Şahbettin Uluat
Köşe Yazarı
Şahbettin Uluat
 

Can dediğin kuş misali...

Can dediğin kuş misali, Kayar gider elimizden. Haberini aldığımızda ürpeririz. Önce anlamakta, sonra da inanmakta güçlük çekeriz. Kendimizin de, diğer sevdiklerimizin de bu dünyaya sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu, ölümün bizim kapımızı kolay kolay, en azından şimdilik çalmayacağını düşündüğümüz; böylesi dayanaksız bir yargıyla şerbetlenmiş olduğumuz için yaşarız bunları. Bir anda kapı kırılır, köprü yıkılır ve neye uğradığımızı şaşırırız. Sevdiğimiz bir insanın ölüm haberidir gelen. Gündelik yaşamımız o sağlam asfalt gibi zemininde, güzel duygularımızın orta yerinde bir anda kocaman kara bir delik açılır ve içimizde yaşama sevinci, coşku adına ne varsa yutar götürür. Annemiz, babamız, evladımız, kardeşimiz diğer yakınlarımız... Sevip saydığımız başka bir büyüğümüz, coşkuyla bağlı olduğumuz bir küçüğümüz... Kendisiyle hiç görüşmediğimiz, hiç tanışmadığımız ama şu ya da bu nedenle hayranı olduğumuz bir sanatçı, sporcu, politikacı... Bir yıldız gibi kayar, giderler. Kayan bir yıldızın gecenin karanlığında kaybolduğu gibi kaybolurlar, aramızdan eksilirler, dünyada o andan itibaren görünmez olurlar. Giderken arkalarında bıraktıkları ışık da, yangın da her birimizde diğerlerindekinden farklı ve eşsiz olur. Cinsiyetimiz, yaşımız, ten rengimiz, etnik kökenimiz, sosyo-ekonomik durumumuz, unvanımız, konumumuz ne olursa olsun bunları yaşarız. Kişilik özelliklerimiz nedeniyle etkilenme düzeylerimiz az ya da çok olabilir ama hepsi bu kadarla kalır. Aslında ölüm de bu farklılıkları dikkate almaz her yaştan, her ten renginden, her etnik kökenden ve her sosyal sınıftan, her unvandan, her konumdan insanı alır durur. Duygusallığın yoğun yaşandığı kapalı bir toplumun üyesiysek ölümün getirdiği acı bedenimizin her yerine ulaşan sinirlerimize, oradan da bütün canımıza, varlığımıza, yüreğimize dokunur. Diğer hısım akrabayla, eş dostla bir araya gelip giden kişinin anılarını yaşatarak, duruma göre giysilerini ortaya yayıp ağıtlar yakarak bir süre daha acılarımızı canlı tutarız. Açık, modern, eğitimli ve hızlı yaşayan bir toplumun üyesiysek ölümün kaçınılmaz olduğunu biliriz. İçimizdeki duygusallığın bizi kontrol altına almasına fazla izin vermeden acımızı yaşar, sonra işimize uğraşımıza döneriz. Yaratıcının takdirine yürekten inanan dini bütün insanlardan isek inançlarımız duygularımızın olumsuz baskısını bertaraf eder, takdir der, geleni metanetle karşılar, içimizdeki yarayı hızla kabuk bağlamaya bırakırız. Elbette bir de ölümü tamamen unutmuş olanlarımız vardır ki onların bir kısmı ölüm karşısında neye uğradığını şaşırırlar. Paniğe kapılır, isyan eder, travma geçirirler. Bazen ömürlerinin sonuna kadar o acıyı kucaklayarak yaşarlar ki, ölümlerden en çok zarar görenler onlardır. Her ölüm yaralar ama hazırlıksız yakalandığımız beklenmedik ölümler daha çok yaralar. Kazalarla, afetlerle, intiharlarla beklenmedik diğer nedenlerle gelen ölümler. Genç - yaşlı, sağlam - hasta ayırmadan alıp götüren ölümlerdir bunlar. Yakın - uzak, hangimizi sarsmaz ki! Kapımızı çalmadan hazırlıksız yakalarlar bizleri. Sonra keşkeler gelir. Keşke gitmeseydi, keşke yapmasaydı, keşke çalışmasaydı, keşke... Keşke... Ölümün kapısını çaldığı insanın kim olduğu, gidişiyle kimleri nasıl etkileyeceği de ayrı bir başlıktır bu konuda. Kimileri zengin, şöhret sahibi, çevresi geniş ya da gönül ehli oldukları için cenazelerinde çokça insan toplanır. Kimilerinin cenazesi birkaç kişi ile kaldırılır. Kimileri çevreye, bölgeye, ülkeye vermiş oldukları rahatsızlıktan ötürü, ölünce fazla ilgi görmezler. Hatta Kazak Abdal'ın şiddetle tepki gösterdiği köylüsünün durumuna da düşebilirler.  Ne demişti Kazak Abdal yüzyıllar önce, hatırlayalım; "Münkir münafığın soyu, Yıktı harap etti köyü... Ölüsüne bir tas suyu Dökenin de avr...ı" Rahmetli ozanımız Âşık Yaşar Reyhani de bir şiirinde cenazeye katılım durumunu maddi zenginlik açısından değerlendirip şöyle demişti; Bir ölünün cemaati az ise, Bilin ki, bu ölen bir fukaradır. Bir ölünün cemaati çok ise, Ölen insan değil, ölen paradır. Şu an yaşamakta olan her canlının beklenen kaçınılmaz sonudur ölüm. Sevdiklerimize de, sevmediklerimize de; tanıdıklarımıza da, tanımadıklarımıza da; aynı dili konuşup aynı bölgede yaşayanlara da, farklı diller konuşup farklı bölgelerde yaşayanlara da;  farklı şeylere inananlara da herkese ulaşır ve çayır biçen bir tırpancı gibi muhataplarını ayırmadan, torpil yapmadan her konumdan insanı biçer. Beden kafesinin kuşu, kanat açıp uzaklaşınca, geriye kalan kocaman bir ders olur; görebilene. Tabi, ders almayanlarımız da olur. Hatta sıradan ve masum ölümlere sevinenlerimiz de. İster inanın, ister inanmayın; bu haller canlıların en akıllısı (!) olan insanın, defolarından sadece iki tanesidir.
Ekleme Tarihi: 27 Ocak 2020 - Pazartesi

