Kültür Haber Girişi: 22.01.2021 - 09:12, Güncelleme: 22.01.2021 - 13:04

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
ARIZALI ŞÖHRET YOLCULUĞU FUAT ARPA Meşhur olma uğruna çok şeyi göze alanlara birkaç kelam... Tanınmış olma, gündemde olma gereğine çok inanmışsın. Ne mi yapacaksın ya da yapıyorsun? Cümle iletişim kanallarında her gün, her saat paylaşım yapmak suratını ve sîretini her saat sayfa arkadaşlarına, ziyaretçilere göstermek, gözlerine gözlerine odaklandırmak zorundasın.. Profilde, hikâyede, durumda, yorumda, kurumda, sokakta, evde... Mesela kitap mı yazdın. Öyle, çok eser yazmış olmak önemli değil. Şöyle 80/90 sayfalık, birkaç arkadaşın tarafından yere göre sığdırılamayan, alıntı malıntı karışık, editör fukarası,  bir yapıtın olması yeterli. İmza günü değil imzalar günleri düzenle. Sanaldan gir, reelden gir. Kendinden çokça bahset ama mütevazılığın de dibinden vur. Fuarlara koş. Listelerde yoksan gir aralarına sıkış. Gerekirse kitap satmak için seslen, bağır biraz. Pazarcılara falan benzetirlerse önemseme. Amatör simsar olmak mı o da ne? Kapı olmadı, bacadan gir.  Edebiyattan anlayan bazılarının eleştirilerini takmana gerek bile yok. Hem onların devri bitti. Algı var mı algı, sen ona bak. Hiç usanma, hiç bıkma. Facebook'ta, WhatsApp’ta, Instagram’da, Twitter'da,  gazetelerde sabah akşam paylaş... Tanıdık tanımadık herkesi öv ki onlar da seni övsün. Herkesi, her şeyi beğen ki onlar da seni beğensinler. Gruplardan gir, sitelerden çık. İnsanlar artık senin yüz hatlarını biliyor, dişlerini sayabiliyor, yüzündeki çizgileri hatırlayabiliyorsa bu onur verici olmalı senin için.  Yüklen baba yüklen... Fark edecekler bir gün mutlaka seni. Keşfedecekler o abide şahsiyeti. Hiç bıkma, yolculuğuna devam et. Edebiyatmış, sanatmış, etik kurallarmış... Ya kimin taktığı var ki?  'Kimse takmıyorsa ben neden takayım değil mi' de rahatça.  İlkesellik sadece benim hoşlandığım şeydir, diyebilirsin Sıkıntı yok. O kadar paylaşım yap ki millet senin hayat hikâyeni ezberlesin. Onların rüyalarına gir. Gir gir korkma. Devir imaj devri. Sana algı lazım, olgu değil. Sosyal medyanın tüm kanalları sana kurban olsun. Reklâm uğruna yapamayacağın bir şey kalmasın. Yeni kitap mı? Hiç sorun değil. Çiziktir bir şeyler. Parayı hazırla, yayıncılar sırada. İlkeli yayıncılar sana bakmıyor mu? Lazım değil onlar.  Bu kadar basit. Bu tutumların yüzünden edebiyatta gerçekten emek verenleri küçültüyor ve yeniler için yanlış rol model mi oluyorsun,  boş ver. Haklarını helal etsinler canım. Sana şöhret lazım ve zamanın az. Geç kalma lüksüne sahip değilsin. Ne diyebilirler sana en fazla. "Kardeş! General olman için erlikten başlaman lazım. Sonra çavuşluk, onbaşılık... " Geç bunları... O kadar zamanın yok senin. Hem, baktın edebiyat olmadı. Oradan politikaya,  bilmem nerelere geç hemen paylaşımlara başla. Artık neyi paylaşacağını biliyorsun.  Olmadı STK'larda boy göster. Devir neyi gerektiriyorsa o yani. (Bu bir ironi mi? Öyle diyelim. Kişiler değil anlayışlar muhatap alınmıştır. İlkeli sanatçıların ve yayıncıların -yenisiyle eskisiyle-  duruşları bellidir. Onlar saygındır. ) ŞİİRE VE SANATA DAİR MUHAMMED ASHAD ENSAR  Âdemoğlunun, merakları neticesinde resim ve müzik gibi birçok alana sanat icra etmişlerdir.  