Kültür Haber Girişi: 20.03.2021 - 09:37, Güncelleme: 20.03.2021 - 09:37

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
AH BU MEKTUPLAR… EROL ÇELİK Kırk yıldır mektuplar almaya devam ediyorum. Her defasında çöpe attığım istenmeyen bu mektupları; sanırım ömür boyu almaya devam edeceğim. Bu mektuplardan bıktım, yoruldum ama mektubu gönderme zahmetinde bulunanlar yorulmadı. Başlığa bakıp aldanmayın. Sözünü ettiğim, dostların bir birine, annenin evladına, evladın babasına yazdığı hasret kokan mektuplar değil. Hani teknolojiyi kullanmadan önce yazdığımız, günlerce cevabını beklediğimiz, geldiğinde sevinçle havalara uçtuğumuz asker mektubu, sevgililerin, nişanlıların mektupları değil. Kimin yazdığını bilmediğimiz, dağıtımına yardımcı olduğumuz mektuplardan söz ediyorum. Önce posta yoluyla alıyordum mektupları. Bir zaman sonra faks olarak almaya başladım. Daha sonra telefonuma mesaj olarak gelmeye başladı. Şimdilerde e-posta adresime ve sosyal medya hesaplarıma geliyor. Birçoğumuzun aynı durumdan şikâyetçi olduğundan eminim.  Çevremizde, yakınımızda uzağımızda bu mektuplara inanlar olduğu sürece gelmeye devam edecek. İçerikler hep aynı veya benzer; sadece geliş şekli değişti. Bir de kalemle yazılan mektuplarda sayfanın yarısını Arap alfabesiyle yazılmış yazı kaplardı. İnsanların aldanışı belki de mektubun Arap alfabesiyle yazılmış olmasıydı. Arap alfabesiyle ne yazıldığını bilmediğimizden mektupta yazılanlara inanılırdı. Sadece Arap harfleri ile yazıldığından Kur’an yazısıdır, diye evinin yüksek bir yerinde saklayanlar bile olurdu. Bu mektuplardan, birkaç gün önce bir tane daha geldi. İşte son gelen mektup: “İz hasinallahi bilahime semihehi Allah” Bu dua 1892 yılında birinin eline geçmiş 13 kapıya dağıtmış, zengin olmuş, bir fakirin eline geçmiş yırtıp atmış evi yanmış canından olmuş. Kısmeti açılmayan bir kızın eline geçmiş 13 kapıya dağıtmış kısmeti açılmış. Eline geçip dağıtmayan tüccar iflas etmiş. Sende 13 kişiye gönder Allah’ın izniyle 4 gün içinde kabul olsun. Ayet Kur’an-ı Kerimde mevcuttur. 13 kişi okudu mu bu yazıyı? Desenize 4 gün içinde zengin olacağım. Söz, bir kuruşunu harcamadan parayı sizlere göndereceğim. Bu işin şakası, mektuba dönelim.  İlk satırda neler yazdığını bilmiyorum. Arapça bilenler belki de ne yazdığını biliyordur. Tabii yazılan Arapça ise… Mektubu dikkatlice okuduysanız ayrıntıyı fark etmiş olmalısınız. “Bu dua 1892 yılında birinin eline geçmiş” diye başlıyor. En sonunda “ayet Kur’an-ı Kerimde mevcuttur” deniyor. Yazan kişiye; dua mı ayet mi diye soracağım ama kim olduğunu bilmiyorum Aklımızla dalga geçiyorlar sanki. Gayret etmeden, çalışmadan, üretmeden, araştırmadan, sorgulamadan, yatarak, bu tür mektuplarda yazılan duayla bir yerlere varacağımıza inanıyorsak vay halimize. DÜNYADAKİ CENNETİM: ŞAMRANALTI MUHAMMED GÜRCAN Bu günkü çocukların elinden düşmeyen bilgisayar ve tabletteki oyunlara kıyasla bizim çocukluğumuzun en haz verici yanı mevsimden mevsime değişen oyunlardı. Bir sabah uyanıp her yeri bembeyaz gördüğümüzde biz sevinçten havaya uçarken, büyüklerimiz biriken karın ağırlığıyla kırılan meyve ağaçlarının