Can dediğin kuş misali...

Can dediğin kuş misali,

Kayar gider elimizden.

Haberini aldığımızda ürpeririz. Önce anlamakta, sonra da inanmakta güçlük çekeriz.

Kendimizin de, diğer sevdiklerimizin de bu dünyaya sıkı sıkıya bağlı olduğumuzu, ölümün bizim kapımızı kolay kolay, en azından şimdilik çalmayacağını düşündüğümüz; böylesi dayanaksız bir yargıyla şerbetlenmiş olduğumuz için yaşarız bunları.

Bir anda kapı kırılır, köprü yıkılır ve neye uğradığımızı şaşırırız.

Sevdiğimiz bir insanın ölüm haberidir gelen.

Gündelik yaşamımız o sağlam asfalt gibi zemininde, güzel duygularımızın orta yerinde bir anda kocaman kara bir delik açılır ve içimizde yaşama sevinci, coşku adına ne varsa yutar götürür.

Annemiz, babamız, evladımız, kardeşimiz diğer yakınlarımız...

Sevip saydığımız başka bir büyüğümüz, coşkuyla bağlı olduğumuz bir küçüğümüz...

Kendisiyle hiç görüşmediğimiz, hiç tanışmadığımız ama şu ya da bu nedenle hayranı olduğumuz bir sanatçı, sporcu, politikacı...

Bir yıldız gibi kayar, giderler.

Kayan bir yıldızın gecenin karanlığında kaybolduğu gibi kaybolurlar, aramızdan eksilirler, dünyada o andan itibaren görünmez olurlar.

Giderken arkalarında bıraktıkları ışık da, yangın da her birimizde diğerlerindekinden farklı ve eşsiz olur.

Cinsiyetimiz, yaşımız, ten rengimiz, etnik kökenimiz, sosyo-ekonomik durumumuz, unvanımız, konumumuz ne olursa olsun bunları yaşarız. Kişilik özelliklerimiz nedeniyle etkilenme düzeylerimiz az ya da çok olabilir ama hepsi bu kadarla kalır. Aslında ölüm de bu farklılıkları dikkate almaz her yaştan, her ten renginden, her etnik kökenden ve her sosyal sınıftan, her unvandan, her konumdan insanı alır durur.

