ŞEHİR VE ANLAŞILMAMAK
MEHMET ALİ ABAKAY
Ne yaparsanız yapın, kolaylıkla anlaşılmayı beklemeyin. Üzülürsünüz. Tek başınıza bırakılırsınız. Kabullenmeyi beklemeyin, istemezler.
Çoğu insanın duyduğunda, okuduğunda yanlışlıkları ortaya koyduğunuzda afaroz edilirsiniz. Afaroz edilirken sizinle aynı inancı paylaşanlar musmutludur. Kutsallarına dokunmanız, doğru bildikleri yanlışlarını düzeltmek isteyişiniz iftiralara, belden aşağı ifadelere kapı açar.
Kimi kitaplarda yer alan bilgileri(?) kaynak göstererek, doğruluğunu sorgulamayanlar kendilerini savaş kazanmış muzaffer komutan edasıyla ön plâna çıkartır. Aynı kaptan yemek yediğiniz, aynı tastan su içtiğiniz, aynı mekânda sohbet ettiğiniz, aynı şehrin havasını teneffüs ettiğiniz, ekmeğini yediğiniz, sokaklarında dolaştığınız kimilerinin ithâmlarıyla şehrine ihanet etmekle ithâm edilebilirsiniz.
Şehir ve anlaşılmamak!.. Senelerce sırtınızda gezdirir, beş dakika nefes almak için durduğunuzda yaptığınız emeklerin, gösterdiğiniz ihtimamın hiç bir kıymet taşımadığını gösteren aynada, yola çıktıklarınız kimilerinin yüzündeki sahte gülücüklerin, allanmış, pullanmış ifadelerin yerini yılan dilli mahlûkatın görüntülerinin aldığını görürsünüz.
Şehir konusunda yaptıklarınızın ileride, öldükten sonra kıymet taşıyacağını söyleyerek, sizi tesellî edenler göreceksiniz. Siz, yalnız çıktığınız yolda, dosdoğru yürürken önünüze engel olanları, taşlar, kayalar, dikenler döşeyenlerin farkında olmalısınız.
Şehrinizi sevin, şehirlerin kıymetini bilin, değerlerini daîma canlı tutun, mekânların insan nefesi olmayancı harap olduğunu bilin. Yüz yıl sonrasına eser bırakma amacıyla yola çıkmışsanız, iki yılı dahi idrak etmekten mahrûm olanların iddialarını elinizin tersiyle reddedin. Ölümlü dünyada, geride bırakacaklarınızla hatırlanacağınızı unutmayın. Ümitsizliğe düşmeyin, gücünüz oranında çalışın.
Kimseden para pul beklemeyin, kapılarda ceketi ilikli, saatlerce ayakta durup yorulanlardan olmayın.
Şehrin isminden nemalanan kimselerle dost olmayın. İki-üç dost ve arkadaş ile sevinciniz, derdiniz ortak olsun. Anlaşılacaksınız, zamanı gelince. Belki mezarınızın başucu taşı kayıplara karışacak.
Şehrini candan sevenlere selam olsun!..
ÖĞRETMENLER GÜNÜ: RİTÜELİN GÖLGESİNDEKİ HAKİKAT
MAHMUT CELAL ÖZMEN
Her yıl takvim yapraklarının arasından sessizce çıkıp gelen bir gün vardır: 24 Kasım. Kutlanması gerektiği, hatırlanması icap ettiği, ihmal edilirse ayıp sayılacağı söylenen; neredeyse toplumsal protokole bağlanmış bir gün. “Kutlama günü ”nün “kut’lu” sayılması, sanki bir devlet geleneğiyle değil de tabiatın kanunuyla belirlenmiş gibi… Güneş doğar, yağmur yağar, öğretmenler günü kutlanır; kâinat düzeni bozulmaz.
Ne var ki insan düşünmeden edemiyor:
Madem her yıl aynı ritüeli yapıyoruz, acaba kutlamak dediğimiz şey, yenileyici bir coşkunun ürünü mü, yoksa bir alışkanlığın güvenli sığınağı mı? Sevgili öğretmenlerimiz -kiminin eşi, kiminin kız kardeşi, kimininse gözünde hâlâ çocukluğu duran öğrencileri- 24 Kasım sabahı uyandıklarında gerçekten bir “kutlama ihtiyacı” mı hissediyorlar? Yoksa bir yıl boyunca eksik kalan saygının, unutulmuş emeğin, görmezden gelinen yorgunluğun bu tek güne yığılmasına hafif bir sitem mi taşıyorlar?
