İkram Kali

Anılarda kalan ağaçlarımız

İkram Kali

Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten 1980-90’lı yıllara kadar bağlık bahçelik olan; ağaçlar ve yeşil dokuyla bezeli bir şehir görünümündeydi Van.  Çarpık, plansız yapılaşma, göçler ve hormonlu büyüme sonucu şehrimiz 30-40 yıl içinde bu özelliğini kaybetti maalesef.

Şehrimizde bağlar, bahçeler, yol kenarları geçmişte sosyo ekonomik ve iklim koşullarına bağlı olarak tercih edilen ağaç türleriyle bezeliydi. Bunlar;  kavak, iğde, karaağaç, söğüt, üzüm, akasya, ceviz, dişbudak, yumuşan,  ayva, leylak, karadut, beyaz dut, meşe, fındık, elma, armut, kaysı gibi meyve ağaçlarından oluşmaktaydı.     

Bataklık olan yerlerde yetiştiği için bataklık ağacı olarak bilinen, 30-40 metre yüksekliğe ulaşan, günde ortalama 400 litre suyu topraktan bünyesine alan, yılda 250 ton su tüketen okaliptüs ağacının Osmanlı döneminde Van Kalesi güneyindeki eski Van şehrinin bataklık bölgelerine dikildiği kaynaklarda yer almaktadır.     

Şehrimizi yeşile büründüren, hayatımızın vazgeçilmezi, türkülere, manilere, şiirlere, hikaye ve fıkralara konu olan ağaçlar arasında kavak, söğüt ağaçlarının farklı bir yeri bulunmaktadır. Şehrimizin dört bir yanından 33 kehrizin aktığı yıllarda  zernabat suyu akan çeşmeler de mahallelerin köşelerini süslerdi. Bağ ve bahçeler, yol kenarlarındaki kavak ve söğüt ağaçları kehrizlerin ve sulama kanallarının sularıyla can bularak çevreye ferahlık verirdi. 

Kavak ağacı…      

Söğütgiller ailesine ait odunsu bir bitki olan kavak ağacının en önemli özelliği çabuk büyümesidir. Sürgün verme özelliğine sahip olan 20 metreye ulaşabilen kavak ağacı su kenarlarını, rutubetli ve nemli yerleri seven ağaçtır.      

Ölüm ve dirilme sembolü olan kavak ağacı kerpiçten yapılan Van evlerimizin özellikle dam döşemeleri, zeminin tahta taban yapımında yoğun olarak kullanılırdı. Kavak bu nedenle yüksek ekonomik değere sahipti.     

Evlerimizin yanı başında, bahçelerimizin etrafına sıralı yükselen kavak ağaçları yeri geldiğinde her an paraya çevrilebilen ziynet değerindeydi.       

Şehrimizde uzun yıllar kavak ağacı satan esnaflar vardı.  Öyle ki soyularak kurumaya bırakılmış çeşitli kalınlıktaki kavak ağaçlarının şehrimizin dört bir köşesinde satıldığı pazarlar bulunmaktaydı.       

Anılarda kalan İskele Caddesi’ne ruh vererek gökyüzünü yeryüzüne bağlayan, Van Gölü’nü Erek Dağı ile buluşturan,  her mevsimde ayrı bir güzellik oluşturan büründüren kavak ağaçlarıydı.    

  

Kavak ağacını sayar severdik.     

Kavak şiiri dizelerinde Metin Altıok, “Bedenim üşür, yüreğim sızlar/Ah kavaklar, kavaklar/Beni hoyrat bir makasla /Eski bir fotoğraftan oydular /Ah kavaklar, kavaklar/Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar” der.     

Vasfiye Çeber derlediği “Uzun kavak ne gidersin engine”  adlı türküde  “ Yaprakların benzemiyor rengine/ Anne beni verecek misin dengime/Ah dola dola dola dola dolanıyor boynuma/Akşamdan gel sağ yanıma yanıma/ Uzun kavak gıcır gıcır gıcılar/Anne benim sol yanımda sancım var/Ben ölürsem benden nice genci var…” mısralarına yer verir.     