üzüntüsüne düşerdi. Hızlıca dışarıya çıkıp mecrefe dediğimiz kar kürekleriyle damları temizledikten sonra duvar diplerine, neredeyse dam boyu yığılmış karın üstüne atlardık. Okullar tatil edilmiş şahikası bir müjde gibi yayılır, hemen sevinçle kardan adam, kartopu, kızak kayma ve kar evleri yapma oyunlarıyla, ellerimiz soğuktan uyuşana kadar oynar, sonra gelip sobanın önünde sızıdan ağlardık. Bahar ve yaz aylarında bilye (misket), melikan (çelik çomak), sapan, kılıç ve silah oyunu, okçuluk, fırfıra (topaç), çamurdan evler yapma, gibi oyunlar oynarken, gençliğe geçişe doğru bisiklet gezileri ve top oynama daha ağır basmaya başlardı. Güz mevsiminde ise genellikle uçurtma uçururduk. En uzun ipi olan ve en düzgün dengeyi yapanın uçurtması, diğerlerinin iç geçirerek seyretmesine sebep olacak yüksekliğe çıkar, sahibini uzun süre dillerde dolaştırırdı. Oyuncaklarımızı hep kendimiz yapardık; hatta kızacak korkusuyla babalarımızdan gizlerdik.   Bir başka hadise ise yaz tatillerinde mahalle hocasına Kuran dersi almaya gitmemizdi. Büyüklerimiz çeşitli hediyeler vadederek bizi öğrenmeye teşvik ederdi. Ama aklımız oyunda olduğundan ve Türkçesi kıt hocanın ifade güçlüğünden Elif - Ba’yı bitiremeden tatil biterdi. Caminin bir hücresinde toplanan çocukların diz çöküp ders sırasında ödevlerini ezberlemeye çalışırken çıkardığı sesleri duya duya ayetlere aşina oluşumuz, sonraki dönemler Kur’an-ı Kerim’i öğrenmeye karar verdiğimizde hiç zorlanmadan kavramamıza neden olacaktı. Gelirken kanaldan akan suya attığımız çöpleri yapıştırarak köprüye kadar koşuşturur, önümüze çıkan manda sürüsünü de atlatıp eve yetişirdik. Bazen yolda insanımızın dini hassasiyetini gösteren ve bu gün artık bir daha hiç göremediğimiz hoş davranışlara şahit olurduk. Mesela karşılaştığımız bir minibüsün bizi para almaksızın arabaya alması ve boynumuzdaki Mushaf’a duyulan saygı sebebiyle en önde oturan yolcunun kalkıp bize yer vermesi, ya da kestirmelerden giderken bağında, bahçesinde oturan ailelerin bizi görüce ayağı kalkarak, biz uzaklaşana kadar el pençe divan durup beklemesi gibi… Ramazan aylarının ılık yaz gecelerinde teravih namazlarına giden büyüklerimizin arkasında saf tutarken, içimizden birinin yaptığı yaramazlıkla namazı güç bela bitirirdik. Bayramlarda sabah erkenden kalkıp büyüklerimizle bayramlaştıktan sonra bir araya gelerek, mahalleden şeker toplamak için dolaşmaya başladığımızda, kapısını çalmadık ev bırakmaz, hatta aralıklarla denk geldiğimiz yetişkinlerin arasına karışıp, ev sahibinden büyüklere ikram edilen şekerden almamıza çaresiz göz yumulurdu ki, bu bizim için günün vurgunu sayılırdı. Aslında hazırlığımızı haftalar öncesinden yapar, okullu olana kadar basmadan yapılmış pijamalardan kurtulalı okul dışında yalnızca bayramlara özel alınan elbiselerimizin şeffaf ambalajını şeker toplamak için saklardık. Nimetin kıymeti bilindiği yokluk zamanının o mutlu anılarından biri de bayramlık ayakkabımızı yastığımızın altında saklamamızdı. Ayakkabı dediğimse, yan tarafında ayarlanan tokası bulunan renkli ve naylondan yapılmış ayak - kabı! Lastikten yapılma boğa başı bile ona göre daha lüks