Belki de bugün, biraz da vicdanların yıllık bakım servisi. Bir gün boyunca çiçekler açıyor, kalem kupaları hediye ediliyor, bazen defter-kitap setleri, bazen de hızlıca seçilmiş bir kahve termosu… Kutlama faslı yapılınca herkes huzurla hayatına devam edebiliyor. Öğretmenlik mesleğinin devasa yükü, bir buketle dengelenmiş gibi. İronik değil mi?
“Eğitim sistemini düzeltemiyoruz ama buyurun size bir saksı çiçek.” Oysa öğretmenliğin kutlanması gereken yeri aslında takvim değil, hayatın kendisi. Her gün sınıf kapısından içeri giren, sesini defalarca yükseltmek zorunda kalan, yeri geldiğinde anne-baba, rehber, psikolog, hatta diplomatik arabulucu gibi davranan insanlardan söz ediyoruz. Emeği hiçbir kutlama törenine sığmazken, değeri de tek bir güne indirgenemez. Belki de asıl soru şu:
Kutlama gerçekten bir gereklilik mi, yoksa bir vicdan makyajı mı?
Kutlamasanız kimse sizi suçlamaz belki, ama herkes beklermiş gibi hissedilir. Hediyesiz kalınca gönül kırılır, hediye verilince de herkes mecburiyeti sezdiği için işin büyüsü bozulur. Böylece 24 Kasım, bir duygudan ziyade bir görev listesi maddesine dönüşür: “Öğretmenler Günü; hediyeler tamamlandı mı?” Oysa belki de en zarif kutlama, hiç hediye almadan, hiçbir çerçeveye sığmayan bir teşekkürdür:
“Yaptığın işin değeri takvimlere benzemez, yılın her günü varlığın kıymetli.” Ama işte… Biz ironiyi severiz.
Kutladığımız günün anlamına değil, ritüelin kendisine tutunuruz.
Kutlamazsak eksilmiş hisseder, kutlarsak tamamladığımıza inanırız. Belki de 24 Kasım’ın gizli trajedisi budur: Kutlanması şart görülür; ama hak ettiği gibi kutlanması neredeyse imkânsızdır.
BİR AĞAÇ YALNIZCA BİR AĞAÇ DEĞİLDİR
MUSTAFA AYYÜREK
Geceleyin… Geceleyin, derin bir uykunun içinden fırlayıp karanlığın ortasında gözlerinden süzülen yaşlarla uyanırsın. İlk anda neler olduğunu anlamaya çalışırsın. Karaltılar duvarda dolaşıyor ve kalbin gök gürültüsü gibi çarpıp göğüs kafesini parçalıyordur. Bir rüya görmüşsündür. Daha doğrusu hatırlayamadığın bir kâbus… Bu ne ilk ne de sondur… Kâbusun ağırlığı hâlâ damarlarında dolaşıyordur. Öyle korkmuşsun ki, bir bardak su içmek için bile ayağa kalkacak hâlin yoktur. Nefes alışverişin düzensiz, dizlerin güçsüz, ruhun ürkek bir üveyik kuşu gibidir.