Bu vesileyle maddi ve manevi kültürlerini simgeleyecek ve gelecek çağlara aktaracak birçok eser ortaya koymuşlardır. Bu kazanımların en başında edebiyat alanında çalışmalar gelir ve bilhassa da şiir Edebiyatçıların yazım serüvenleri inceldiğinde edebiyatçıların çoğunun sadece yazı yazmakla yetinmediklerini başka sanat alanlarında da kendilerini geliştirdiklerini görüyoruz.  Mesela, kim Necip Fazıl’ın resim çizmediğini söyleyebilir ki? Hatta birçok ressamdan daha güzel resim çizer, şiir yazarak. Kaldırımlar şiirinde üstat iç dünyasındaki yalnızlık, korku ve ölüm gibi duygularını gece karanlığında büyük bir şehrin uzayıp giden kaldırımlarıyla ve bu kaldırımlarda yaptığı yolculuktaki gözlemleriyle somutlaştırmış ve okuyucunun hayallerinde istediği tabloyu çizdirmiştir mesela. Şiir okurken hayallerimizde canlanan, bizzat o anı çizen bir şair ressamların en maharetlisi değil mi? Şair, şiiriyle ruhu dans ettirir, , kalem ve kâğıt enstrüman yapıp raksa kaldırır kelimeleri. Birçok sanatı bir arada icra ettiği için bende şiire merak saldım. Merak salmaktan öte iç âlemde bir arayış. Yolculuğuna çıktım. Gönlü bir arayış içinde olanlar veya hayata anlam katmaya çalışanlar var ya işte onlar sanatın İbrahim’leri olmuştur. Sonu görünmeyen bir yolculuk bu… Peki, ama insan neden şiir yazar ki? Bu sorunun cevabını bize şiir kendisi versin: “Neden yazılır bir şiir Neden okunur bunca yazı Çünkü nasıl aşılabilir başkaca İnsanın karmaşıklığı” (Edip Cansever / İçindeki sessiz parlaklık) “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir? Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?” (İsmet Özel / Erbain) Bazen yazmak zorunda hisseder insan, çünkü o duyguları bastıramayacağını bilir. Cahit Zarifoğlu'nun da bir şiirinde geçtiği üzere “İnsan, bastırdığı duyguların esiri olur.” Muhakkak ki tarihin bizde takılıp kalmayan bir akışı, kendine özgü bir işleyişle gerçekleşen bir kaderi, bir yasası vardır. Biz sonuçta bu akış, bu işleyiş, bu kader içindeki kendi duruşumuzu önemseriz. Kendi tanıklığımızı merkeze koyarız. Kendi emeğimizin, çabamızın üstüne titreriz. Varoluşumuzu, yaşayışımızı kendi duyumsamalarımız ve deneyimlerimizle bütünleştirerek anlamlandırırız. Acımasızca geçip giden ile çok güçlü bir istekle gelmesi beklenen, arzulanan arasında kalan insanın yaralı, yarılmış da olsa bir anlatım yolu, bir dil bulma ihtiyacıdır. Merhem bulunmasa da yaraları kapanmaz, yüreğinin üşümesi geçmez. Hiçbir şey yapamasa da şahane bir yalnızlığı, tutunamamışlığını yontup durur. Yadırgamadır, sancıdır, örtüşmezliktir biraz. Hem bir kalkan hem de bir saldırı silahıdır. Şairin duygu ve düşünceleriyle, dille, bağlanma ve uzaklaşma dürtüleriyle, kaçmak ve kök salmak isteyenlerle savaşımıdır. Hem bir mücadele alanı hem de mücadele aracıdır şiir.  Şiir, çağlar boyunca insanoğlunun içinde var olan güzele ulaşma isteğinin bir sonucudur. Şiirin olmadığı yerde insan sevgisi eksik kalacak, hatta insanlar korkunç bir duygusuzluğun pençesine düşecektir. Bu bağlamda şöyle bir soru sorulabilir, herkes şiir yazabilir mi? Öncelikle şiir bir duygu yığını değildir. Bir ideolojiye bağlı olarak aklın ve kalbin iç çatışmasından sağ kurtulmuş bir hikmettir. Şiir hissedebilme işçiliğidir.  