VAN KALESİ
NAZMİ SARAÇOĞLU
Van Kalesi bin yıldır
Yüksekten Van'a bakar
Kim bilir kaç asırdır
Dibinden hor hor akar
Nice kral nice şah
Orda saltanat sürdü
Nice feryat nice ah
Kim bilir neler gördü
Hiç bitmedi savaşlar
O kale etrafında
Kaç kez yıkıldı burçlar
Eski Van tarafında
Burçlarıma çıkın der
Ders verir insanlığa
Kime kaldı bakın der
Şurdaki mezarlığa.
GÖNÜLLER SOLDU
NURAY DOĞAN
Bir kalem daha bugün toprağa düştü.
Gövdesini evlatlarına siper, sırtını şehadete döndü...
Merhametin kulağı sağır,
Allah'ım bu yük gönüllere ağır...
Terazi tarumar, her yer mahşer yeri...
Gözlerde bir bir ışıklar söndü
Bugün sekiz melek ve kahraman bir öğretmen öldü.
Onlarla gönüller, millet...
Hüzün, matem, yas, feryat figan...
Ülkemin gözleri üzgün, bağrı kabristana döndü.
Okullarda duyulan zil değil kurşun sesi,
Kırılmış bugün caninin karanlık kafesi,
Sınıflarda dolaşıyor vahşetin hırıltılı nefesi...
Yarım kaldı çocukların gülüşü,
Anaların ansızın kesildi sesi.
Hava pus, bahar küskün
Al kana boyandı göğün kubbesi,
Toprağa damladı silinmez bir iz
Kanın ağır lekesi...
Tebeşir mahzun, tahta solgun, sıra öksüz
Sineler kanıyor bağrımız matem yeri.
KAÇMA AVCI DEĞİLİM BEN
ALPER ALPEREN
Kaçma ceylan kaçma benden
Kaçma avcı değilim ben
Kader denen avcı vurmuş
Yaram kanıyor derinden
Ben zaten bahtı karayım
Kaçma yanına varayım
Yaramı saranım yoktur
Bırak yaranı sarayım
Sen yaralı bir Ceylansın
Dağlarda gezen bir cansın
Yaranı sarayım senin
Benimki varsın kanasın
Seni vuran zalim avcı
Ahın tutar, çeker acı
Beni ise kader vurdu
Yaramın yoktur ilacı
Gözlerini aç, uyan da
Bak yavrun feryâd figanda
Ben de kader mahkumuyum
Gülemedim bu cihanda
Benim sinem, senin bağrın
Yaralıdır, dinmez ağrın
Doğmuyor güneşim benim
Senin de gelmez baharın
Meçhul Ozanım seherde
Aradım seni her yerde
Kaçma benden kaçma nolur
Bakayım yaran nerede
GÖNÜL YÜKÜM
ALİ AĞIR
Şafak vakti, gün doğmadan
Arşı tutar gönül yüküm.
Baharı, yağmur yağmadan,
Kışa katar gönül yüküm
Bedeni sarar ağ gibi,
Göğe uzanır dağ gibi,
Kopup gelir bir çığ gibi,
Gün gün artar gönül yüküm.
Harârate tutsak sahra,
Şiire düğümlü mısra,
Sînede kanayan yara,
Cana batar gönül yüküm.
Firakta kaybolur visal,
Akıl mecnundur, ruh hamal,
Son nefese kalmaz mecal,
Arzı tartar gönül yüküm.
Hırçın dalgalı denizler,
Işığı gölgeler gizler,
Sonsuz labirent dehlizler,
Ömrü yutar gönül yüküm.
Her dem akar gam deresi,
Kurtulmanın yok çaresi,
Düşüverse bir zerresi,
Ufku yırtar gönül yüküm.
CAM EKRANIN ÖTESİNDEKİ YANKI
ASMİN BULUT
Emre, cihazından yayılan ışık yüzüne vururken kalabalık bir metronun uğultusu içinde ilerliyordu. Etrafındaki onlarca insan gibi o da sonsuz bir 'akışın' içindeydi. Binlerce kilometre ötedeki insanların ne yediğini, nereye gittiğini ve sergiledikleri o mutlulukları saniyeler içinde kaydırarak izliyordu. Ona göre hayat; piksellerden oluşan, başarıların ise yalnızca 'beğeni' sayılarıyla ölçüldüğü bir maratondan ibaretti.
Bir gün, şehrin en eski sahaflarından birinin önünden geçerken telefonu ansızın kapandı. Şarjının bitmesiyle birlikte ruhunu bir panik dalgası sardı; sanki dış dünyaya bağlanan ana damarı kesilivermişti. Yolunu bulmak için haritaya bakamaz, müzik dinleyemez, kimseye 'buradayım' diyemezdi. Çaresizce içeri girdi, içerisi tozlu kağıt kokuyordu. Yaşlı sahaf, sayfaları sararmış kitapların arasından rüzgarlı bir sesle sordu:
"Evlat, kaybolmuş gibisin? Neyi arıyorsun?"