sayılmaktaydı! Ama birbirimize gösterip sevinç içinde koşmamıza yetip de artıyordu ve yalınayak dolaşmaktan iyiydi! Yazın meyveliklerin arasında koşup, söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrelenmiş bahçemizin sonundaki tumpun üstünden çiçeklerle müzeyyen renk renk tarlaların bitimindeki masmavi denize bakarken, yüzümüze vuran yumuşak rüzgârın tuz ve yosun karışımı kokusunu ciğerlerimize çeker, yürüyerek fidanlığın kumsalına giderdik. Hızlı adımlarla göle yaklaşırken tatlı su birikintilerinde vahşi bir orman gibi yükselen sazlıkların arasındaki patikalardan suya yetişene kadar üstümüzü çıkarır, koşarak Van Gölü’nün harikulade serinliğine peş peşe atlardık. Su o kadar berraktı ki, zemininde çizgi ve şekillerin uzadığı ve güneşin ışıklarıyla kırılan gölgelerin yansımasıyla yerini billur gibi görünen çakıllara bırakıyor, bulandırarak yürüdükçe birinci deyaz ve ikinci deyaz diye isimlendirdiğimiz sığ yerleri geçer ve sahilden epey uzaklaştıktan sonra kulaçlamaya başlardık. Sıcak mevsimlerde sodalı suda yüzmekten saçlarımız sapsarı olurdu. Her şeyi bir daha geri döndüremeyiz; ancak bilinçli bir nesil için farkındalık uyandırır ve toprağını seven yetenekli insanlar yetiştirirsek belki hikâyede mutlu sonu yakalayabiliriz. Evlatlarımıza sevgi aşılamalı, insanları ve doğayı şefkat gözlüğüyle seyretmenin kazanımlarını öğretmeliyiz. Bencilliği bırakıp empati yapabilen eğitimli nesiller yetiştirmeyi başarsak, hayallerimizde tüten şenlik yaşadığımız hayata da yansır ve dünyamız daha güzel olabilir.  SERÇE MİSALİ DAVUT MORTAŞ Uçmayı bilmeyen serçe misali gökyüzüne misafir bulutlardayım beni saran karma duygular arasında ne düşmeyen bir yağmur tanesiyim ne de gökkuşağı sarmalı   gölgesi oldum düşlerimin gerçeğimi arayan hayalim beni umuda bağlayan umut ipinin kocaman dünyaya karşı direnen kopmamaya gayretlidir yüreğim   içime sığmaz oldu gerçek hikayem buna lâl melaldir dilim, dudağım şu sinem ne çok derde giriftar olmuş dayanacak gibi durmuyor bedenim şu feleğe teslim oldu gözlerim   kaldırmak zor geliyor artık bu yükü biliyorum, kaçmak kolay değil dünyadan sil baştan yazmak istiyorum geleceğimi ama hiç bir şeyin değişmeyeceğini bile bile umut yüklü kervanlar katsalar bir gün beni. BENDİM MEHMET MUHLİS ŞEPİK Gezdim yedi düvel, yedi iklimi Dağlarda savrulan, esrik yel bendim Fark etmedi kimse, sırlı dilimi Gönülde çağlayan, coşkun sel bendim   Dolandı destanım, dillerden dile Ateşleri sardım, durgun su ile Kalmadı uğrumda, çekmedik çile Güvenip yok olan, ihtimal bendim   Bendim, âşıkların gözündeki yaş Bendim, aşk yoluna eğilen o baş Susuz değirmende, öğütülen taş Har ardında kalan, soğuk kül bendim   Kayboldu uğrumda, merhamet edep Göze perde çektim, kör eyledim hep Cenneti dünyaya, takasa sebep Bağrı mızrap ile, delen tel bendim   Yıkıldı yuvalar, tattıkça beni Asırlar geçse de, hükmüm hep yeni Bozguna uğrattım, bir ile bini Sarayları yeksan eden, hâl bendim   Sefil ettim Kays’ı, düşürdüm çöle Kimini kul ettim, kimini köle Yürekleri yakıp, döndürdüm küle Ahuzâr eyleyen, suskun dil bendim   Ferhat Aslı ile, ikrarlı oldu Kaç ahrazlı seven, saçını