Yunus Türkoğlu
Köşe Yazarı
Yunus Türkoğlu
 

Bir Ahmet Dayı Vardı!

Mahallede yakışıklı bir Ahmet Dayı vardı! Uzun boyluydu, dalgalı saçlarını geriye doğru tarar, Ayhan Işık vari bıyıklı ve kruvaze ceketi giymeyi kendine yakıştırırdı. Tatlı dilli güler yüzlü ve espri yapmayı severdi. İslamoğlu Mehmet Efendi ile Hoca kızı Fatma hanımın ortanca mahdumlarıydı. Onların" Gözlerinde bir renk, kulaklarında bir ses ve içlerinde bir sevgiydi." Sanat Okulu'nda okuyordu. Okul çıkışı Sebze Pazarı'nın üst sokağındaki babasının dükkânında olurdu. Burada babasına yardım eder, ağabeyleriyle beraber tütün kıyarlardı. Sabahları atı alır babasıyla beraber Vali Konağı'nın altındaki kehris suyunda sulamaya götürürlerdi. Atın yularını Ahmet tutar, baba Tütüncü Mehmet Efendi'de arkada yürürlerdi. Atın asil yürüyüşü ve nal sesleri, suların şırıltıyla çırçırdan akışı, iğde çiçeklerinin kokusu ve sabahın serinliği, kapı önlerinin sulanıp süpürülmesiyle toprak kokusu genizleri yakarken, hayatı renkten renge sokuyordu. Bu bir tefekkür deryasında, seyri seferdi işte! Bu bir rüyamıydı, yoksa gerçek mi? Van ve sokakları o yıllarda rüya gibi güzeldi! Evet, bir rüyaydı, usulca kaydı gitti ellerimizin arasından. Hiç olmazsa tatlı bir anısı kaldı neyleyim! Bu saatte kişmiri güller daha uyanamamış olabilirdi. Veya sabah mahmurluğuyla olsa gerek kimseye selam etmediler. Aksi olsaydı şayet, ne eder eder, yoldan geçenleri muhakkak kendine çekerdi. Kokusunu havaya salıp sizi kendine çağırabilirdi veya bulunmaz güzelliğini kullanırdı! Kim bilir? Ya leylaklar! Onlarda sabahın seher yelinde nazlı nazlı sallanırken sizin nazarı dikkatinizi celp edip bir hatır selamı gönderirlerdi. Hiç kuşkunuz olmasın… Eski Büyük Cami'nin üst sokağındaki Yapı İşleri Müdürlüğü'nde, Şef görevi tahsisatına mensup idi. Mercimek Mahallesiyle burası arasında yıllarca gidip gelmekten, has deri ve hakiki köseleden giydiği birçok ayakkabının pençesini eskitmişti. Bunu en iyi "İzmir Kundura" Sadık ağabey,  Ayakkabıcı Turgut ağabey ve Pineci Resul Emi bilirdi! Bu yolu daha çok gidip gelmesi gerekiyordu! Çalıştığı yerin arka sokağı, yani santral Sokak'ta ikamet eden Mahmut Amca ile Remziye Teyzenin büyük kerimesi Ayten Hanımla izdivaç eylemişti. Bu izdivaçtan beş evlat dünyaya gelmişti. Günler günleri kovaladı sonrasında emekli olan Ahmet Dayı, Mercimek Mahallesi'ndeki iki katlı küçük ama çok güzel bahçesi olan babadan kalma arsada yaptığı evde ikamet etmeye başlamıştı. Yaz akşamlarında mellaki armudun altındaki havuzun başında semaveri yakar, yakın eş dost akraba toplanır çaylar içilirken koyu sohbetler edilirdi. Hele birde küçük biraderi Hacı Doğan yanında olunca değmeyin keyfine… Ahmet Dayı; Hayrı hasenatı ve yardımlaşmayı çok severdi. Mahallede bir ölüm olayı vuku bulmuşsa ilk o oradadır, birinin başı sıkışırsa hemen koşar, elinden geleni esirgemezdi. İhtiyacı olanları hep gözetirdi. Yetimleri doyurup bakmayı ise her şeyden üstün tutardı. Aradan elli yıla yakın bir zaman geçmişti ki, eski mahallemizden komşumuzun kızıyla karşılaştık. Küçük kız büyümüş evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Beyi ve çocuklarıyla beraber çayımızı içmeye evimize davetliydiler. Beni görünce çok mutlu oldu, tabi ki bende öyle. İnsan kardeşini görmüş gibi oluyor ve haliyle duygulanıyor. Bu komşu kızı anlatıyor; "-Babam aslen Diyarbakırlıydı annem ise Vanlıydı. Mercimek Mahallesinde çokta sağlıklı olmayan kerpiç bir evde kirada kalıyorduk. Babam aniden vefat edince annem ve biz beşkardeş ablam da engelliydi, yalnız başımıza kaldık. Çok zor şartlarda hayat mücadelesini sürdürüyorduk. Halimiz pek iç açıcı değildi kısacası!"  "Biz bu zorluklar içinde yüzerken elimizi tutup ta bizi bırakmayan eller vardı."- Hz. Ömer (r.a) misali, bu eller hem de gündüz kimseler görmesin diye, gecenin karanlığında tutmuştu ellerimizi. Bunlar en yakın komşularımız olan Merhum Ahmet amca, kardeşi Merhum Doğan amca ve hanımlarıydı. Gece karanlığında yiyecekleri kapımıza bırakır giderlerdi"  "- Biz yetimlere sahip çıkmışlar ve yıllarca bizleri yedirip içirmişlerdi, hiç unutamam"  Diye çocuklarına bakarak anlatıyor ve beni göstererek; "- Buda, o değerli insanların yeğenidir ." Diyordu. Ve dualar dualar !   İşte büyük bir zevk ve gözyaşları akıtarak anlatmaya çalıştığım bu insan, Rahmetli dayım Ahmet Yaşar'dı. Ben dayımın şahsında, Van insanını anlatmaya gayret ettim. İşte Van insanı bu, bu işte!  Her iki dayıma ve adı geçip de aramızda olmayanlara" Allah'tan Rahmet diliyorum." Geçen hafta vefat eden gazetemiz yazarı Şahin Akçap ağabey, mekânın cennet olsun. Hoşça kalınız.
Ekleme Tarihi: 25 Eylül 2019 - Çarşamba

