ACILI, ONURLU VE FİLİSTİN’Lİ
YAŞAR AKGÜL
Yağmur yağıyor Filistin üzerine
Gözyaşları gibi yağmur
Gibi mermiler mağrur
Ve onur yağıyor
Filistin’in çiçekleri kırmızı
Güller açar gülistinde kan kokar
Kuşlar uçar kanatsız
Çocukların yeryüzünde
Silahları oyuncaktır
Filistin’de/ Oyuncakları silah
Ekmekleri acıdan
Suları hüzündendir
Aşkın direnmeleri
Yürüyüşleri sevgi
Burada zulüm burada kahır burada kan
Ah edip inleyen bir çığlıktır her insan
Özgürlüğe aç, insanlığa aç, merhamete aç
Şimdi Filistin yaralanmış, ürkek bir ceylan
Bugün burada hepimiz
Hınç ile hasret ile
Aşktan kurşunları dizilmiş
Hüzünden silahlarla
Gözlerimiz ağlamaya hazır ey kardeşlerim
Hüzünlüyüz, öfkeliyiz, kinliyiz
Acılıyız, onurluyuz, Filistinliyiz.
TÜRKÜNÜ SÖYLE
ZEYNEP SÜMER
Dağların esintisi
Efil efil yayılırken yamaçlara,
Büyülü sesini dinle kanatlarının.
Bulansın ayakların
Toprağın asil rengine.
Havada keskin bir kekik kokusu,
Bayırlarda şilan…
Sen sana hükümran,
Türkünü söyle Zeyn.
Boynu bükük, narin gelincikler zamanıdır.
Bu nasıl bir süs, bu nasıl ihtişam!
Bütün kuşları baştan çıkaran
Gül müdür o, andelible atışan?
Dem bu demdir, ey aşk, ayaklan!
İnce bir sızı gönlünde seyran…
Türkünü söyle Zeyn.
Yanık bir ağıtla ağarırken gün,
Bilirim ki terk edip gidecek.
Yakacak bağrını hercai bir kızıl.
Aldırma, yırt karanlığı!
Koş var gücünle hayallerine,
Kat tozu dumana,
Yeniden doğ anbean.
Göz bebeklerin üryan,
Türkünü söyle Zeyn.
Savrulurken asumanın ateş böcekleri,
Gölgen metruk.
Olsun,
Senin ruhun müzeyyen.
Demle kaynayan gözlerini
Çam kozalakları melodisinde
Kavrul, yan!
Şahlansın bağrında küheylan,
Türkünü söyle Zeyn.
Haykır koca Süphan’a,
Yankılansın semalarda gür sesin.
Cevval bir çocuk
Geri getirsin seni sana.
İnliyor bir çoban kavalı ötelerde,
Duyuyor musun?
Bu, bir öksüz çığlığı Allah’a ayan.
Duyguların heyelan,
Türkünü söyle Zeyn.
BEREKETSİZ ZAMAN
MERVE MERT
Zaman vardı eskiden; akıp giderken iz bırakır, her saniyesi bir anlam taşır, her anı insanın içine işleyen bir hatıraya dönüşürdü. Kahve tadında kırk yıllık sohbetler yapılır insanın, insanca varlığı yürekleri ısıtırdı.
Bir güne bir ömür sığar, o ömür ise insana anlam katardı.
Şimdi ise zaman bile zamansız. Onca kalabalığın arasında insanlar yalnız insanlar ıssız. Zaman sadece geçmiyor, Ellerinizin arasından akıp gidiyor, bir esrarengiz sır gibi kayboluyor. Ne tutulabiliyor ne de yaşanabiliyor. Ne yaparsak yapalım bir yanımızı eksik, bir yanımızı yarım bırakıyor.
Bereketsiz bir zamanın içindeyiz. Günler kısalıyor ve hiçbir şeye yetmiyor. Yetmediği gibi de derinleşmiyor, bir iz bırakmıyor geceler geçiyor ama dinlendirmiyor. Sabahlar umutla değil, alışkanlıkla doğuyor. İnsanlar yaşıyor gibi ama gibilerde kalıyor. Herkeste bir telaş var, hedef yok. Hazırlık var heyecan yok, koşuşturma var, sebep yok...
Saatler geçiyor, hatırlanmıyor. İnsanlar sadece koşturuyor anlamlandıramıyor. Kalabalıklar artıyor, yalnızlık çoğalıyor.