Kalpte doğan umut, hüzün, sevinç, özlem, düşüncenin süzgecinden geçip kalem ve kâğıdın buluşmasıyla ilk nefesini almaya başlar ve hayat dokumaya başlar. Şiir ne düşüncedir nede düşünceden yoksun, aklın ve kalbin haddizatında yol alan, şairine şiar olmuş garip bir yolcudur.   SÜVEYLA’YA GÖNÜL ESVEDİ Şair Mustafa Işık’a ithafen... Ah Süveyla, bakma bana öyle s'siz bir alfabe yanarken için için usul usul kaynayan benim yanık bağrın tüterken aşk od'unda   Parlamıyorken eskisi gibi yıldızlar silinsin diye zulmün izleri tutunsunlar gözlerindeki parıltıya sen masalların yitik merhameti nazlı sehere vaktinde ışık ol karanlığa   Ey Nirvana yolcusu şiir yüreklim mısraın mızrak olduğu görülmüş müdür kelimelerin su içtiği, kana kana nedendir bunca acı, Zigana’da yara gülsen, secde ederdi kelimeler sana   Gölgen üzerimde attığım her adım sen umutlar yeşerir dibinde ah bir bilsen! yâdıma düşünce bahar güllerin kavruk sesi olur lâl melâl dillerin Dicle'ye Fırat'a sevdam bundan   Sen mavi kubbenin gölgesi, ey şair! kayıp rotalarda kırıktır notalar yüreğim dökülüverir her defasında heybende kaç dîl yanmış ki burçların alev Kerbela'ya ah tutar her vakit yağmur vakti sevmelerin, Süveyla   Denizin dalgası yoldaşa suskundur kuşların her ötüşü yüreğinden yansır ey usul usul kayan yıldız! gönül kapımdan gir içeri mavi şehrin çocuklarına selam olsun bu yol bahara gidiyorsa yolu sana düşürene hamd olsun Madem gün bitince gideceksin buradan İçime kuşların çığlığı batsın süveyla...   NEREDE ŞAHBETTİN ULUAT Nerde Van'ım, yeşil bağın bosdanın Zebze gibi zebzelerın nerede Bosdancilar, kenkanlar, çırpaçların O ekmekci ezelerın nerede?   Tendırlerde taptapalar bişerdi Gozkuyi alana da pay düşerdi Her evın önünde on, on beş kerdi Kerdi tepen dedelerin nerede   Nahırcilar, nahırlar o inekler O zamanın arabasi, eşekle Tavuklar, hindiler, gazlar, ördekler Küllükdeki heyvanların nerede   Gar yağanda, damlardan gar atardığ Atamasah garatanci tutardık Yataklari yere serer yatardık Döşeme, toprak damların nerede   Göyde çalağanlar uçan zamanlar Damlarında ev guşi uçuranlar Sabahlara geder bağ suliyanlar Şehirdeki toprak arklar nerede   Paytoncilar, yaylicilar, hamallar Gışın suvaklarda gızağ gayanlar Her mehleden toplanan o nahırlar, Hızmekarlar, çobanların nerede?   Nalbantların ile galayciların Kerpiç duvar yapan duvarciların Yağ kandillerınin gaz lambaların Tezek yanan sobaların nerede   Gece cenk kitabi okunan evler Darağ, teşi iplik yapılan evler Gışa gazağ, çorap tokunan evler Eve gurt giren gışların nerede   Üç dört mehle, beş on bin insan vardi Fakir millet birbirine goşardi Zengin fakir herkes mutlu yaşardi Hani güzel gomşiların nerede?   SANA ŞİİRİM GELİYORDU AZİZ SAYDUT Vakitli, vakitsiz zamanlar içinde geri tepmelerin kaçırdığın bakışlarda... arkandan fırtınaları bıraktığın zamanlarda sana şiirim geliyordu   Bir kaç kelimeye gömülmek sana dair ne varsa yazılan hep güzel hep güzel kalıyordu sen gidiyordun senden habersiz sözcükler yazılıyordu zamana bir çizik atılıyordu sana şiirim geliyordu   Senin gittiğin zamanlarda vurdumduymazlarda benden kaçtığın zamanlarda sana şiirim geliyordu   Sana yazılacak sözler yüreğime düğümleniyor kelimeler bitiyor kalakalıyordum sana şiirim geliyordu.   