İnsan ilişkilerinde en zor öğrenilen becerilerden biri “sınır koyabilmektir”. Özellikle bizim gibi kolektif kültürlerin güçlü olduğu toplumlarda, birine destek olmak çoğu zaman sınırsız bir sorumluluk gibi algılanır. Birine yardım ettiğinizde, onu dinlediğinizde ya da hayatının zor bir döneminde yanında olduğunuzda, bu durum zamanla kalıcı bir yükümlülük olarak yorumlanabilir.
Oysa insan ilişkilerinin doğasında karşılıklı denge vardır. Destek olmak başka, bir başkasının hayatının duygusal yükünü sürekli taşımak bambaşka bir şeydir.
Günümüz psikoloji literatüründe bu durum sıklıkla “duygusal bağımlılık” (emotional dependency) kavramıyla açıklanır. Duygusal bağımlılık, bireyin kendi duygusal düzenleme becerilerini geliştirmek yerine, bu sorumluluğu başka bir kişinin omuzlarına yüklemesiyle ortaya çıkar. Bu durumda kişi, kendi içsel dayanıklılığını geliştirmek yerine bir başkasını sürekli bir “duygusal dayanak noktası” olarak görmeye başlar.
Amerikalı psikolog Harriet B. Braiker, The Disease to Please adlı çalışmasında, özellikle empati yeteneği yüksek bireylerin bu tür ilişkilerde sıklıkla “duygusal yük taşıyıcısı” hâline geldiğini belirtir. Başka bir ifadeyle, iyi niyetli olmak bazen insanı farkında olmadan bir başkasının psikolojik yükünü taşımaya sürükleyebilir.
Bu durum çoğu zaman sevgi ile karıştırılır. Oysa gerçek sevgi bir insanı kendine bağımlı hâle getirmek değildir. Gerçek sevgi, bir insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesine alan açabilmektir.
Psikoloji literatüründe Carl Rogers’ın ortaya koyduğu “koşulsuz kabul” kavramı da bu noktada önemlidir. Rogers’a göre sağlıklı ilişkiler, bireylerin birbirlerini değiştirmeye çalışmadan ama aynı zamanda kendi sınırlarını da koruyarak kurdukları ilişkilerdir. Yani empati ve sınır aynı anda var olabilir.
Fakat pratik hayatta bu denge çoğu zaman kolay kurulmaz.
Birine uzun süre destek olduğunuzda, o destek zamanla “sürekli erişilebilir bir kaynak” gibi algılanabilir. Kişi yaşadığı her duygusal kırılmada aynı kapıyı çalmaya başlayabilir. Bu noktada ilişkideki roller değişir. Artık ortada iki eşit bireyin ilişkisi değil, bir tarafın sürekli verdiği diğer tarafın ise sürekli aldığı bir ilişki biçimi ortaya çıkar.
Bu durumun uzun vadede iki taraf için de sağlıklı olmadığı açıktır.
Bir tarafta tükenmişlik duygusu oluşurken, diğer tarafta bağımlılık derinleşir.
Psikolog Murray Bowen’ın aile sistemleri kuramında vurguladığı gibi, bireyin psikolojik olgunlaşmasının temel göstergelerinden biri “duygusal ayrışma” (differentiation of self) becerisidir. Bu beceri, kişinin hem ilişkiler içinde kalabilmesini hem de kendi duygusal sınırlarını koruyabilmesini ifade eder.
Başka bir ifadeyle olgun ilişkiler, bağımlılık üzerine değil karşılıklı özgürlük üzerine kurulur.
Ancak bazı insanlar için bu ayrışma süreci oldukça zordur. Çünkü yalnızlık duygusu çoğu zaman bireyin en derin korkularından biridir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır ve bağ kurma ihtiyacı temel bir ihtiyaçtır. Fakat bağ kurmak ile bir başkasına duygusal olarak bağımlı hâle gelmek arasında ince ama önemli bir fark vardır.
Bu fark çoğu zaman ancak sınır koyulduğunda görünür hâle gelir.
Sınır koyduğunuz anda bazı insanlar bunu reddedilmek olarak algılayabilir. Mesafe koymak, sanki karşı tarafı cezalandırmak gibi yorumlanabilir. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında sınır koymak bireyin ruhsal sağlığını koruyabilmesi için en temel davranışlardan biridir.
Amerikalı psikolog Henry Cloud ve John Townsend, Boundaries adlı çalışmalarında şu önemli tespiti yaparlar:
“Sağlıklı sınırlar koyabilen insanlar, hem kendilerine hem de başkalarına gerçek anlamda saygı duyabilen insanlardır.”
Çünkü sınır koymak bir ilişkiyi bitirmek anlamına gelmez. Sınır koymak, ilişkinin daha sağlıklı bir zemine taşınması için gerekli olan mesafeyi oluşturmak anlamına gelir.
Bazen insan hayatında böyle anlarla karşılaşır. İyi niyetle kurulan bir ilişki zamanla ağır bir duygusal yük hâline dönüşebilir. Ve insan bir noktada şunu fark eder: Hiç kimse bir başkasının hayatını onun yerine yaşayamaz.
Hiç kimse bir başkasının yalnızlığını tamamen ortadan kaldıramaz.
Çünkü insanın en büyük yolculuğu kendi iç dünyasında verdiği mücadeledir.
Belki de bu yüzden bazı ilişkilerde en sağlıklı davranış, mesafeyi koruyabilmektir.
Bazen camdan bir duvarın arkasında durmak gerekir…
İnsanları görmeye devam ederek ama onların hayatını omuzlamadan.
Çünkü bazı ilişkilerde en büyük iyilik, herkesin kendi yolunda yürüyebilmesine izin vermektir.
Kaynakça: Braiker, H. B. (2001). The Disease to Please: Curing the People-Pleasing Syndrome.
Cloud, H., & Townsend, J. (1992). Boundaries: When to Say Yes, How to Say No to Take Control of Your Life.
Bowen, M. (1978). Family Therapy in Clinical Practice.
Rogers, C. (1961). On Becoming a Person.