Şahbettin Uluat
Köşe Yazarı
Şahbettin Uluat
 

Doları kim dolduruyor?

Henüz bir ortaokul öğrencisi iken en sevdiğimiz şeylerden biri çizgi roman okumaktı. Okuduğumuz çizgi romanların büyük bir bölümü de Amerika, Kanada kaynaklıydı. Yüzbaşı Tommiks, Çelik Bilek Teksas, Kızılderililerle savaşan Kinova, Baltalı İlah Zagor, Teks, Pekos Bill, Tom Braks, 1001 Roman bunların başlıcalarıydı. Cep telefonlarının, internet ağlarının, televizyonların olmadığı o günlerde bu kitaplar özellikle erkek çocukların en iyi dostlarındandı. Bol okunan, öyle olunca da bolca satılan iyi iş yapan kitaplardı. Ciddi anlamda talebin oluşması yerli üreticileri de harekete geçirmiş sırasıyla bizleri Karaoğlan, Bahadır ve Tarkan adlı yeni ve yerli çizgi romanlarla da tanıştırmıştı. Keyfimize diyecek yoktu. Tom Braks dergisinin en güzel kapak yarışmasına katılıp para ödülü kazanmış, parayı PTT havalesi ile almıştım. Harçlıklarımızla aldığımız bu kitapları alıp okuduktan sonra çarşının sokaklarında, sinema günleri de sinemanın yakınlarında serip satar ya da tombala ile çekiliş yapıp kazananlara verirdik. Tek dergilerin fiyatları ve çekiliş bedelleri farklıydı, cilt halinde olanların farklı. Tezgâh açtığımız gün sinema günüyse ve parayı da doğrulttuysak kitapları toplar, film başlamadan hemen önce doğru sinemaya giderdik. Bizim gibi kitap satan, çekiliş yapan birkaç grup insan vardı. Onlardan biri de yaşça bizden daha büyük ve ayağı aksak  biriydi. Bizim bildiğimiz adı da, yanlış anımsamıyorsam Topal Reco'ydu. O Topal Reco rekabetten hoşlanmazdı ve hak hukuka da aldırmazdı. Tam işimizin en güzel saatinde gelir, bizim gibi kitaplarını yere serer, hazırlar; sonra da bizim orayı terk etmemizi isterdi. Biz de kendisiyle ilk karşılaşmalarımızda kötü sonuçlar almış olduğumuz için dediğini yapar, gidip başka yerde sergi açardık. Reco gelinceye kadar biz kitap satıcıları arasında serbest ticaret vardı ama o gelince bir bakıma kapitalizmin anlaşma bilmez vahşi yüzlü olanı ile tanışmış olduk. Bu çocuk belleğime kazınıp kaldı. Yedi - sekiz yıl önce bir yaz günü Dabbağoğlu Parkı'nda da benzer bir olaya tanık oldum. Elindeki poşet içinde ayakkabı boya malzemesi olan dokuz yaşlarında, masum yüzlü, efendiden bir çocuk girdi parka. Sağına soluna bakıp kendisine uygun bir yer buldu. Boyasını, cilasını, fırçasını çıkartıp müşteri beklemeye başladı. Temiz giyimli, ürkek ve belli ki bu işte yeniydi. Bir iki kez "boyayalım abiler" demişti ki,  ondan yaşça biraz büyük bir başka çocuk belirdi yanında. Kabaca, orayı hemen terk etmesini istedi. Yeni çocuk önce şaşırdı, sonra da ayak diredi. "Gitmem, burası herkesin parkı" dedi. O direnince yeni gelen ötekisi üzerine yürüyüp yüzüne bir tokat aşk etti. Tamamen şaşkın hale gelen çocuk belki tokattan değil ama korkudan ağlamaya başladı. O sırada yoldan geçmekte olan ve olayı gören uzun saçlı 18 - 20 yaşlarında bir genç dahil oldu olaya. Tokat atanın üzerine yürüdü. "Çocuğa niye karışıyorsun" diye azarladı. Öteki tam bir özgüvenle, "seni ilgilendirmez, sen kimsin diye sesini yükseltirken  ağaçların altındaki gölgelik yerden 25 -30 yaşlarında iri yarı bir başkası, sonra bir başkası daha belirdi.  