BENİM KANIM
MUSTAFA GÜNEŞ
Korunmasız, oluk oluk akabilir
Âlemin en ucuzu benim kanım
Her saniye avlanıp koklanabilir
Âlemin en ucuzu benim kanım
Yaprak düşse başlar kargaşa, katliam
Mazluma bombalar, sebepsiz intikam
Adâlet, özgürlük unutulan kavram
Âlemin en ucuzu benim kanım
Uygundur her çağa, silaha mekâna
Eziyet vermez dökene, karşı cana
Sessizce akar, kolaydır garibana
Âlemin en ucuzu benim kanım
Hesap sorulmaz, yoktur dünya cezası
Rahat ol, sebebi silahların kazası
Bulunur elbet uygun delil, yasası
Âlemin en ucuzu benim kanım
Sel olup aksa da bekleme merhamet
Batı'nın işi bu sadece cinayet
Katillere özgürlük, bana esaret
Âlemin en ucuzu benim kanım
Mekânımın her karışında şehit kanı
Savunmak için bulunmaz başka yanı
Dil duada beklenir kurtuluş anı
Âlemin en ucuzu benim kanım.
03.03.2026
YA RAB
NURAY DOĞAN
İlahi kapına gelsem sülüsten dualarla
Yalvarsam sana hatlı niyazlarla,
Nakşetsem gözlerimi incili yakarışlarla
Nefis kaftanımı yakıp çıkartsam
Ruhumla vicdanımla tek kalsam
Cürüm defteri mi yırtar mısın?
İlahi kör kuyulardan adınla doludizgin çıksam
Huzurunda belimi büküp secdeye yatsam,
Kalksam yine eğilse başım
Dergâhında ipekten seccademe ağlasam
Cürüm defterimi yırtar mısın?
İlahi yıkansam tövbe kapılarında
Billur, berrak ırmaklarında
Umudumu sunsam keremgâhına
Haykırsam kimsem yok senden başka
Cürüm defterimi yırtar mısın?
Af edip beni bağışlar mısın?
DÜNÜN ÇOCUKLARI
MUSTAFA AKCENGİZ
Eline almış lastikten top
Toprak sahada oynar hop hop
Ayağına tak canik lastik kop kop
Dünün çocukları
Akan derelerden, sular içer
Oyunlar oynar kendinden geçer
Yanlışa meyil etmez, doğruyu seçer
Dünün çocukları
Gaz lambası altında büyüdüler
Gittikleri tatil yerleri köydüler
Orta oyunu meddahlarla güldüler
Dünün çocukları
Büyüklerin elbiseleri ile okula gittiler
Birbirlerini seven gençler, yiğittiler
O kadar masumdular, kalmadı bittiler
Dünün çocukları
Abi, kardeş hep el ele koşardı
Sevinçler, bir olup da coşardı
Sanki sevgi bitmez gökte uçardı
Dünün çocukları
Dünün çocuklarından bize ne kaldı
Sevgimiz, merhametimiz neden azaldı
Ömrümüz geçip gidiyor zaman kısaldı
Dünün çocukları
Mustafa, unutmam, geçen o yılları
O oyun oynadığım, çamurlu yolları
Sevgiden başkaya, açmaz kolları
Dünün çocukları.
EY ŞAİR
ELİF AZRA ŞAHİN
Ey şair! Gel de
Şu göğüs kafesimde çırpınan
Kuşun kanadından tutalım
Uzanalım sonsuzluk mavisine
Bulutlara selam duralım
İklimler hep bahar olsun
Yağmur koksun her seher
Yüreğimin döşeğinde
Ey şair! Gel de
Tan yerine ağaran umutlar bırakalım
Dökelim dilimizdeki şiirleri
Yedi dağın üstüne
Elinden tutalım, çocukça
Yitik düşlerimizin
Ey şair! Bayram sevincinde yaşayalım
Buruk gecelerimizi
Heybemizi kızıl atlara verip
Dağın eteklerine koşturalım
Dörtnala uçarı
Ey şair! Gel de
Soğuk, acıtan, yetim yanımızı
Avutalım hasretimizle
Eritip dökelim yitiğimizi
Şiirden kalıplara.