yoldu Ferman kabul etmez, yegâne yoldu Baharında solan, gonca gül bendim   Duyunca adımı, titredi yara Namerde yalvarmam, düşsem de dara Çok zalim ağyarı, gönderdim hara Korkuyla tutulan, arlı el bendim    Ukdeyle Nemrud'u, getirdim dize Benzemez benliğim, ateşe köze Pişmanlık yaşattım, iğbirar  söze Emsali görünen, hoşça kal bendim  Hayaller kurduran, o masal bendim  KIŞ MASALI ALİ GAFFAR BİLİCAN Üşüyorum, çıplak ayak umutlarım sırtı açık düşlerim donmak üzere ısınmak için kaç kat hayalle örtünsem nafile, hayallerimin sonunda bir soğuk mevsim   Şakaklarımdan akan terler donuyor soğuklarda ter mi olur dersiniz, üşürken yürek çaresiz kalırsa insan   Soğuk zemheriyle vurduğu zaman, cam kırıkları gibi işler iliğine sızlayış bir umut ikliminde yaprak dökümüdür belki de bu bekleyiş   Düşünüyorum, bu oyunun kurbanlarını evi harap, gönlü virân olanları sözü içten, sesi titrek olanları soğuğa aldırmadan dalıp gittikleri o uzak diyarları   Titriyorum, gördükçe çocukların yalın ayaklarını buz gibi zemine temas edince minik ayakları bir ürperti gelir bana / ah çocuk! bir ayakkabı ömrü ile mukayese ediliyor ömrün   Bilirim, seni donarak ölmeye mecbur edenler hepsi de yanarak, can vermeyi hak edenler görüyorum, bazen bir kız çocuğunun, elindeki ekmeğinin bitmesini istemeyişi gözlerinden belli, bu kış o soğuk duyguların koca yüreğinde hissizleştiğini... BABAM FİKRET ONAY Gencay Apşin anısına Zaman geçiyor ama acı ama tatlı… günler geçiyor bir yıl da geçiyor, on beş yıl da... sen gideli tam on beş yıl yıl oldu baba   on beş yıl baba kokusunu duymayalı sana sarılmayalı, babacım demeyeli on beş yıl yıl, dile kolay... giderken bıraktığın hiçbir şey artık eskisi gibi değil baba   Zaman geçiyor da geçerken de alıp götürüyor  ne varsa ne yoksa insanın yüreğinden çocuktum ilk başları daha çabuk hızlı geçiyordu zaman "şimdi mi?"...büyüdüm baba , artık bir anneyim ben de... yine de geçmiyor acılarım baba kabuk bağlamıyor her düştüğümde dizim de kanamıyor artık... sadece yüreğim kanıyor baba , yüreğim... sadece   Çocukça şeylere ağlamıyorum artık baba biliyor musun? daha büyük sorunlar oluyor hayatımda.. sevindiğim anlar da var ama sensiz hepsi de yarım kalıyor baba, yarım...   Hâlâ o küçük kız çocuğu gibi yarımım oysa hiç yakıştıramadım sana ölmeyi sendin ilk aşkım, pelerinsiz kahramanım.... ah, acımasız hayat özledim babamı babam, seni hem de çok özledim yattığın yer nur olsun babam. her zaman kalbimdesin. SAHİ NEYDİ? ZEYNEP ZENGİN Hayal kurduğumuz, oyun oynadığımız, istediğimiz her şeyi yaptığımız zaman mı?   Öyleyse ne mutlu çocuk yaşayana, çocuk olana...   Oldum mu bilmiyorum ne zaman bir çocuk koşsa içimde düşme korkusu…   Meğer yokuş aşağı koşmakmış çocukluk sonunun düşmek olduğunu bilmeden. EY GÖKYÜZÜM ZİLAN YALÇINYİGİT Başımı göğe kaldırınca içimde kelebekler uçuyor yüreğim sığmıyor yüreğime bıraksam kanatlanacak   Kuşlar ötünce melodi gibi ey gökyüzüm, dağları sana adasam içim içime sığmaz doğaya bırakıyorum seni   Ey gökyüzüm, sen içime huzur veren su damlacıkları gibisin huzurun sesi kulaklarımda   Ey gökyüzüm, sen hayata bakış açımsın.
Van Gölü İncileri

