helali ayırmamaya başlar ve en sonunda hem kendisini hem de toplumu yıpratan bir yolun içine girer.

Bugün birçok toplumda görülen ahlaki çöküşün temelinde de bu azgınlık yatmaktadır. Dünya malı uğruna her şeyin mubah görülmesi,makam ve para için değerlerin feda edilmesi insanın iç dünyasını boşaltır. Oysa mal ve mülk insan için bir araçtır; amaç haline geldiğinde ise insanı esir alan bir prangaya dönüşür. Servetin peşinde koşarken vicdanını kaybeden kişi, aslında en büyük kaybı o anda yaşamış olur.

Gelişen teknolojiyle gelen hayat ve günlük yaşam iksirleri nefsi zorlarken,medyanın süslü anlatımları

görüntü ve görselde her türlü amacı da yakalamışken,

insan denen varlığın şeytana yenilgisi,azgınlıkta sıçramayı yaşar hale getirdi.Kimin eli kimin cebinde bilinmez.Nefsin istekleri de bitmez,hırsını da koluna taktı mı gel keyfim gel.

Oysa insanın gerçek büyüklüğü sahip olduğu malda ya da geçici hazlarda değil; kendisini kontrol edebilme iradesinde yatar. Nefsine hâkim olabilen insan hem kendisine hem de çevresine huzur verir. Dünya malını bir emanet olarak gören, ahlaki sınırları koruyan ve ölçülü yaşayan bireyler ise toplumların gerçek gücünü oluşturur.

Sonuç olarak;Aslında insanoğlunun yaptığı ve bedelini ödediği asıl gerçeklik,nefsinin peşinde depar atan bir koşucu misali içine düştüğü azgınlıktan kaynaklı,

aklından bir türlü bertaraf edemediği,peşinden koştuğu

düşünce kirliliğidir”Nokta..Ayrıca ölçüsüz dünya malı hırsı ve nefsin sınırsız istekleri,insanı geçici ve umursamaz sarhoşluğa sürükleyebilir,irkilip kendine dönmez,kendinde ve ülkesindeki yozlaşmayı görmez ise,hayatın mizanı er ya da geç kurulacak ve insan yaptıkları ve,peşinden koştuklarıyla,orada! suskun halde konuşturulmadan yüzleşecek olması söylenti değil,bilinmesi gereken kesin karar.

“Bununla kalsa iyi,musallat olacaklar,musallat olunması

gereken ülkelere ve insanlara,ceza olsun diye dünyada

yaşarken gereği üzere musallat ettirilirler.”

Yazarın Diğer Yazıları