VAN GÖLÜ’M
BAHATTİN BULUT
Van Gölü’m, bu sabah sana
Hastane penceresinden baktım
Acılarımı, ıstırabımı, bir bir attım
Sen dağların eteğine akarken
Ben yine aktım sana
Aslında dertleri benden alırsın
Can katarsın cana
Hastane penceresinden
Güzelliğini izledim,
Akşamları yolunu gözledim
Güzelliğini kuşanırken sen
Ben şiirlerle seni süsledim
İhtişamınla dururken karşımda
Beste yazmak istedim sana
Gökyüzü kadar güzelsin
Bir o kadar da mavisin sen
Ne kadar güzelsen, ah
Bir o kadar da sahisin
Bir sırdaş kadar yakın
Bir o kadar da hâmisin
Sen ki bir hekim gibi mahir
Dahisin bir o kadar da
Van Gölü’m, hayat bulurum
Seni seyrederken,
Rahatlatırsın yüreği sen
Ötelere yüzerken
Umutlarımı ekerim sana
Seni bestelere dizerken
Huzura yol alırım
Gezerken kıyılarında.
GAZZE'DE ÇOCUK OLMAK
RABİA ASLAN
Zifiri bir karanlığın içinde sesleniyorum, tek bildiğim kelime anne ve baba. Canım çok acıyor, ayağım aksıyor. Neyden dolayı aksadığını ve acıdığını bilmiyorum çünkü bunu da öğrenemedim hala. 3 yaşındayım ve şuan etrafımda sadece yıkılmış evler var. Zifiri karanlığın ortasında bir sağa bir sola doğru gelip gidiyorum. Duyduğum tek şey garip sesler, sanırım bu seslere inleme sesi diyor büyükler. Çok korkuyorum, beni seven annem babam yanımda değiller. Etrafımda dönmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bu da benim mücadelem. Kimse sesimi duymuyor, herkes sağır olmuş gibi. Kimse beni görmüyor, herkes kör olmuş gibi.
Bir an öldüm mü diye düşündüm. Sahi ölüm neydi ki? Ölmüş olsaydım ayağım yara olur muydu, canım acır mıydı, kalbim deli gibi atar mıydı korkudan duyduğum ama göremediğim inilti sesinden? Ölüm neydi ve kimler ölür, onu da bilmiyorum. Benim adım küçük çocuk, adımı dahi bilmiyorum. Tek bildiğim şey zifiri karanlığın içinde beni duymayan anne babama seslenişim, acıyan ve aksayan ayağım ile yürümeye çalıştığım sonu belli olmayan karanlıkta yalnız kalışım. Benim doğmama sebep olan anne babamı ben seçmedim. Irkımı, rengimi, fakir veya zengin oluşumu hatırladığım tek şey her şey gayet normaldi. Ta ki bir gün bomba sesleri gelene kadar. Birden etraf karanlığa büründü, her şey karmaşık bir hal aldı.
Annem babam beni çok sevdikleri halde bırakıp kaçmışlardı, öyle düşünüyorum. Belki de beni kurtarmaya çalışırken bir şeyler ters gitti, bilmiyorum. Ama beni zifiri karanlığın soğuklarında bırakıverdiler. Sessizlik de yeminini bozmuş gibiydi, artık sesler duyuyordum ve buna büyükler inilti sesi diyorlardı, öyle hatırlıyorum. Karnım çok acıkmış, bitkin bir şekilde etrafıma bakıp duruyorum. Karanlıkta ne görmeyi umut ediyorum bilmiyorum, galiba anne babamın gelmesini bekliyorum. Etrafımda enkazlar tepe haline gelmiş, aksayan ayağım ile nereye gideceğimi bilmiyorum. Korkum, ağlama krizlerim yerini yorgunluğa bıraktı. Enkazın en tepesinde bana bakan biri var ve beni çekiyordu. Neden yardım etmiyor, beni oradan almıyordu bilmiyorum.