Bir Ahmet Dayı Vardı!

Mahallede yakışıklı bir Ahmet Dayı vardı! Uzun boyluydu, dalgalı saçlarını geriye doğru tarar, Ayhan Işık vari bıyıklı ve kruvaze ceketi giymeyi kendine yakıştırırdı. Tatlı dilli güler yüzlü ve espri yapmayı severdi.

İslamoğlu Mehmet Efendi ile Hoca kızı Fatma hanımın ortanca mahdumlarıydı. Onların" Gözlerinde bir renk, kulaklarında bir ses ve içlerinde bir sevgiydi."

Sanat Okulu'nda okuyordu. Okul çıkışı Sebze Pazarı'nın üst sokağındaki babasının dükkânında olurdu. Burada babasına yardım eder, ağabeyleriyle beraber tütün kıyarlardı.

Sabahları atı alır babasıyla beraber Vali Konağı'nın altındaki kehris suyunda sulamaya götürürlerdi. Atın yularını Ahmet tutar, baba Tütüncü Mehmet Efendi'de arkada yürürlerdi.

Atın asil yürüyüşü ve nal sesleri, suların şırıltıyla çırçırdan akışı, iğde çiçeklerinin kokusu ve sabahın serinliği, kapı önlerinin sulanıp süpürülmesiyle toprak kokusu genizleri yakarken, hayatı renkten renge sokuyordu. Bu bir tefekkür deryasında, seyri seferdi işte!

Bu bir rüyamıydı, yoksa gerçek mi?

Van ve sokakları o yıllarda rüya gibi güzeldi! Evet, bir rüyaydı, usulca kaydı gitti ellerimizin arasından. Hiç olmazsa tatlı bir anısı kaldı neyleyim!

Bu saatte kişmiri güller daha uyanamamış olabilirdi. Veya sabah mahmurluğuyla olsa gerek kimseye selam etmediler. Aksi olsaydı şayet, ne eder eder, yoldan geçenleri muhakkak kendine çekerdi. Kokusunu havaya salıp sizi kendine çağırabilirdi veya bulunmaz güzelliğini kullanırdı!