Onlardan biri, uzun saçlı gence "defol git, ortalığı karıştırma" diyerek üzerine yürüdü. Bütün bunlar olurken temiz giyimli acemi boyacı çoktan ağlaya ağlaya parkı terk etmişti bile. Onu savunan genç de bunun farkındaydı. Daha fazla üstelemedi. Öfkesini içine attığını belirtecek şekilde başını sallaya sallaya yoluna gitti ve olay kapandı. Topal Reco'yu da, boyacı çocuğu tokatlayanı da, ona arka çıkanı da hiç unutmadım. *** Bugünlerde History adlı belgesel televizyon kanalında "Frontiersmen - Sınır İnsanları" adlı bir televizyon dizisi var. Bu dizide Amerika Kıtası'nın, nasıl bildiğimiz Amerika'ya dönüştüğü anlatılıyor. En son izlediğim bölümünde, İngilizler ve onların sözde müttefikleri konumundaki çeşitli Kızılderili kabileleriyle çatışmalara giren Amerikan kuvvetlerinin mücadelesi anlatılıyor.  1813 yılında, kuzey bölgesinde topraklarını koruma derdindeki Şamni Kızılderili kabilesi lideri efsanevi savaş şefi Tecumseh'in yirmi dört yerli kabilesini bir araya getirip birleştirerek işgalcilere karşı akınlar başlatmıştır. Amacı bir pan Kızılderili ulusu yaratıp kendilerini güvenceye almaktır. Ancak onun sağladığı bu birlik Amerikan yönetimini ciddi anlamda korkutmaktadır. Üzerlerine ordu sevk edilir.  Müttefiki İngilizlerle birlikte Amerikalı komutan William Henry Harrison ve 3000 askeri ile yapılacak savaşta İngilizler cepheyi tutacak ve Tecumseh'in birlikleri de Amerikalılarla savaşacaktır. Ancak işler planlandığı gibi olmaz. İngilizler beş dakika bile dayanamadan savaşı terk edip kaçarlar Tecumseh öldürülür, Kızılderili kabileler arasındaki anlaşma da çöker. O tarihlerde güneyde de, sert, yasaları kendi bildiği gibi uygulamasıyla tanınmış eski bir yargıç olan, hırslı, acımasız ve her türlü kendini gösterme meraklısı biri olan General Andrew Jackson'da yükselip dikkat çekmek için savaşa katılmış; yanındaki 2500 gönüllü milisle birlikte Missisipi'de başka Kızılderililerin peşine düşmüştür.  3 Kasım 1813'de peşinde olduğu Kızılderililerin yaşadığı  köyü bulup savaşçıları öldürüp kadınları ve çocukları diri diri çadırlarda yakar. Tarihe Tallushatche Savaşı olarak geçen olayda tam bir katliam yapılmıştır. Jackson "onları köpek gibi vurduk" demiştir. Sonraki yıllarda Kızılderilileri yendiği için Amerikalılar tarafından kahraman olarak görünen Jackson yeni yerleşime açılan toprakları çok düşük bedellerle kapatıp yüksek bedellerle satarak o günün şartlarında 4,5 milyon dolarlık servet edinir ve  zengin olur. Onun sayesinde pamuk ekimine açılan alanlarda kölelik de yerleşik bir düzen haline gelir. Dizideki Austin Teksas Üniversitesi öğretim üyesi yorumcu H. W. Brands bu konuyu aynen şu sözcüklerle dile getirmektedir. "On sekizinci yüzyılın başında köleliğin kar sağlayan bir