Dur yolcu
Dr. Mine Kılavuz Ongün
18 Mart 1915…
Gökyüzü kurşuni, deniz hırçın. Çanakkale’nin sularına süzülen çelik yığınları, kendilerini yenilmez sananların gururunu taşıyor. Karşısındakiler ise imkansızlıklar içinde, vatan sevgisinden daha güçlü silahları olmayan yiğitler…
Sonra… Çanakkale’de deniz kabardı, gök yarıldı; ama bir millet diz çökmedi.
Ve tarihin sayfalarına, silinmeyecek o cümle kazındı:
“Çanakkale geçilmez
Dur yolcu…
Eğil de kulak ver.
Bu sessizlik sandığın şey, aslında en büyük haykırıştır.
Bir askerin son nefesinde saklı olan “vatan” kelimesidir.
Bir annenin gözyaşında donup kalan vedadır.
18 Mart 1915’te kazanılan zafer, bir milletin imkânsızlıklar içinde nasıl ayağa kalkabildiğinin en güçlü göstergesidir. Teknolojiye, sayıya ve güce karşı; inancın, kararlılığın ve vatan sevgisinin galip geldiği bir dönüm noktasıdır. Henüz hayatının baharında olan gençlerin, bir daha geri dönmemek üzere cepheye yürüyüşünü… Arkasında gözyaşı bırakan anaları, yarım kalan hikâyeleri… Ama asıl mesele, onların neden gittiklerini kavrayabilmekte
“Dur yolcu!” sözü bu yüzden önemlidir. Gündelik hayatın telaşı içinde geçmişi unutanlara, özgürlüğün ne kadar ağır bedellerle kazanıldığını hatırlatır. Bugün sahip olduğumuz her şeyin, bir zamanlar can pahasına savunulduğunu fısıldar.
Çanakkale’yi anlamak, sadece geçmişe saygı göstermek değildir; aynı zamanda bugünü doğru yaşamak ve yarını daha bilinçli kurmaktır. Çünkü o ruh, sadece savaş meydanlarında değil; birlik olduğumuz her anda yeniden hayat bulur.
Belki de en çok ihtiyacımız olan şey, gerçekten durabilmektir.
Bir anlığına susup düşünmek…
Ve şu soruyu kendimize sormak:
Biz, bize emanet edilen bu mirasın ne kadar farkındayız?