Bilim insanları ‘kırsal kesimin odunsu ağacı, köylülüğün simgesi’ olarak tanımlasalar da şehrimizin kent kimliğinde, günlük yaşamda kavak ağaçlarının yeri başkaydı.     

Söğüt ağacına gelince...

Kavak ağacı ile aynı aileden olan,300 çeşidi bulunan söğüt ağacı insanlık tarihine eşlik eden en önemli ağaçlardan biridir. Hızlı büyüdükleri için esnek ve kolay bükülebilir olan söğüt dalları sepet başta olmak üzere çeşitli şekillerde kullanılır.  Söğüt, kendi alanlarında yükselmiş, ahlaki yönden toplumca önder kişilerin sembolü olarak görülür.            

Bir asır öncesi Van fotoğraflarında, gravürlerde ve yakın tarihimize ait fotoğraflarda sıkça kavak ve söğüt ağaçlarını görürüz. Yani anılarda kalan bizim ağaçlarımızı         

Ernis Köy Enstitüsü/Öğretmen Okulu’na Erciş yolu üzerinden uzanan yolun sağını solunu söğüt ağaçları çevreler.      

Şehrimizin merkezi olan 5 Yol da önünden kehriz suyunun gürül gürül aktığı, kahvelere su taşıyanların kuyruk oluşturduğu rahmetli Adil Ağar’ın kahvesinin önünde yaz aylarında kırtlama çay eşliğine en koyu ve keyifli sohbetler söğüt ağaçlarının gölgelediği tahta masa sandalyelerde yapılırdı.  Yeri gelmişken hatırlatmada bulunayım: Eski Van kahvehanelerinde bugünkü gibi oturması rahatsız edici ve sağlıklı olmayan alçak kürsüler yoktu. İstanbul kahvehaneleri gibi tüm kahvehanelerde ahşap masa ve sandalyeler ve kibar müşterileri bulunmaktaydı.    

Dibek taşlarında buğday döğme zamanları söğüt ağaçlarının altında şenliğe dönüşürdü. Çocukluğumuzda yatağımıza girdiğimizde damdaki döşemeler eşliğinde hayaller kurarak huzurla derin uykuya dalardık.

Nazım Hikmet’in Salkım Söğüt şiirinin“Akıyordu su/gösterip aynasında söğüt ağaçlarını./Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!/Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere/koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!...” dizelerine  Kemalettin Kamu, Söğüt şiirinde “Dalın eğri büğrü yaprağın inc/Rengin iğdeleşir rüzgar esince/Yazın şemsiyesin yaşlıya gence/Güzün derelere verirsin öğüt” dizeleriyle eşlik eder.

Bazı söğüt ağaçlarının, yas tutanlar gibi kendilerini sarardıkları anlatılır. Kalın yapraklardan dolayı, dallar kefenleşmiş varlıkların görünüşünü, biraz dağınık, yine de zarif, birbirini tutmaya devam ettiği anlatılır. Ağlayan söğüt ağacının  bir mezarlık ortamında üzüntüyü canlandırdığı belirtilir.

 Nitekim bu özellik Söğüdün Yaprağı türküsünde “Söğüdün yaprağı narindir narin/ İçerim yanıyor dışarım serin/ Zeynep'i bu hafta ettiler gelin…”  hüzne dönüşür, dile gelir.     

Söğüt anlatmakla bitmez.         

İskele’ de denizde yüzmekten helak olduktan sonra kahvenin önünde otobüs, minibüs bekleyenlerin de…  Edremit’te denize nazır kahvelerin önünde sohbet edenlerin de gölgeliği söğüt ağaçlarıydı.       

Cadde kenarlarının, sokak aralarının, olmadık yerlerin doğal süsü, gelen geçenlerin soluklanma adresi, dertleşme yeri söğüt ağaçlarıydı.    

Türü ne olursa olsun ağaçların çağrışımları herkes ve her kültür için farklıdır. Kavak ve söğüt ağaçları Van için su, temizlik, ferahlık, hoşgörü dönemlerini, renkli anıları, paylaşmayı çağrıştırır.       

Şehrimizde kehrizler kuruyunca,  su kanalları kapanınca önce ağaçlar ve bahçeler,  sonra da kuşlar ve yeri doldurulamayacak  güzel insanlar gitti.

Yazarın Diğer Yazıları