iş olup olmadığı belirsizdi. Eğer Jackson ile onunla birlikte savaşanlar yeni ve çok büyük toprakları pamuk ekimine açmasalardı olmayabilir di de." Andrew Jackson 3 Aralık 1828'de Birleşik Devletlerin 7. başkanı olarak seçimi kazanır, 1829'da o koltuğa oturur. İlk işi Amerika'nın genişlemesi için, daha çok toprak sağlamanın peşine düşmek olur. Bunu gerçekleştirmek için de Temsilciler Meclisi'ne 8 Aralık 1829'da "Kızılderililerin Yeniden Yerleştirilmesi" adı altında bir plan sunar. Bu 5 kabileden 50.000 yerli Amerikalının atalarının topraklarından çıkarılıp 960 kilometre batıya, günümüzün Oklahoma'sına yerleştirilmesi anlamına gelmektedir. Kanun teklifi sadece 4 oy fazlayla geçer ve imzalanır. Böylece geniş topraklar Kızılderililerin ellerinden alınır ve dört büyük kabilenin insanları göçe zorlanır. Sonraki yıllarda Kızılderilileri Yerleştirme Kanunu başka bir isimle adlandırılır, "Gözyaşı Yolu". Bu göçe gözyaşı yolu denmesinin nedeni sefaletten ve yoksulluktan ölümlerin korkunç boyutlara  ulaşmış  olmasıdır. Belgeseldeki bir diğer yorumcu Kolombiya Üniversitesinden David Eısenbach "bu kanun Jackson'un hayatının en büyük lekesi olduğu gibi Amerikan tarihinin de en büyük lekesi oldu" ifadesiyle duruma açıklık getirir ve devam eder; "Birleşik Devletler Hükümeti birçok insanın etnik temizlik dediği bir işe kalkışmıştır. Sonraki 20 yıl içinde Cherokee, Chickasaw, Creek,  Choctaw kabilerinin halkları süngü zoruyla binlerce kilometreyi yürüyerek aştılar. Yolculuk sırasında 16.000'den fazla insan öldü." Evet, farkındayım. Yazım biraz uzadı, belki biraz da sıkıcı hale geldi. Ancak ne var ki, Amerikan Doları'nın dünden beri doldurulmakta olması beni de doldurdu. Uzman gazeteciler ve araştırmacılar gibi dolan doların arka planında nelerin döndüğünü de, hangi baskı gruplarının ABD başkanını nasıl yönlendirdiğini, hangi ödülleri göstererek ya da nelerle baskılayarak kontrol altına alarak politikalarını yönlendirdiğini de ben bilmem.  Ben sadece, birilerinin güç, kudret sahibi olunca kendilerini nasıl süreçlerden geçerek dünyanın efendisi gördüklerine, nasıl hak hukuk tanımaz kimselere dönüştüklerine milyonlarca örneğin sadece bir tanesini dile getirerek, küçük de olsa bir ışık tutmak istedim. Dünyanın en büyüğü olduğunu iddia eden Amerika'nın hangi yollardan giderek, kimler eliyle şekillenerek, hangi koşullarda büyüyüp bugünkü ABD haline geldiğini kendi yapmış oldukları belgesel içeriğiyle aydınlatmak istedim. Dünkü başkanla bugünkü başkanın kimlik, kişilik anlamında neredeyse birbirinin tıpkısı olduğuna dikkat çekmek istedim. Bir şekilde, kimlerle muhatap olduğumuzun açıklanması noktasında çorbada tuzum olsun istedim. Her şey bir yana, dünyada yaşananlar dikkate alındığında, kesinlikle ütopya olduğunu bile bile yeryüzünde huzurun, mutluluğun, insanca paylaşımın ve hoşgörünün egemen olmasını arzulayan biri olarak, fikirlerimi paylaşmak istedim.
Ekleme Tarihi: 13 Ağustos 2018 - Pazartesi