3 yaşımda yalnızlığı, acıyı ve korkuyu tanıttılar bana. Bunu bana kimler yaptı bilmiyorum. Neden bana bunu yaptıklarını anlamıyorum. Elimde kendimi koruyacağım hiçbir şey yok, olsa da tutamam ki zaten küçücük ellerim. Benim bu kadar küçük olduğumu gördükleri halde benden neden bu kadar korkuyor ve bana bu kadar acıyı yaşatıyorlar acaba? Güçlü oluşumu mu deniyorlar, anlamıyorum, anlam veremiyorum. Hangi insan benim gibi küçük bir çocuğu anne babasız bırakarak, korkutarak, yaralayarak, aç bırakarak, karanlığa mahkum ederek denemek ister ki? Diyorum ya, bilmiyorum. Sadece kendi kendime konuşuyorum, belki zifiri karanlığın korkusunu bastırmak içindir bu yaptığım konuşma. Veya beni gördükleri halde görmemezlik yapanlara, duyduğu halde duymamazlık yapanlaradır anlatışım yaşadıklarımı. Anne babasız kalışımın, açlığımın, karanlıkta yaşadığım korkularımın, canımın acıyor oluşunun hesabını kimler verecek bilmiyorum.
Dedesinin Torunu
Dünya beni böyle tanıdı. İsmimi bilmeyen, yaşadığımdan, varlığımdan dahi haberi olmayan insanlar beni artık "dedesinin torunu" olarak tanıyor. Benim hikayem Gazze'de çocuk olmakla başladı. Sebebini bilmediğim gürültüler, anlam veremediğim çığlıklar, dedemin gözlerinden akan kırmızı gözyaşları… Buna "kanlı gözyaşları" diyorlar. Ben de ilk o anda öğrendim kanlı gözyaşlarının ne olduğunu. Yaşımı yazacağım ama yaşımı da bilmiyorum. Diyorum ya, ben de herkes gibi kendimi dedesinin torunu olarak biliyorum.
Yeni baştan tanışalım sizinle o vakit. Merhaba! Varlığımdan haberdar olmayan sözde Müslüman abilerim, ablalarım. Benim adım Dedesinin Torunu. Sizlerle hikayemi paylaşmak istediğim için yazıyorum bu satırları.
Mutlu bir çocuktum. Dedemle oyunlar oynar, eğlenceli vakitler geçiren bir çocuk. Anne babasının gözünün nuruydum ben, şu an sizin çocuklarınızın, sizin gözünüzün nuru olduğu gibi. Korkmamam için ses tonunu bile yükseltmezdi ailem. Kıyamazlardı bana. Uyurken parmak ucunda yürürlerdi çünkü her sese uyanan bir çocuktum.
Bir sabah her şeyden habersiz dedemle çıktık sokağa, istediğim oyuncağı veya istediğim abur cuburu almaya. Büyük bir gürültü koptu. Etraf birden karanlığa büründü ve ben ilk defa ne olduğunu öğrendim. Vücudum ısınıyordu, bir yanım soğuyordu. Sebebini anlamıyordum. Vücudumda anlamsız ağrılar vardı. Dedem yerde yatıyordu. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Dedem yerden kalkmış, etrafa bakınıyordu sersemlemiş bir şekilde. Sanırım beni arıyordu gözleri. Takatim kalmamıştı. Tek yapabildiğim elimi kaldırmak oldu. Dedemin fark etmesiyle bana doğru koşması bir oldu. Beni kucağına alıp haykırmaya başladı. Gözlerinde kanlı gözyaşları vardı. Anlamıyorum, neden bağırarak ağlıyordu? Gözlerim gittikçe kapanıyor ve karanlık artıyordu. Dedemin sesi gittikçe alçalıyordu, hiçbir şey duymuyordum.
Birdenbire karanlık aydınlığa döndü. Etrafımda tanımadığım ve anlam veremediğim güzellikte varlıklar… Her yer yemyeşildi. Sütü çok severdim ve yanı başımda sütten oluşan bir şelale vardı. Ağlamaya başladım. Anne babam, dedem yoktu yanımda. Gözlerimi kapatmadan önce ne olmuştu? Birdenbire karanlık basmış ve aydınlığa kavuşmuştum. Ne olduğunu sordum güzel görünen bilinmeyen varlığa. Bana her şeyin çok acı olduğunu söyledi. Kendine "insanım" diyen yaratıkların çıkar ve menfaatleri için çocukları, anneleri, babaları, dedeleri, hatta hayvanları katlettiklerini söyledi.