Bir süre sonra, yavaş yavaş, gecenin seni sarıp sarmalayan sessizliği içerisinde kendine gelirsin. Az önceki fırtına dinmiştir. Serin yaz akşamı, yaprakların usulca sallanışıyla yüreğini okşar. Hışırtı… Ne tuhaftır hışırtı… Bir yaprağın sesi bile insanı avutabilir. Sessizliği delip geçen meltemde düşen bir yaprak bile… Düşünürsün. Her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu fark ettiğinde sıklaşmış nefes alışverişin yavaşça normale döner. Ay ışığı pencereye vururken saçlarında dolaşan ışığın yansımalarını aynadan izlersin. Ve ellerin... Titreyen ellerin saçının grileşen uç kısımlarda gezinmektedir. Gülümsersin… Hayat, bazen basit bir ışık huzmesinin gölgesinde saklıdır. Ne tuhaf…
Kalp çarpıntısı. Panik atak… Kontrolsüz nefes alışverişler… Hışırtı… Ve ışık… Peki ya tuhaflık… Ya o gölgeler… Ya karanlık siluetler… Kalkıp o huzur veren sese… Hışırtısıyla seni kendine getiren ağacın yanına gitmek istersin. Bahçede duran o kadim zeytin ağacına… Ağaca yaslansan sanki dallarını göğüs kafesine koyup kalbini dinleyecek ve başını okşayacak… Gibi duran, bin yılı aşkın bir ömrün hikâyesini gövdesinde taşıyan o kutlu ağaç! Ağacın bulunduğu bahçe, beş yüz yıldır aynı aileye ait… Şimdi senin sırandı… Kökleri toprağın altında geçmişin izlerini birbirine bağlayan birer damar gibi duruyor. Dalları bir mızrak gibi göğü deliyor. Ağaç… Zeytin ağacı… Tuhaf… Ne tuhaf… Kalbin sükunete ermiş…
Zeytin ağacının yaşını düşünürsün. Kaç yıl, kaç fırtına, kaç yaz, kaç kış, kaç aile, kaç çocuk… Kaç… Kaç… Kaç… Ama sen kaçmıyorsun, bilakis… Onun yanında kendi ömrün, rüzgârın bir anlığına kopardığı ince bir yaprak kadar kısadır. Yaz ayında hışırtısı içine dolan o yaprak… Peki ya ömrün… Daha kaç yıl… Kaç gün… Kaç saat… Sonra aklına bir şey…
Sen… Evet, sen, tam (…) yaşındasın. Daha dün gibi görünen, içerisine bin hatıra sığdırdığın uzun zannettiğin yılların geride kalmış. Öğretmen… İnşaat işçisi… Çoban… Mühendis… Asker… Boş gezen… Felsefe… Geometri… Astronomi… Müneccim… Kuyumcu… Muhtar… Baba… En çok da Ekonomist… Kel kalmış birisin artık. Yarın uyandığında okula… İnşaata… Yaylaya… Ofise… Kışlaya… Sokağa… gitmeyeceksin. Sınıf, tebeşir kokusu, öğrencilerin merakı… Anlam… Edebiyat… Dergiler… Gazete… Haberler… En çok ölüm ve yıkım haberlerini… Harabeler… Defineye Malik viraneler… Hepsi ama hepsi sadece bir hayal artık. Önünde yeni bir hayat var ama bu hayatın adı bile seni ürkütüyor: (…)’lilik. Ağaçlar (…)’li olur mu? Ağaçlar da benim gibi tuhaf mı?
(…)’lilik… Sanki insanın üzerine çöken görünmez bir bulut. Bir köşeye çekilmek, beklemek, yavaşlamak, kendi ömrünün gölgesinde sessizce oturmak… Ah! Ne ağır bir yük bu! Az önce yaşamın telaşı içindeydin. Şimdi… Şimdi ise hep gördüğün ama umursamadığın kâbus uyutmuyor seni.
Gözlerin yeniden zeytin ağacına kayar. Bakakalırsın… Senin içindeki boşluk büyürken o, hiçbir şey olmamış gibi toprağa tutunmaya, meyve vermeye devam edecek.
…. Belki gerçekten vardır. Belki yorgun ruhunun duyduğu bir çağrıdır bu. Melodi sana “artık gel,” der gibidir. Bir davet, bir hatırlatma, bir teslimiyet fısıltısı… Ama sen içinden “hayır, daha yapacak çok işim var…” Sesinin titrediğini fark etmeden önce…
Ve birden rüyan gelir aklına. Kâbusun… O uzun, karanlık, seni darmadağın eden rüya… Gözlerin yeniden dolar… “Gitti.” dersin kendi kendine.
“Tamı tamına 571 gün, 6 saat, 32 dakikadır gitti…” Bu cümlenin içindeki acı seni yeniden… Dört büklüm yapar… Belki bir eş, belki bir evlat, belki canının yarısı olan biri… Belki de bir anne… Artık yok. Ve sen, bu yeni hayatta onun yokluğuyla baş başasın.
Ve şimdi? Sabahın ilk ışığıyla ezan okunmaya başlar. Ezanın “Allahuekber” sözü kalbine işler. “Allah daha büyüktür.” Evet, Allah senin büyük olarak düşündüğün her şeyden daha büyüktür.
Evet, dersin kendi kendine… Hangi korkuyu, hangi boşluğu, hangi ölümü düşünürsem düşüneyim, Allah hepsinden daha büyüktür, der rahatlarsın. Bu sözle, hakikat içinde serin bir rüzgâr gibi dolaşmaya başlar. Senin şah damarını sarıp sarmalar… Allah, dersin. Ağır düşüncelerin hafifler. Sessizce abdest almaya gidersin. Su, yüzünde dolaşırken içindeki ağırlığı da beraberinde götürür sanki. Namazdan sonra gökyüzüne bakarsın. Ömrünün geri kalanı hâlâ muallak olsa da… Bir an aydınlanırsın…
Bir ağaç yalnızca bir ağaç değildir.