Doları kim dolduruyor?

Henüz bir ortaokul öğrencisi iken en sevdiğimiz şeylerden biri çizgi roman okumaktı. Okuduğumuz çizgi romanların büyük bir bölümü de Amerika, Kanada kaynaklıydı. Yüzbaşı Tommiks, Çelik Bilek Teksas, Kızılderililerle savaşan Kinova, Baltalı İlah Zagor, Teks, Pekos Bill, Tom Braks, 1001 Roman bunların başlıcalarıydı.

Cep telefonlarının, internet ağlarının, televizyonların olmadığı o günlerde bu kitaplar özellikle erkek çocukların en iyi dostlarındandı. Bol okunan, öyle olunca da bolca satılan iyi iş yapan kitaplardı. Ciddi anlamda talebin oluşması yerli üreticileri de harekete geçirmiş sırasıyla bizleri Karaoğlan, Bahadır ve Tarkan adlı yeni ve yerli çizgi romanlarla da tanıştırmıştı. Keyfimize diyecek yoktu.

Tom Braks dergisinin en güzel kapak yarışmasına katılıp para ödülü kazanmış, parayı PTT havalesi ile almıştım.

Harçlıklarımızla aldığımız bu kitapları alıp okuduktan sonra çarşının sokaklarında, sinema günleri de sinemanın yakınlarında serip satar ya da tombala ile çekiliş yapıp kazananlara verirdik. Tek dergilerin fiyatları ve çekiliş bedelleri farklıydı, cilt halinde olanların farklı.

Tezgâh açtığımız gün sinema günüyse ve parayı da doğrulttuysak kitapları toplar, film başlamadan hemen önce doğru sinemaya giderdik.

Bizim gibi kitap satan, çekiliş yapan birkaç grup insan vardı. Onlardan biri de yaşça bizden daha büyük ve ayağı aksak  biriydi. Bizim bildiğimiz adı da, yanlış anımsamıyorsam Topal Reco'ydu.

O Topal Reco rekabetten hoşlanmazdı ve hak hukuka da aldırmazdı. Tam işimizin en güzel saatinde gelir, bizim gibi kitaplarını yere serer, hazırlar; sonra da bizim orayı terk etmemizi isterdi.

Biz de kendisiyle ilk karşılaşmalarımızda kötü sonuçlar almış olduğumuz için dediğini yapar, gidip başka yerde sergi açardık.

Reco gelinceye kadar biz kitap satıcıları arasında serbest ticaret vardı ama o gelince bir bakıma kapitalizmin anlaşma bilmez vahşi yüzlü olanı ile tanışmış olduk.

Bu çocuk belleğime kazınıp kaldı.

Yedi - sekiz yıl önce bir yaz günü Dabbağoğlu Parkı'nda da benzer bir olaya tanık oldum.

Elindeki poşet içinde ayakkabı boya malzemesi olan dokuz yaşlarında, masum yüzlü, efendiden bir çocuk girdi parka. Sağına soluna bakıp kendisine uygun bir yer buldu. Boyasını, cilasını, fırçasını çıkartıp müşteri beklemeye başladı. Temiz giyimli, ürkek ve belli ki bu işte yeniydi.

Bir iki kez "boyayalım abiler" demişti ki,  ondan yaşça biraz büyük bir başka çocuk belirdi yanında. Kabaca, orayı hemen terk etmesini istedi. Yeni çocuk önce şaşırdı, sonra da ayak diredi. "Gitmem, burası herkesin parkı" dedi. O direnince yeni gelen ötekisi üzerine yürüyüp yüzüne bir tokat aşk etti.

Tamamen şaşkın hale gelen çocuk belki tokattan değil ama korkudan ağlamaya başladı.