Daha çok ağlamaya başladım. Omuzuma dokundu. Omuzuma dokunduğunda fark ettim, ağrım yoktu, canım acımıyor, sıcak ve soğuk hissi yoktu bedenimde. Sordum: "Ben neredeyim?" "Cennette olduğunu," söyledi. "Kurtulanlardansın," diyerek teselli etti. "Peki ya annem, babam ve dedem neredeler?" diye sordum. "Onların daha yaşayacak zamanı var. Bu yüzden dünya dediğimiz kirli yerde kalmak zorundalar. Korkma," dedi, "sen burada güvendesin. Sen onları görecek, duyacak, her zaman yanlarında olacaksın," diye konuşunca sormak istedim: "Bunu bize kim yaptı?"
Anlatmaya başladı güzel varlık: "Kendinden emin olamayan, aciz, güç gösterisi yapmaya çalışan, kendini dünyanın hakimi sanan, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan, egosunu senin gibi minicik çocukları öldürerek tatmin eden bir canavar yaptı bunları, insan kılığına bürünmüş bir yaratık." Deyince ben de "Peki ne olacak bunun sonu?" diye sordum. "Bilinmez," diye cevap verdi. "Peki bunun hesabını kim verecek?" diye sordum. Sırtını dönmüştü bana güzel varlık. Dönüp sadece "Bekle. Bizi Yaradan yarına bırakır ama asla yanına bırakmaz," dedi.
Haykırmaya başladım. Küçücük yaşımda yeryüzünde cehennemi yaşattılar bana. Korkuyu bilmezken korkmayı öğrettiler. Acının ne olduğunu bilmezken, kanın ne olduğunu bilmezken, gözyaşlarının ne demek olduğunu bilmezken yeryüzünde bana öğretilen tek şey bunlar oldu. Beklemek bana acı verecek. Cennetin bir köşesinde aileme yapılanları izlemek bana acı vermekten başka bir şey vermiyor. Yüreğim sızlıyor, kalbim acıyor. Bana bunu yapanları ve bana yaşattıkları görüp susanları Allah'ın gazabına bırakıyorum. Ben, dedesinin torunu… Bana yapılanı başkasına yapmasınlar diye susmayın, varlığından haberdar olmayan sözde Müslümanlar!
Bilinmeyenler...
Bizler, küçük çocuk ve dedesinin torunu gibi görülen bilinenler değiliz. Biz aksine, uzuvları parçalanan ve havaya savrulanlarız. Gazze'de çocuk olmanın suç olduğunu bilmeden dünyaya gelen ve daha hiçbir şey öğrenmeden parçalanan bilinmeyen çocuklarız. Dondurma reklamına alay konusu olan çocuklarız biz. Bir kıyafet markasının ceset torbası olarak moda akımı başlatarak ölümleriyle alay edilen, onurlarıyla oynanan, dünyanın pisliğini bilmeden yaşamaya çalışan ama yaşam hakkı elinden alınan bilinmeyen çocuklarız. Biz, elimizde silahlar bombalar varmışçasına yaşadığımız saldırının korkusunu yaşayarak öldürülen çocuklarız. Gazze'de yaşanan katliamlardan ölerek kurtulan, cennetin kuşu olan şanslı çocuklarız . Biz ölerek kurtulanlarız .
Peki ya yaşayan ve şu an bomba sesiyle uyumaya çalışanlar, çığlık seslerine maruz kalanlar? Düşünüyorum: Biz ölerek kurtulduk ama uzuvları kopmuş şekilde yaşamlarını sürdürmek zorunda olanlar var. Ve dünyanın hiçbir şey olmamış gibi baka kaldığı, sessizliğe büründüğü, karanlığı susarak desteklediğini görmek zorunda kalanlar var. Kendisi çocuk olduğu halde yapayalnız kalmış, sırtına kardeşinin cesedini alarak koşturan çocuklar var. Anlatmaya satır yetmez, kitap yetmez, vicdan yetmezken koca bir dünya "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." diyerek susmakta. Ve dahası herkes kürsülere çıkarak vicdandan, merhametten, Allah korkusundan dem vurmakta. Yaşanan soykırıma sessiz kalarak vicdan ve merhametten bahsedenlerin vicdanını ve merhametini Yaradan sorgulayacak. Sadece bununla kalmıyor; duyar kasıp paylaşım yaparak akıma destek verir gibi destekleyen ama arka planda katliam yapanların ürünleriyle yaşamlarını sürdürenler var.