Emre: "Telefonum kapandı." dedi, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi. "Yolumu bulmam lazım!"
Yaşlı adam gülümsedi ve raflardan tozlu bir pusula çıkarıp masaya bıraktı. "Bu nesil," dedi sahaf, gözlüklerinin üzerinden bakarak. "Nereye gideceğini çok iyi biliyor ama neden oraya gittiğini unutuyor. Ekranlar size 'nasıl' görünmeniz gerektiğini fısıldar ama 'kim' olduğunuzu size sadece sessizlik söyler."
Emre o akşam eve yürüyerek döndü. Telefonu cebindeydi ama ekranı karanlıktı. İlk kez rüzgârın ağaç yaprakları arasındaki o hışırtısını işitti. Yoldan geçen bir yabancının gözlerindeki yorgunluğu fark etti. Kendi adımlarının kaldırımdaki ritmini dinledi. Eve vardığında aynadaki yansımasına baktı. Aylardır binlerce 'takipçisi' vardı ama kendisiyle en son ne zaman konuştuğunu ne zaman bir bağ kurduğunu hatırlayamıyordu. O gece anladı ki; başkalarının hayatlarını izlemek için harcadığı her saniye, kendi hayatından çaldığı bir ömür demekti.
MAKBULE KÜÇÜKÇALIK ORTAOKULU
ERENLER GELSİN
EFDAL PETEK
Bu meydan soytarı meydanı değil
Dost için canını verenler gelsin
Eğileceksen gel gerçeğe eğil
Maddeden manaya erenler gelsin
"Enel Hak" deyince Hallac-ı Mansûr
Bu sırrı bilmezler dediler; "kusur"
Ne demek istemiş ne idi unsur
Ol Hakkı kendinde görenler gelsin
"Aşk" dedi Mevlana, Bektaşi Veli
Her insan anlamaz böyle bir hâli
Hep Hakkı söylemiş Yunus'un dili
Ulular yolunu sürenler gelsin
Gönülden kibiri benliği yolup
Aşk ile çağlayıp sevgiyle dolup
Bütün kemliklerden arınmış olup
Erenler cemine girenler gelsin
Dost Efdal'ım gezmem hayranlık için
Gözüm yoktur makam sultanlık için
Mahzuniler gibi İnsanlık için
Cefayı çileyi derenler gelsin.
ACIDAN DOĞAN KURTULUŞ
ELİF KASSAB
Meğerse cennet ve cehennem yalnızca ahirette değil, bu iki yerin benzerleri dünyada da varmış; bunu bir kez daha anlamış oldum. Ahiretteki, bu dünyada yaptıklarımızın sonucudur; dünyadaki ise insanların kalplerini ve vicdanlarını susturarak masumlar için kurduğu bir kafes olup burası tam anlamıyla cehennem görünümündedir. Orada yaşanan acılar görenlerin gözünden saklanır ama yüreklere kazınır. Cennetin farkı ise şudur: İnsanoğlunun çoğu bu "cenneti", o kafes dediğimiz yerin üzerine, altında hiçbir acı yokmuşçasına huzurla inşa eder. Oysa orası, masum çocukların feryatlarının yükseldiği yerdir…
Merak etmeyin, Suriye’de de "demokrasi" var… Bizim de seçme hakkımız var. Ama seçenekler sadece iki tane: Ya Esed ya da ölüm. Aslında bu seçimi yapmak da bir ölüm yoludur; yüreksiz bir kalbin yönlendirdiği, hapishanelere ve korkuya çıkan bir yol… Hikâyemizin kahramanı on üç yaşındaki Hamza Ali el-Hatib, kendine üçüncü bir seçenek üretmeye çalıştı: O cehennemi cennete çevirme hayali. Diğer ülkelerde de benzer umutlar yeşeriyordu. Küçücük Hamza ve arkadaşları, Dera’da bir okul duvarına o meşhur cümleyi yazdılar: "Sıra sana geliyor ey doktor!" Yaşadıkları yeri o an cennet hâline getiremediler ama oraya, bir cehennemden geçerek gittiler.
Hamza, bu cesur mesajın peşinden giderek bir protestoya katıldı, sadece masum bir sesin ve büyük bir hayalin izindeydi. Küçük elleriyle attığı bu adım, aslında koca bir dünyanın sessizliğine karşı yükselen bir çığlıktı. Ancak onu bekleyen "Azrailler" vardı. Hamza bu hayali uğruna çok ağır bir bedel ödedi. On üç yaşındaki bedenine; ağır darplar, sigara yanıkları ve insanlık dışı saldırılar sığdırdılar. Rejim, onun bedenini parçalayarak halkı susturabileceğini sanmıştı.
Hamza’nın tanınmaz hâle gelmiş cesedi ailesine teslim edildiğinde, beklenen o sessizlik gerçekleşmedi; rejimin istediği olmadı. Aksine, ona yaşatılan her acı bir halkın uyanışına dönüştü. Ailesinin bu büyük acı karşısındaki omuzları düşmüş, çaresiz ve eğik duruşu, korku duvarlarını yıkan o büyük selin ilk damlası oldu. O günden sonra kimse evinde huzurla oturamadı; Hamza’nın bedeni, devrimi başlatan o büyük ateşin ilk odunuydu.