O sırada yoldan geçmekte olan ve olayı gören uzun saçlı 18 - 20 yaşlarında bir genç dahil oldu olaya. Tokat atanın üzerine yürüdü. "Çocuğa niye karışıyorsun" diye azarladı.

Öteki tam bir özgüvenle, "seni ilgilendirmez, sen kimsin diye sesini yükseltirken  ağaçların altındaki gölgelik yerden 25 -30 yaşlarında iri yarı bir başkası, sonra bir başkası daha belirdi.  Onlardan biri, uzun saçlı gence "defol git, ortalığı karıştırma" diyerek üzerine yürüdü.

Bütün bunlar olurken temiz giyimli acemi boyacı çoktan ağlaya ağlaya parkı terk etmişti bile.

Onu savunan genç de bunun farkındaydı. Daha fazla üstelemedi. Öfkesini içine attığını belirtecek şekilde başını sallaya sallaya yoluna gitti ve olay kapandı.

Topal Reco'yu da, boyacı çocuğu tokatlayanı da, ona arka çıkanı da hiç unutmadım.

***

Bugünlerde History adlı belgesel televizyon kanalında "Frontiersmen - Sınır İnsanları" adlı bir televizyon dizisi var. Bu dizide Amerika Kıtası'nın, nasıl bildiğimiz Amerika'ya dönüştüğü anlatılıyor.

En son izlediğim bölümünde, İngilizler ve onların sözde müttefikleri konumundaki çeşitli Kızılderili kabileleriyle çatışmalara giren Amerikan kuvvetlerinin mücadelesi anlatılıyor. 

1813 yılında, kuzey bölgesinde topraklarını koruma derdindeki Şamni Kızılderili kabilesi lideri efsanevi savaş şefi Tecumseh'in yirmi dört yerli kabilesini bir araya getirip birleştirerek işgalcilere karşı akınlar başlatmıştır. Amacı bir pan Kızılderili ulusu yaratıp kendilerini güvenceye almaktır. Ancak onun sağladığı bu birlik Amerikan yönetimini ciddi anlamda korkutmaktadır. Üzerlerine ordu sevk edilir. 

Müttefiki İngilizlerle birlikte Amerikalı komutan William Henry Harrison ve 3000 askeri ile yapılacak savaşta İngilizler cepheyi tutacak ve Tecumseh'in birlikleri de Amerikalılarla savaşacaktır. Ancak işler planlandığı gibi olmaz. İngilizler beş dakika bile dayanamadan savaşı terk edip kaçarlar Tecumseh öldürülür, Kızılderili kabileler arasındaki anlaşma da çöker.

O tarihlerde güneyde de, sert, yasaları kendi bildiği gibi uygulamasıyla tanınmış eski bir yargıç olan, hırslı, acımasız ve her türlü kendini gösterme meraklısı biri olan General Andrew Jackson'da yükselip dikkat çekmek için savaşa katılmış; yanındaki 2500 gönüllü milisle birlikte Missisipi'de başka Kızılderililerin peşine düşmüştür.

 3 Kasım 1813'de peşinde olduğu Kızılderililerin yaşadığı  köyü bulup savaşçıları öldürüp kadınları ve çocukları diri diri çadırlarda yakar. Tarihe Tallushatche Savaşı olarak geçen olayda tam bir katliam yapılmıştır. Jackson "onları köpek gibi vurduk" demiştir.

Sonraki yıllarda Kızılderilileri yendiği için Amerikalılar tarafından kahraman olarak görünen Jackson yeni yerleşime açılan toprakları çok düşük bedellerle kapatıp yüksek bedellerle satarak o günün şartlarında 4,5 milyon dolarlık servet edinir ve  zengin olur.

Onun sayesinde pamuk ekimine açılan alanlarda kölelik de yerleşik bir düzen haline gelir.