AH BU MEKTUPLAR…

EROL ÇELİK

Kırk yıldır mektuplar almaya devam ediyorum. Her defasında çöpe attığım istenmeyen bu mektupları; sanırım ömür boyu almaya devam edeceğim. Bu mektuplardan bıktım, yoruldum ama mektubu gönderme zahmetinde bulunanlar yorulmadı.

Başlığa bakıp aldanmayın. Sözünü ettiğim, dostların bir birine, annenin evladına, evladın babasına yazdığı hasret kokan mektuplar değil. Hani teknolojiyi kullanmadan önce yazdığımız, günlerce cevabını beklediğimiz, geldiğinde sevinçle havalara uçtuğumuz asker mektubu, sevgililerin, nişanlıların mektupları değil. Kimin yazdığını bilmediğimiz, dağıtımına yardımcı olduğumuz mektuplardan söz ediyorum.

Önce posta yoluyla alıyordum mektupları. Bir zaman sonra faks olarak almaya başladım. Daha sonra telefonuma mesaj olarak gelmeye başladı. Şimdilerde e-posta adresime ve sosyal medya hesaplarıma geliyor. Birçoğumuzun aynı durumdan şikâyetçi olduğundan eminim.  Çevremizde, yakınımızda uzağımızda bu mektuplara inanlar olduğu sürece gelmeye devam edecek.

İçerikler hep aynı veya benzer; sadece geliş şekli değişti. Bir de kalemle yazılan mektuplarda sayfanın yarısını Arap alfabesiyle yazılmış yazı kaplardı. İnsanların aldanışı belki de mektubun Arap alfabesiyle yazılmış olmasıydı. Arap alfabesiyle ne yazıldığını bilmediğimizden mektupta yazılanlara inanılırdı. Sadece Arap harfleri ile yazıldığından Kur’an yazısıdır, diye evinin yüksek bir yerinde saklayanlar bile olurdu. Bu mektuplardan, birkaç gün önce bir tane daha geldi. İşte son gelen mektup:

“İz hasinallahi bilahime semihehi Allah”

Bu dua 1892 yılında birinin eline geçmiş 13 kapıya dağıtmış, zengin olmuş, bir fakirin eline geçmiş yırtıp atmış evi yanmış canından olmuş. Kısmeti açılmayan bir kızın eline geçmiş 13 kapıya dağıtmış kısmeti açılmış. Eline geçip dağıtmayan tüccar iflas etmiş. Sende 13 kişiye gönder Allah’ın izniyle 4 gün içinde kabul olsun.

Ayet Kur’an-ı Kerimde mevcuttur.

13 kişi okudu mu bu yazıyı? Desenize 4 gün içinde zengin olacağım. Söz, bir kuruşunu harcamadan parayı sizlere göndereceğim.

Bu işin şakası, mektuba dönelim.  İlk satırda neler yazdığını bilmiyorum. Arapça bilenler belki de ne yazdığını biliyordur. Tabii yazılan Arapça ise… Mektubu dikkatlice okuduysanız ayrıntıyı fark etmiş olmalısınız. “Bu dua 1892 yılında birinin eline geçmiş” diye başlıyor. En sonunda “ayet Kur’an-ı Kerimde mevcuttur” deniyor. Yazan kişiye; dua mı ayet mi diye soracağım ama kim olduğunu bilmiyorum

Aklımızla dalga geçiyorlar sanki. Gayret etmeden, çalışmadan, üretmeden, araştırmadan, sorgulamadan, yatarak, bu tür mektuplarda yazılan duayla bir yerlere varacağımıza inanıyorsak vay halimize.

DÜNYADAKİ CENNETİM: ŞAMRANALTI

MUHAMMED GÜRCAN

Bu günkü çocukların elinden düşmeyen bilgisayar ve tabletteki oyunlara kıyasla bizim çocukluğumuzun en haz verici yanı mevsimden mevsime değişen oyunlardı. Bir sabah uyanıp her yeri bembeyaz gördüğümüzde biz sevinçten havaya uçarken, büyüklerimiz biriken karın ağırlığıyla kırılan meyve ağaçlarının üzüntüsüne düşerdi. Hızlıca dışarıya çıkıp mecrefe dediğimiz kar kürekleriyle damları temizledikten sonra duvar diplerine, neredeyse dam boyu yığılmış karın üstüne atlardık. Okullar tatil edilmiş şahikası bir müjde gibi yayılır, hemen sevinçle kardan adam, kartopu, kızak kayma ve kar evleri yapma oyunlarıyla, ellerimiz soğuktan uyuşana kadar oynar, sonra gelip sobanın önünde sızıdan ağlardık.