Bir ses yalnızca bir ses değildir.
Bir rüya yalnızca bir rüya değildir.
Ve sen…
Sen bütün bu kırılganlıkların içinde, hâlâ nefes alan bir kalpsindir.
Tüy gibi hafiflemiş sımsıcak bir kalp.
KARA ELMAS
SAİME ÇATALÇEKİÇ
Yedi katın dibinde
Karanlıkta kaldım ben yine
Vurdum kazmayı kara elmasa
Korktum her vuruşunda
Kara ellerimle kırdım soğanı
Bozdum ALLAH için orda orucumu
Ben de istiyorum yetiştireyim
Geleceğin evladını yurduma
Çünkü ekmek götürüyorum yavrularıma
Yüzüm gibi kara oldu ciğerim de
Adeta ölmeden giriyorum
Kara toprağa karanlığa
Ben yemiyorum beyaz ekmek
Ben çocuklarım yiyor kara ekmek
En zor ben işçiyim
Çünkü ben emekçiyim.
TANRIÇAYA ILÂN-I AŞK
ERTUĞRUL KAYA
İnsanlığın aşılmamış okyanusunda
Titrek bir fener gibi ışıtır
Yüreğimi bakışların
Sözlerin dilsel dizgisinde
Sen’ler kol gezmekte bu vakit
Suretin boşluğa asılmış çan
Vurur beynime aşkın hastalıklı hâlini
Sözlerinde arzunun ritmik tınısı
Çınlatır tutkumun prangalarını
Sonra sessizlik
Saçların
Gümüş bir sükûta davet eder
Çarşaf gibi uyumada deniz gözlerin
Yine de güneş kadar
Sıcak kaldı bakışların
Sensizlik ateş bir küre
Eritir evrenin sırtında varlığımı
Kaybolan zaman mı yokluğunda
Ben mi yoksa aşkımın dehlizinde
Ben seni ezelden beri ruhumda taşıyorum
RUHUN BAHARI
RIFAT KAYA
Gönlünü açmalı,
Yüreğini serbest bırakmalı,
Sevdayı damla damla büyütmeli.
Yoksa siyah beyaz kalır dünya,
Çorak toprak gibi çatlar ruhu,
Oysa rengârenk olmak varken,
İçindeki baharı.
Çoğaltmalı...
Yeşili, ağacı, kuşu,
Çiçeği, papatyayı,
Sevdayı bilen kalpleri,
Sevmeyi...
Çoğaltmalı...
Şefkati, merhameti, saygıyı,
Sevgiyi hak edene vermeyi,
Hak etmeyene de haddiyle durmayı.
Çoğaltmalı...
Kahkahayı, gülümsemeyi,
Duayı, düşünceyi,
İyi olanı, umut etmeyi.
Çoğaltmalı...
Renk renk giymeyi,
İçini açan müzikleri dinlemeyi,
Çocuklarla çocuk olup,
Yetimin başını okşamayı.
Çoğaltmalı...
Teşekkürü, özrü, selamı,
Birini görebilmeyi,
Hakkı haklıya vermeyi.
Çoğaltmalı...
Mağdurun yanında olmayı,
Ezeni bilip ezilene siper durmayı,
Yeri geldiğinde susmayı,
Onurla dimdik kalmayı.
Ve en güzeli,
Güzel insan olmayı…
TERAZİNİN SESSİZLİĞİ
RUA İSA
Adalet terazidir, eğilmez başı
Hakkı ayırır, susturur savaşı
Mazlumun yükünü taşır gözyaşı
Bu düzen kime göre, bunu sorduk
Güçlünün sözü mü ağır gelmeli
Doğru her kapıda sınanmalı mı
Hak, susanın elinde kaybolmalı
Bu sessizlik neden, onu sorduk
Adalet gecikse yara olur mu
Vicdan susarsa dünya durur mu
Bir gün gerçek yerini bulur mu
Zaman mı karar verir, sorduk
Eşitlik bir söz mü, yoksa borç mu
Herkes için mi bu doğru yol mu
Terazi şaşarsa umut olur mu
Adalet nerede, hep sorduk
HACI MEHMET KALAY KAİHL
12.SINIF ÖĞRENCİSİ
Bakmadan Geçme