Duygusallığın yoğun yaşandığı kapalı bir toplumun üyesiysek ölümün getirdiği acı bedenimizin her yerine ulaşan sinirlerimize, oradan da bütün canımıza, varlığımıza, yüreğimize dokunur. Diğer hısım akrabayla, eş dostla bir araya gelip giden kişinin anılarını yaşatarak, duruma göre giysilerini ortaya yayıp ağıtlar yakarak bir süre daha acılarımızı canlı tutarız.

Açık, modern, eğitimli ve hızlı yaşayan bir toplumun üyesiysek ölümün kaçınılmaz olduğunu biliriz. İçimizdeki duygusallığın bizi kontrol altına almasına fazla izin vermeden acımızı yaşar, sonra işimize uğraşımıza döneriz.

Yaratıcının takdirine yürekten inanan dini bütün insanlardan isek inançlarımız duygularımızın olumsuz baskısını bertaraf eder, takdir der, geleni metanetle karşılar, içimizdeki yarayı hızla kabuk bağlamaya bırakırız.

Elbette bir de ölümü tamamen unutmuş olanlarımız vardır ki onların bir kısmı ölüm karşısında neye uğradığını şaşırırlar. Paniğe kapılır, isyan eder, travma geçirirler. Bazen ömürlerinin sonuna kadar o acıyı kucaklayarak yaşarlar ki, ölümlerden en çok zarar görenler onlardır.

Her ölüm yaralar ama hazırlıksız yakalandığımız beklenmedik ölümler daha çok yaralar. Kazalarla, afetlerle, intiharlarla beklenmedik diğer nedenlerle gelen ölümler. Genç - yaşlı, sağlam - hasta ayırmadan alıp götüren ölümlerdir bunlar. Yakın - uzak, hangimizi sarsmaz ki! Kapımızı çalmadan hazırlıksız yakalarlar bizleri. Sonra keşkeler gelir. Keşke gitmeseydi, keşke yapmasaydı, keşke çalışmasaydı, keşke... Keşke...

Ölümün kapısını çaldığı insanın kim olduğu, gidişiyle kimleri nasıl etkileyeceği de ayrı bir başlıktır bu konuda.

Kimileri zengin, şöhret sahibi, çevresi geniş ya da gönül ehli oldukları için cenazelerinde çokça insan toplanır. Kimilerinin cenazesi birkaç kişi ile kaldırılır.

Kimileri çevreye, bölgeye, ülkeye vermiş oldukları rahatsızlıktan ötürü, ölünce fazla ilgi görmezler. Hatta Kazak Abdal'ın şiddetle tepki gösterdiği köylüsünün durumuna da düşebilirler. 

Ne demişti Kazak Abdal yüzyıllar önce, hatırlayalım;

"Münkir münafığın soyu,

Yıktı harap etti köyü...

Ölüsüne bir tas suyu

Dökenin de avr...ı"

Rahmetli ozanımız Âşık Yaşar Reyhani de bir şiirinde cenazeye katılım durumunu maddi zenginlik açısından değerlendirip şöyle demişti;

Bir ölünün cemaati az ise,

Bilin ki, bu ölen bir fukaradır.

Bir ölünün cemaati çok ise,

Ölen insan değil, ölen paradır.

Şu an yaşamakta olan her canlının beklenen kaçınılmaz sonudur ölüm. Sevdiklerimize de, sevmediklerimize de; tanıdıklarımıza da, tanımadıklarımıza da; aynı dili konuşup aynı bölgede yaşayanlara da, farklı diller konuşup farklı bölgelerde yaşayanlara da;  farklı şeylere inananlara da herkese ulaşır ve çayır biçen bir tırpancı gibi muhataplarını ayırmadan, torpil yapmadan her konumdan insanı biçer.

Beden kafesinin kuşu, kanat açıp uzaklaşınca, geriye kalan kocaman bir ders olur; görebilene.

Tabi, ders almayanlarımız da olur. Hatta sıradan ve masum ölümlere sevinenlerimiz de.

İster inanın, ister inanmayın; bu haller canlıların en akıllısı (!) olan insanın, defolarından sadece iki tanesidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.