Bahar ve yaz aylarında bilye (misket), melikan (çelik çomak), sapan, kılıç ve silah oyunu, okçuluk, fırfıra (topaç), çamurdan evler yapma, gibi oyunlar oynarken, gençliğe geçişe doğru bisiklet gezileri ve top oynama daha ağır basmaya başlardı. Güz mevsiminde ise genellikle uçurtma uçururduk. En uzun ipi olan ve en düzgün dengeyi yapanın uçurtması, diğerlerinin iç geçirerek seyretmesine sebep olacak yüksekliğe çıkar, sahibini uzun süre dillerde dolaştırırdı. Oyuncaklarımızı hep kendimiz yapardık; hatta kızacak korkusuyla babalarımızdan gizlerdik.  

Bir başka hadise ise yaz tatillerinde mahalle hocasına Kuran dersi almaya gitmemizdi. Büyüklerimiz çeşitli hediyeler vadederek bizi öğrenmeye teşvik ederdi. Ama aklımız oyunda olduğundan ve Türkçesi kıt hocanın ifade güçlüğünden Elif - Ba’yı bitiremeden tatil biterdi. Caminin bir hücresinde toplanan çocukların diz çöküp ders sırasında ödevlerini ezberlemeye çalışırken çıkardığı sesleri duya duya ayetlere aşina oluşumuz, sonraki dönemler Kur’an-ı Kerim’i öğrenmeye karar verdiğimizde hiç zorlanmadan kavramamıza neden olacaktı. Gelirken kanaldan akan suya attığımız çöpleri yapıştırarak köprüye kadar koşuşturur, önümüze çıkan manda sürüsünü de atlatıp eve yetişirdik. Bazen yolda insanımızın dini hassasiyetini gösteren ve bu gün artık bir daha hiç göremediğimiz hoş davranışlara şahit olurduk.

Mesela karşılaştığımız bir minibüsün bizi para almaksızın arabaya alması ve boynumuzdaki Mushaf’a duyulan saygı sebebiyle en önde oturan yolcunun kalkıp bize yer vermesi, ya da kestirmelerden giderken bağında, bahçesinde oturan ailelerin bizi görüce ayağı kalkarak, biz uzaklaşana kadar el pençe divan durup beklemesi gibi… Ramazan aylarının ılık yaz gecelerinde teravih namazlarına giden büyüklerimizin arkasında saf tutarken, içimizden birinin yaptığı yaramazlıkla namazı güç bela bitirirdik. Bayramlarda sabah erkenden kalkıp büyüklerimizle bayramlaştıktan sonra bir araya gelerek, mahalleden şeker toplamak için dolaşmaya başladığımızda, kapısını çalmadık ev bırakmaz, hatta aralıklarla denk geldiğimiz yetişkinlerin arasına karışıp, ev sahibinden büyüklere ikram edilen şekerden almamıza çaresiz göz yumulurdu ki, bu bizim için günün vurgunu sayılırdı. Aslında hazırlığımızı haftalar öncesinden yapar, okullu olana kadar basmadan yapılmış pijamalardan kurtulalı okul dışında yalnızca bayramlara özel alınan elbiselerimizin şeffaf ambalajını şeker toplamak için saklardık. Nimetin kıymeti bilindiği yokluk zamanının o mutlu anılarından biri de bayramlık ayakkabımızı yastığımızın altında saklamamızdı. Ayakkabı dediğimse, yan tarafında ayarlanan tokası bulunan renkli ve naylondan yapılmış ayak - kabı! Lastikten yapılma boğa başı bile ona göre daha lüks sayılmaktaydı! Ama birbirimize gösterip sevinç içinde koşmamıza yetip de artıyordu ve yalınayak dolaşmaktan iyiydi!