Bereketsiz zaman, insanın içini yavaş yavaş boşaltıyor. Doymadan geçen günler, tat vermeyen anlar, eksik kalan duygular… Her şey var gibi görünür ama hiçbir şey yerli yerinde değildir. Çünkü bereket, sadece çoklukta değil; anlamda, hissedişte ve fark ediştedir.
Belki de zamanın bereketi, onu nasıl yaşadığımızda gizlidir. Bir anı gerçekten yaşamak, bir bakışı gerçekten görmek, bir sözü gerçekten duymak… İşte o zaman zaman yeniden çoğalır, derinleşir ve anlam kazanır.
Bereketsiz zaman, sadece saatlerin değil; ruhun da eksildiği bir sessiz çöküştür.
Var olma çabasının içinde bir yok oluş öyküsüdür.
YÜRÜR!
ALİ AĞIR
Semânın kalbinde gözlerden uzak,
Akıp gider zaman, yüceler yürür!
Uyku derin kuyu, rüyalar tuzak,
Hayale tutunmuş cüceler yürür.
Kıyamda dağların dik yamaçları,
Buz keser poyrazda kardan taçları,
Dağılır zamanın siyah saçları,
Kıpkızıl şafağa geceler yürür!
Ufkun ötesinden ilham süzülür,
Zihindeki kördüğümler çözülür,
Mısra ipliğine harfler dizilir,
Hisler diyarında heceler yürür!
Hak içinse eğer çekilir çile,
Yürekte bin ümit, dilde besmele,
Arkana bakmadan yola düş hele,
Belki de peşinden niceler yürür!
KAPI EŞİKLERİNDE SAKLI HAYATLAR
SEVDA GÜNDOĞDU
Nereye gitsem, sanki kendimden bir parça eksik
Kendimi arıyorum ama bulduğum hep bir hüzün…
Bugün bir kapının eşiğinde durdum…
Bir “ah” duydum, içime işleyen,
yüreğimi titreten bir “ah”
Gördüğüm manzara ne zamana sığdı ne de aklıma…
Küçücük bir beden, bir bebek gibi savunmasız…
Yerde, hayatla ölüm arasında ince bir çizgide…
Can çekişen bir umut
sessizce yardım bekleyen bir hayat…
O an anladım…
Biz ne çok şeyi görmeden geçiyoruz,
Ne çok şeye şükretmeden yaşıyoruz…
Her kapının ardında başka bir hikâye,
Her eşiğin önünde başka bir imtihan varmış.
Kimi tok, kimi aç…
Kimi gülerken, kimi sessizce ağlarmış…
Ve biz…
Kendi derdimize dalıp
başkasının yangınını göremez olmuşuz.
Bugün bir “ah” dokundu kalbime…
Ve o “ah”, bana şunu öğretti:
Şükretmek, sadece dilde değil;
Görmekte, hissetmekte ve paylaşmakta gizliymiş…
Belki de en büyük eksikliğimiz…
Kalbimizi unutmamızmış…
HİÇ DOĞMAYAN ÜLKE
HALİL İBRAHİM ÜNLÜ
Gülüşünde donar zaman,
Sesinde sönmüş kandillerin izi kalır.
Avuçlarında ibibiklerin yası,
Kimseye değmeden süzülür hafızadan.
Yaşam gizlenir içimizde —
Durur ansızın,
Tek nabız gibi çarpar görünmeden.
Çocuklar,
Eski masallarda kaybolur;
Düşlerinden toplar kırık oyuncaklarını.
Gökkuşağına boyar delice,
Sandallarda süzülür bebekliğe,
Ağırlığı taşır suların sükûtla.
Karanlık mendil düşürür akşamdan,
Turnalar susar kıyılarda,
Hiçbir şey olmamış sanılır.
Oysa her sessizlik
Bir iz taşır,
Çığlığın omuzlarda ağırlaşan.
Akşam uyanmaz artık,
Çünkü uykusu bitmiştir.
Bir çay bardağının yankısı döner zihnimde,
Gün eksiktir demem;
Sadece yarına yetişemem bazen.
Eskiciden şiir alırım yine,
Yollar yorgun,
Uğultusu kaybolmuş bir şehir kalır geriye.
Göğü okur kubbe,
Harfle seslenir öfkeyle.
Günceye sızar afakan,
İçimizle konuşur bazı kelimeler.