Kim bilir?

Ya leylaklar! Onlarda sabahın seher yelinde nazlı nazlı sallanırken sizin nazarı dikkatinizi celp edip bir hatır selamı gönderirlerdi. Hiç kuşkunuz olmasın…

Eski Büyük Cami'nin üst sokağındaki Yapı İşleri Müdürlüğü'nde, Şef görevi tahsisatına mensup idi. Mercimek Mahallesiyle burası arasında yıllarca gidip gelmekten, has deri ve hakiki köseleden giydiği birçok ayakkabının pençesini eskitmişti. Bunu en iyi "İzmir Kundura" Sadık ağabey,  Ayakkabıcı Turgut ağabey ve Pineci Resul Emi bilirdi!

Bu yolu daha çok gidip gelmesi gerekiyordu! Çalıştığı yerin arka sokağı, yani santral Sokak'ta ikamet eden Mahmut Amca ile Remziye Teyzenin büyük kerimesi Ayten Hanımla izdivaç eylemişti. Bu izdivaçtan beş evlat dünyaya gelmişti.

Günler günleri kovaladı sonrasında emekli olan Ahmet Dayı, Mercimek Mahallesi'ndeki iki katlı küçük ama çok güzel bahçesi olan babadan kalma arsada yaptığı evde ikamet etmeye başlamıştı. Yaz akşamlarında mellaki armudun altındaki havuzun başında semaveri yakar, yakın eş dost akraba toplanır çaylar içilirken koyu sohbetler edilirdi. Hele birde küçük biraderi Hacı Doğan yanında olunca değmeyin keyfine…

Ahmet Dayı; Hayrı hasenatı ve yardımlaşmayı çok severdi. Mahallede bir ölüm olayı vuku bulmuşsa ilk o oradadır, birinin başı sıkışırsa hemen koşar, elinden geleni esirgemezdi. İhtiyacı olanları hep gözetirdi. Yetimleri doyurup bakmayı ise her şeyden üstün tutardı.

Aradan elli yıla yakın bir zaman geçmişti ki, eski mahallemizden komşumuzun kızıyla karşılaştık. Küçük kız büyümüş evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Beyi ve çocuklarıyla beraber çayımızı içmeye evimize davetliydiler. Beni görünce çok mutlu oldu, tabi ki bende öyle. İnsan kardeşini görmüş gibi oluyor ve haliyle duygulanıyor.

Bu komşu kızı anlatıyor; "-Babam aslen Diyarbakırlıydı annem ise Vanlıydı. Mercimek Mahallesinde çokta sağlıklı olmayan kerpiç bir evde kirada kalıyorduk. Babam aniden vefat edince annem ve biz beşkardeş ablam da engelliydi, yalnız başımıza kaldık. Çok zor şartlarda hayat mücadelesini sürdürüyorduk. Halimiz pek iç açıcı değildi kısacası!"

 "Biz bu zorluklar içinde yüzerken elimizi tutup ta bizi bırakmayan eller vardı."- Hz. Ömer (r.a) misali, bu eller hem de gündüz kimseler görmesin diye, gecenin karanlığında tutmuştu ellerimizi. Bunlar en yakın komşularımız olan Merhum Ahmet amca, kardeşi Merhum Doğan amca ve hanımlarıydı. Gece karanlığında yiyecekleri kapımıza bırakır giderlerdi"

 "- Biz yetimlere sahip çıkmışlar ve yıllarca bizleri yedirip içirmişlerdi, hiç unutamam"  Diye çocuklarına bakarak anlatıyor ve beni göstererek;

"- Buda, o değerli insanların yeğenidir ." Diyordu.

Ve dualar dualar !  

İşte büyük bir zevk ve gözyaşları akıtarak anlatmaya çalıştığım bu insan, Rahmetli dayım Ahmet Yaşar'dı. Ben dayımın şahsında, Van insanını anlatmaya gayret ettim. İşte Van insanı bu, bu işte! 

Her iki dayıma ve adı geçip de aramızda olmayanlara" Allah'tan Rahmet diliyorum."

Geçen hafta vefat eden gazetemiz yazarı Şahin Akçap ağabey, mekânın cennet olsun.

Hoşça kalınız.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.