Yazın meyveliklerin arasında koşup, söğüt ve kavak ağaçlarıyla çevrelenmiş bahçemizin sonundaki tumpun üstünden çiçeklerle müzeyyen renk renk tarlaların bitimindeki masmavi denize bakarken, yüzümüze vuran yumuşak rüzgârın tuz ve yosun karışımı kokusunu ciğerlerimize çeker, yürüyerek fidanlığın kumsalına giderdik. Hızlı adımlarla göle yaklaşırken tatlı su birikintilerinde vahşi bir orman gibi yükselen sazlıkların arasındaki patikalardan suya yetişene kadar üstümüzü çıkarır, koşarak Van Gölü’nün harikulade serinliğine peş peşe atlardık. Su o kadar berraktı ki, zemininde çizgi ve şekillerin uzadığı ve güneşin ışıklarıyla kırılan gölgelerin yansımasıyla yerini billur gibi görünen çakıllara bırakıyor, bulandırarak yürüdükçe birinci deyaz ve ikinci deyaz diye isimlendirdiğimiz sığ yerleri geçer ve sahilden epey uzaklaştıktan sonra kulaçlamaya başlardık. Sıcak mevsimlerde sodalı suda yüzmekten saçlarımız sapsarı olurdu.

Her şeyi bir daha geri döndüremeyiz; ancak bilinçli bir nesil için farkındalık uyandırır ve toprağını seven yetenekli insanlar yetiştirirsek belki hikâyede mutlu sonu yakalayabiliriz. Evlatlarımıza sevgi aşılamalı, insanları ve doğayı şefkat gözlüğüyle seyretmenin kazanımlarını öğretmeliyiz. Bencilliği bırakıp empati yapabilen eğitimli nesiller yetiştirmeyi başarsak, hayallerimizde tüten şenlik yaşadığımız hayata da yansır ve dünyamız daha güzel olabilir. 

SERÇE MİSALİ

DAVUT MORTAŞ

Uçmayı bilmeyen serçe misali

gökyüzüne misafir bulutlardayım

beni saran karma duygular arasında

ne düşmeyen bir yağmur tanesiyim

ne de gökkuşağı sarmalı

 

gölgesi oldum düşlerimin

gerçeğimi arayan hayalim

beni umuda bağlayan umut ipinin

kocaman dünyaya karşı direnen

kopmamaya gayretlidir yüreğim

 

içime sığmaz oldu gerçek hikayem

buna lâl melaldir dilim, dudağım

şu sinem ne çok derde giriftar olmuş

dayanacak gibi durmuyor bedenim

şu feleğe teslim oldu gözlerim

 

kaldırmak zor geliyor artık bu yükü

biliyorum, kaçmak kolay değil dünyadan

sil baştan yazmak istiyorum geleceğimi

ama hiç bir şeyin değişmeyeceğini bile bile

umut yüklü kervanlar katsalar bir gün beni.

BENDİM

MEHMET MUHLİS ŞEPİK

Gezdim yedi düvel, yedi iklimi

Dağlarda savrulan, esrik yel bendim

Fark etmedi kimse, sırlı dilimi

Gönülde çağlayan, coşkun sel bendim

 

Dolandı destanım, dillerden dile

Ateşleri sardım, durgun su ile

Kalmadı uğrumda, çekmedik çile

Güvenip yok olan, ihtimal bendim

 

Bendim, âşıkların gözündeki yaş

Bendim, aşk yoluna eğilen o baş

Susuz değirmende, öğütülen taş

Har ardında kalan, soğuk kül bendim

 

Kayboldu uğrumda, merhamet edep

Göze perde çektim, kör eyledim hep

Cenneti dünyaya, takasa sebep

Bağrı mızrap ile, delen tel bendim

 

Yıkıldı yuvalar, tattıkça beni

Asırlar geçse de, hükmüm hep yeni

Bozguna uğrattım, bir ile bini

Sarayları yeksan eden, hâl bendim

 

Sefil ettim Kays’ı, düşürdüm çöle

Kimini kul ettim, kimini köle

Yürekleri yakıp, döndürdüm küle

Ahuzâr eyleyen, suskun dil bendim

 

Ferhat Aslı ile, ikrarlı oldu

Kaç ahrazlı seven, saçını yoldu

Ferman kabul etmez, yegâne yoldu

Baharında solan, gonca gül bendim

 

Duyunca adımı, titredi yara

Namerde yalvarmam, düşsem de dara

Çok zalim ağyarı, gönderdim hara

Korkuyla tutulan, arlı el bendim 

 

Ukdeyle Nemrud'u, getirdim dize

Benzemez benliğim, ateşe köze

Pişmanlık yaşattım, iğbirar  söze

Emsali görünen, hoşça kal bendim 

Hayaller kurduran, o masal bendim 

KIŞ MASALI

ALİ GAFFAR BİLİCAN

Üşüyorum, çıplak ayak umutlarım

sırtı açık düşlerim donmak üzere

ısınmak için kaç kat hayalle örtünsem nafile,

hayallerimin sonunda bir soğuk mevsim

 