Hamza, dünyadaki cenneti göremedi ama onun sayesinde pek çok insan o huzura kavuştu. Aradan geçen tam 14 yılın sonunda, Hamza’nın o gün okul duvarına yazdığı hayalin gerçek oluşuna şahitlik ediyoruz. Bir zamanlar esareti kabul ettirilen, ölümle tehdit edilen halk; bugün Hamza el-Hatib’in açtığı yolda özgürlüğün gururunu yaşıyor. Hamza belki bu dünyadan bir cehennemden geçerek ayrıldı ama onun hayali sayesinde bugün milyonlarca çocuk, vatanıyla gurur duyacağı özgür bir Suriye’de kendi cennetini kurabiliyor. 14 yıl sonra biz bugün kazandık; bu zafer, en çok o küçük devrimcinin eseridir. Artık o karanlık kafes kırıldı; Hamza'nın cehennemden geçerek açtığı o yol, bugün milyonlarca masumun sığındığı gerçek bir vatan cennetine ulaştı.
HACI MEHMET KALAY KAİHL
10-E SINIFI
ÂH VE SÜKÛT
BARIŞ TALAY
Bir sesti duyulmadı ve duyurulmadı
Yankılandı hayatın sesiz aksinden
Her şeyden önce söz vardı oysa
Biri söyler coşar, biri sus pus olur dolardı
Yaşam işte sallanır bir seyirde giderdi
Yaklaştığımız veya uzaklaştığımız o sese
Anlamlar ve anlaşılmazlıklar birikir gibi...
Köhnemiş yaşamlardı fısıldayan
Dirilme ve ölümdü tasası
Biri ima ederdi biri yankılanırdı
Hep vardı bir şeyler dudaklarımızın arasında
Söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz
Belirmiyordu artık anlamlar
Güzel imalar karşılık bulmadı hayattan
Kaldı bir sezişte ancak düşler
Belki uzak belki yakın bir limandan
Varılmayan ancak bekletilen imler
Bitirilirken bir bir gönlümden
Var mı döndüren beni bitmişlik girdabında
Daha tükenmemiş bir imayla
Gidebilecek miyim sesleneceğim günlere
Bir ses vardı seslerden deruni
En tanınmış notalardan bir örüntü
Verir bir buselik kutsal bir akis
Durmadan hayat sunan bir güneş
Verir bir im sükût dilinde
Acıların depreştiği lâl dillerde
Kapar kapıyı demir süngüler gibi
Bilinmez artık içteki feryat
Sürgüne gönderilir bir bir
Sevdaya, yaşama gönderilen türküler
Buruk bir ses imgeler
Gelenek işte acı ezgiler
İşitilir senfoni eşliğinde
Verilir bir isyan bitik bir dille
Dedim dedik buyruklar
Verilmiştir biteviye
Acıların sessiz lisanıyla tutuşur sineler
Kimse anlamaz yürekteki buğuyu
En ince hislerden oluşan ezgidir artık
Yaşanmışlığın uğultuları.
ASLINDA
EVİNDAR SAYILGAN
Yıllarca kendimi tanımadan büyüdüm. Bilmiyordum ki insan önce kendini tanımalı, var olduğunu önce kendi bilmeli diye.
Kocaman dünya yapayalnızmışım, kimim kimsem yokmuş, bir tarafım eksikmiş gibi… Ta ki kendimle yüzleşene kadar, kendime kendimi tanıma fırsatı verene kadar... Gerçi kendimi tanıyınca da işler istediğim gibi gitmedi. Çünkü kavga edeceğim, kızıp bir sürü şey soracağım biri vardı. Bir yandan o kişi ile arkadaş olmanın yollarını arıyor, bunun için çaba gösteriyordum.
Biliyor musunuz, zaman zaman ben bile kendime yalan söylüyordum. İçim ağlarken, gülüyor gülüşlerimin ardına saklanıyordum. Geceler boyu sabaha kadar gözyaşı döküyordum. Gün doğunca da hiçbir şey yokmuş, sanki gece o acıyı yüreğinde yaşayan ben değilmişim gibi… Belki de henüz kendimi o kadar yakından tanımıyordum.
Bir yolu olmalıydı bir; bir ışık, bir şans, tutunacak bir dal olmalıydı. Derken bir bir içimden geçenleri kendi kendime söylediğimi fark ettim. İşte o gün kalem tuttu ellerim, kâğıda döküldü yüreğim ve ben o gün kendim olmakla birlikle tanımaya başladım kendimi ve daha sonra fark ettim ki kendimin... Her şeyi olmuşum çoktan; arkadaşı, sırdaşı, can yoldaşı olmuşum. Hiç sanırken kendimi aslında ne de çokmuşum…