Bir bebek ağlar uzak geçmişte,
Kimse duyamaz.
Çocukluğum birden oklanır,
Ninniler büyür kulağımın gür sesinde.
Masalcı belirir ansızın,
Ama anlatmaz.
Ay alnımıza düşer,
Unutulmuş bir hatıra misali.
Ey yitik atlas,
Kaç ülke battı kalbimizde
Hiç doğmadan?
YALNIZLIK KRALİÇESİ
YUSUF KAZAK
Taşlar yuvarlanmıştı dereye
Münzevi dağların sükutunu bozan
Çoktan kapanmıştı yollar
Ulaşılmazdı inzivaya çekildiğin mağaran
Aşamıyordum yoldaşın engelleri
Birikmişken şaşkın sular
Saplanırdım zehirli balçıklara
Taşardı hem sular hem de özlemim
Çağlayanlar gibi yol almaya,
Maşuk girmemiş yuvana
Yalnızlık kraliçesi…
Kutsal bir ayna vardı elimde
Hatırlatacaktım unuttuğun yüzünü
Mehtaba nefes aldıran;
Hatırlatacaktım hazinelerini
Yalnızlığın dehlizlerinde tozlanmış
Yıldızlara yol gösteren…
Toplanırdı tüm ışıksızlar
Mağaranın önünde
Görmek için ışık membaını
Karanlığın tahtı vardı yüreğimde ise
Aydınlığın lütfunu bekleyen
Yalnızlık kraliçesinden…
Yuvarlandı zaman, yaşlandı tabiat
Değişirken her şey
Deveran etmedi seni bekleyişim
Mağaranın önünde,
Nurani alemlere geçit kılınmış
Yalnızlık kraliçesi…
EN BÜYÜK ZAFERİM
HALE ABDRABBO
-Babama
Ev hâlâ Seni bekliyor, Baba!
Kapının sesi değişmedi
Ama içeri giren sen değilsin
Zaman akıp gidiyor diyorlar…
Ne de kolay söylüyorlar bunu
Oysa ben her günü
Adını kalbime nakşederek saydım
Ayrılık dediler
Anlaması imkânsız bir kelimeydi,
En zoru da
“Artık Yok!” Diyen o sessizlikti
Sen gittin ya, Baba!
Duvarların rengi soldu biraz
Akşamlar erkenden sustu
Çay bardakları eksik kaldı masada
Bazen sana benzediğimi söylüyor
Gülümsüyorum…
Çünkü aynaya her baktığımda
Seni, sende olan beni görüyorum
Özlemek geçmiyor, Baba
Yollar aramıza girse de bitmiyor,
Adını anarken sesim titriyor belki
Ama yüreğim seninle dimdik duruyor
Birine derdimi anlatacak olsam
İlk seni arıyorum içimde,
Sanki arkamda dağ gibi duruyorsun
“Ben buradayım kızım!” Diyorsun
Ben senin toprağına değil
Ben senin hatıralarına sığınıyorum,
Orada hâlâ sağsın,
Hâlâ bana bakıyorsun orada
Sınırlar, mesafeler, şehirler…
Hiçbiri senin nefesini benden koparamaz
Bil ki Baba,
Yokluğunla büyüdüm ama sevginle güçlendim,
Senin kızın olmak
Benim bu hayattaki en büyük zaferim
Eğer bir gün gökyüzü biraz daha mavi görünürse
Bilirim ki bir yerlerden
Yine beni gururla izliyorsundur.
Hacı Mehmet Kalay Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi
10.sınf öğrencisi
ÂH! VE KENT
BARIŞ TALAY
Her boğumda bir acı
Bu tatsız kentte hüzünler kiralanır
Bilinmez bir sayrılık
Deşilmedi güllerin örsünde
Umutlar çürütülmüş, ruhta sancı
Var; bitmemiş kelimelerde bile gördük:
Aksak sözler ve bulaşıcı imler
Gibi dile gelen serzenişler-
E büründü bu kent...
Hüzün, âşkı; acı, yarınları
Doğuracak bir imgelem
Güllerse göğe döker yapraklarını
Hüzünleri b u d a r ı z böylece
Âh! Bitmez bir yıkım var bu kentte!
Acılar ile sardık acılarımızı
Ayırt edemez olduk hüzünle acıyı
Tumturaklı yazılar...
Dindirmez kente düşen hüznü.