Şakaklarımdan akan terler donuyor

soğuklarda ter mi olur dersiniz,

üşürken yürek çaresiz kalırsa insan

 

Soğuk zemheriyle vurduğu zaman,

cam kırıkları gibi işler iliğine sızlayış

bir umut ikliminde yaprak dökümüdür

belki de bu bekleyiş

 

Düşünüyorum, bu oyunun kurbanlarını

evi harap, gönlü virân olanları

sözü içten, sesi titrek olanları

soğuğa aldırmadan dalıp gittikleri

o uzak diyarları

 

Titriyorum, gördükçe çocukların yalın ayaklarını

buz gibi zemine temas edince minik ayakları

bir ürperti gelir bana / ah çocuk!

bir ayakkabı ömrü ile mukayese ediliyor ömrün

 

Bilirim, seni donarak ölmeye mecbur edenler

hepsi de yanarak, can vermeyi hak edenler

görüyorum, bazen bir kız çocuğunun,

elindeki ekmeğinin bitmesini istemeyişi

gözlerinden belli, bu kış o soğuk duyguların

koca yüreğinde hissizleştiğini...

BABAM

FİKRET ONAY

Gencay Apşin anısına

Zaman geçiyor

ama acı ama tatlı… günler geçiyor

bir yıl da geçiyor, on beş yıl da...

sen gideli tam on beş yıl yıl oldu baba

 

on beş yıl baba kokusunu duymayalı

sana sarılmayalı, babacım demeyeli

on beş yıl yıl, dile kolay...

giderken bıraktığın hiçbir şey

artık eskisi gibi değil baba

 

Zaman geçiyor da

geçerken de alıp götürüyor

 ne varsa ne yoksa insanın yüreğinden

çocuktum ilk başları

daha çabuk hızlı geçiyordu zaman

"şimdi mi?"...büyüdüm baba ,

artık bir anneyim ben de...

yine de geçmiyor acılarım baba

kabuk bağlamıyor her düştüğümde

dizim de kanamıyor artık...

sadece yüreğim kanıyor baba ,

yüreğim... sadece

 

Çocukça şeylere ağlamıyorum

artık baba biliyor musun?

daha büyük sorunlar oluyor hayatımda..

sevindiğim anlar da var ama

sensiz hepsi de yarım kalıyor baba, yarım...

 

Hâlâ o küçük kız çocuğu gibi yarımım

oysa hiç yakıştıramadım sana ölmeyi

sendin ilk aşkım, pelerinsiz kahramanım....

ah, acımasız hayat özledim babamı

babam, seni hem de çok özledim

yattığın yer nur olsun babam.

her zaman kalbimdesin.

SAHİ NEYDİ?

ZEYNEP ZENGİN

Hayal kurduğumuz,

oyun oynadığımız,

istediğimiz her şeyi

yaptığımız zaman mı?

 

Öyleyse ne mutlu

çocuk yaşayana,

çocuk olana...

 

Oldum mu bilmiyorum

ne zaman bir çocuk koşsa

içimde düşme korkusu…

 

Meğer yokuş aşağı

koşmakmış çocukluk

sonunun düşmek

olduğunu bilmeden.

EY GÖKYÜZÜM

ZİLAN YALÇINYİGİT

Başımı göğe kaldırınca

içimde kelebekler uçuyor

yüreğim sığmıyor yüreğime

bıraksam kanatlanacak

 

Kuşlar ötünce melodi gibi

ey gökyüzüm,

dağları sana adasam

içim içime sığmaz

doğaya bırakıyorum seni

 

Ey gökyüzüm, sen

içime huzur veren

su damlacıkları gibisin

huzurun sesi kulaklarımda

 

Ey gökyüzüm, sen

hayata bakış açımsın.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
#FikretOnay
(20.03.2021 21:06 - #72327)
"Bütün Hocalarımı en içten dileklerimle kutlarım. Muhteşem şiirler.. Harika... Tebrikler.... #Almanya/#Dortmund 'tan #Kucak_Dolusu_Selâmlar..❗"
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.