Uzun lafın kısası, bizler sizin gözünüzde ölmüş olabiliriz. Suçsuz ve günahsız bir şekilde öldürülenler şehadet şerbetini içerken, bizim yaşadıklarımızı yaşayacağınız günleri izleyeceğiz. Bu zulme sessiz kalanlar, sessiz kaldıkları zulme maruz kalmaya mahkumdur. Tek bir dileğimiz var bizim: Başka çocuklar acı çekmesin, ölmesin, savaşlar olmasın. Dünya karanlığa değil, aydınlığa bürünsün.
YERİNİ UNUTTUĞUM UÇURUMLAR
AHMET YAŞAR GÜNDÜZ
Dikenlerin izleri ayaklarımda
Ağarmış bir saç gibi gerçekçi öğüt
Yaşanmış ve yaşanamamış ne varsa
Özlem duyar insan
Ağlara takılmış balıkların
Nedir unuttukları
Unutmayalım yerini yaraların
Kaybediyorum düşüşün sancısını sanırım
Dizlerimin üstüne
Yine düştüm yine düştüm...
Bazen dizlerine bakmalı bu yüzden insan
Ayaklarına değil
Ayakların yorgunluğun
Dizlerin yanıldığındır.
Silmeyelim izlerini yaraların
Kaybetmek korkulu bir kabus
Ömür bir rüya oluyor çoğu kez
İnsansa azıksız yolcu
Yitirdiklerin birikiyor zamanla
Doluluk bir vehimken
Delilik vahim, cesaretse derin
Unutmayalım yerini kaybedişlerin
Çivi çiviyi söker, insanı insan yıkar
Yağmur günahları...
Kibirler yanılmışlıklar aldanışlar
Hatırlatın kendinizi bana
Siz, yerini unuttuğum uçurumlar.
VAN VE BEN
KENAN GEZİCİ
Haykırışını martılarla paylaştım
İskelede hatırla,
Yediğimiz otlu peyniri
Üşümeyesin diye verdiğim
Elimde duran paltomu
Düşer ihtiyari
Ne kadar çok şey
Tutamadım elimde
Saysam buradan Edremit’e
Bitmez tükenmez ki Gevaş sahilde
Boynuma vurulan öfkem bile
Seni hangi kuşun kanadına sakladılar
Çaldıran’da soğuk meydanda bulurum
Van kalesinde hırpalanan anılarımı
Haçor’tta bulma umudumu sakladım
Şehrim kadim şehrim
Kelpiç duvarlı cumbalı evleri yitik
Ne çoğuna sahip çıkamadın yitik
Tüm sokaklarını bir ben bilirim
Arabalar dolmuş betonla saklı
Sokaklarında lavanta ide kokuları
Ah kırk yıl geçti hala koklarım.
HAVA YAĞMURLU
FAHRİ HARİS DOĞAN
Nasibim bu hava yağmurlu
Sana uzaklığım bir karış mesafe
Yakınlığımızı hiç sorma
Şehirler bile edemez şikâyet
Çokça sürmüşse o vurgun bu sağanak
Kolumdan tutun bu sellerde
Ayakkabımın deliğinden giren taşkın
Düşlere dek sızarsa dile
Soğukluğu hissedemedim bir türlü
Duraksamadan yanacak uzuvlar
Etten ve kemikten değilsek
Bakışlarınla doğan utanmalarım
Ölen bedenin yaşam yeriyse
Ellerinse
Hava yağmurlu kırık şemsiye
Taşların üzerine sımsıkı basıp
Yürü benimle yolum nereyse
Dünyaya sadece yüz asıp
Gülüp geçsek usanmalarda
Rüyalar yaşasak uyanmalarda
Vakitler sana sen geçtiyse
Zamanı unutuyorum
Dün ve yarın ya bugünlerse
Hava yağmurlu dindi sular
Bir daha diye bir istek olmuş içimde
Kavuşmaları dahi düşünen veda
Tutuşmaları hazırlıyor sevdikçe.
MİSALİYİM
KURTAY SERTKAL
Bir mezar taşı misaliyim
Ölüp gittim sanki,
Ecel geldi
Mühür koydu ve götürdü beni
Senden uzaklara
Şimdi nefes alamıyorum
Sen yokken de anlamı pek
Kalmıyor zaten
Sen gözlerini
Kapatınca ölüyorum,
Ama en kötüsü ise
Sen hâlâ
Başka gözlerde yaşıyorsun.
Bakmadan Geçme