Dizideki Austin Teksas Üniversitesi öğretim üyesi yorumcu H. W. Brands bu konuyu aynen şu sözcüklerle dile getirmektedir. "On sekizinci yüzyılın başında köleliğin kar sağlayan bir iş olup olmadığı belirsizdi. Eğer Jackson ile onunla birlikte savaşanlar yeni ve çok büyük toprakları pamuk ekimine açmasalardı olmayabilir di de."

Andrew Jackson 3 Aralık 1828'de Birleşik Devletlerin 7. başkanı olarak seçimi kazanır, 1829'da o koltuğa oturur. İlk işi Amerika'nın genişlemesi için, daha çok toprak sağlamanın peşine düşmek olur. Bunu gerçekleştirmek için de Temsilciler Meclisi'ne 8 Aralık 1829'da "Kızılderililerin Yeniden Yerleştirilmesi" adı altında bir plan sunar. Bu 5 kabileden 50.000 yerli Amerikalının atalarının topraklarından çıkarılıp 960 kilometre batıya, günümüzün Oklahoma'sına yerleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Kanun teklifi sadece 4 oy fazlayla geçer ve imzalanır. Böylece geniş topraklar Kızılderililerin ellerinden alınır ve dört büyük kabilenin insanları göçe zorlanır.

Sonraki yıllarda Kızılderilileri Yerleştirme Kanunu başka bir isimle adlandırılır, "Gözyaşı Yolu".

Bu göçe gözyaşı yolu denmesinin nedeni sefaletten ve yoksulluktan ölümlerin korkunç boyutlara  ulaşmış  olmasıdır.

Belgeseldeki bir diğer yorumcu Kolombiya Üniversitesinden David Eısenbach "bu kanun Jackson'un hayatının en büyük lekesi olduğu gibi Amerikan tarihinin de en büyük lekesi oldu" ifadesiyle duruma açıklık getirir ve devam eder; "Birleşik Devletler Hükümeti birçok insanın etnik temizlik dediği bir işe kalkışmıştır. Sonraki 20 yıl içinde Cherokee, Chickasaw, Creek,  Choctaw kabilerinin halkları süngü zoruyla binlerce kilometreyi yürüyerek aştılar. Yolculuk sırasında 16.000'den fazla insan öldü."

Evet, farkındayım. Yazım biraz uzadı, belki biraz da sıkıcı hale geldi.

Ancak ne var ki, Amerikan Doları'nın dünden beri doldurulmakta olması beni de doldurdu.

Uzman gazeteciler ve araştırmacılar gibi dolan doların arka planında nelerin döndüğünü de, hangi baskı gruplarının ABD başkanını nasıl yönlendirdiğini, hangi ödülleri göstererek ya da nelerle baskılayarak kontrol altına alarak politikalarını yönlendirdiğini de ben bilmem. 

Ben sadece, birilerinin güç, kudret sahibi olunca kendilerini nasıl süreçlerden geçerek dünyanın efendisi gördüklerine, nasıl hak hukuk tanımaz kimselere dönüştüklerine milyonlarca örneğin sadece bir tanesini dile getirerek, küçük de olsa bir ışık tutmak istedim.

Dünyanın en büyüğü olduğunu iddia eden Amerika'nın hangi yollardan giderek, kimler eliyle şekillenerek, hangi koşullarda büyüyüp bugünkü ABD haline geldiğini kendi yapmış oldukları belgesel içeriğiyle aydınlatmak istedim.

Dünkü başkanla bugünkü başkanın kimlik, kişilik anlamında neredeyse birbirinin tıpkısı olduğuna dikkat çekmek istedim.

Bir şekilde, kimlerle muhatap olduğumuzun açıklanması noktasında çorbada tuzum olsun istedim.

Her şey bir yana, dünyada yaşananlar dikkate alındığında, kesinlikle ütopya olduğunu bile bile yeryüzünde huzurun, mutluluğun, insanca paylaşımın ve hoşgörünün egemen olmasını arzulayan biri olarak, fikirlerimi paylaşmak istedim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.