BENİM ADIM VAN FAYSAL DEMİR Şehr-i Van demişler adıma evvelden, sular akmış dört yanımdan benim bir yanım mavidenmiş, masmavi bir yanım yeşiller içinde   Sularda yükselen çığlığa Ahtamara yankılanan ezgiye Siyabend denilmiş aşklar ah ile sonlanırken bu diyarda göllerin sevdalıların gözyaşlarından geldiği inanılırmış ey Van   Ondandır sularının berrak oluşu kendine has maviye kardeş olması umuda hep gebe kalışı, ondandır   Kaleler burçlar dikilmiş gönlünde krallar taht kurmuş dört bir yanında "dünyada van ahirette iman" düsturuyla nefes alınmış hem bağında hem dağında   İpekler serilmiş yollarına, ey Van bağların, bahçelerin meyveye durmuş Hasan Sabbah’ın hayalini süsleyeninden   Evvelden alırmış peynirin kokusunu tandır sıcağı, balık bereketi, kedi gözü adına Mezopotamya demişler, Anadolu adına vatan demişler ey Şehr-i Van.   GÖLGE OYUNU EBRU BEYİŞ Bugün seni hissettim, o korkuyu... Bilmediğim, görmediğim, anlam veremediğim sesler yine kulaklarımı çınlatıyor, yine beni bir korku kaplıyor tüm benliğimi. Dışarıda yağan kar tanesi gibi hissediyorum, tane tane düşüp her yeri kaplıyor içimdeki beyazlık. Düştüğüm yerlerden korkuyorum. Ya eriyip kaybolursam gece sessizliğinde. Baktığım her yerde canlandırıyorum düşüncemi, olmayanı öldürtüyorum, üzerimde olmayan gözleri görüyor ve onlara bakmaktan korkuyorum. Ya beni de alıp gitseler... Oturduğum yerde bile sırtımı yaslayacağım, yükümü paylaşacağım kişi ne kadar güvenilir. Ne malum beni çekip götürmeyecekleri. Her sırtımı yasladığımda duvarın beni içine çekme korkusuylayım. Yine bir gece koridorda ışığın verdiği korkuyla görülmek istenmeyen gölgelerle yürümek içimi ürpertmişti ki pencereden merakla içeri aydınlatmak ve beni gölgelerle tanıştırmak isteyen Ay ışığı vurdu. Çok kızgın olsan da aya böyle bir şey yaptığına da sevindim açıkçası. Korkumla yüzleşmem gerekti. Er ya da geç...  Hızlanan kan akışını hissedebiliyordum. Yapmam gereken oradan geçip aşağıya inip yemek yemek olacaktı. Attığım her adımda kalbim sıkışıyor attığım adımları ben değil de onların cansız bedenimi yürüttüğünü sanıyordum. Dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar değil de sanki attığım ve adımda bir ömür gidiyordu benden. Ortalık sessizdi ama gölgelerin hareketleri, tıkırtıları ve bazen de esintileri sessizliği bozuyordu. Bu bozulan sessizliğe bir an ben de katıldım. Ama onları dinleyip yıkılmaktansa, onlar yokmuş gibi hareket etmeyi tercih ettim. Bozulan sessizliğe katıldığım an her şeyin sustuğunu ve tüm gözlerin bana dikilmiş olduğunu hissettim. Korkularım adımlarımı hızlandırdı. Benle birlikte hızlanan gölgeler tüyler ürpertici olsa da merdivene yaklaştığım an koşmaya başladım. Gölgelerin beni tutup içlerine çekeceklerini, önüme geçip bir an bana görüneceklerini daha neler neler, bitmeyen düşünceler ve gölge oyunu... Kendimi zor atabildim mutfağa. Yine herkesin gözü üzerimde çok farklı bir duygu sardı beni ama iyi mi kötü mü bilmiyorum. Ya ailemin bedenlerini ele geçirip bana bir şey yaparlarsa? Hepsinin yüzünde bir şaşkınlık derinlerde bile olsa korku bakışlar vardı. Bana " Ne oldu kızım !" derken annem, korkmuştum. Ya o annem değil de bir gölgeyse gözbebeklerimin büyüdüğünü, kalbimin yerinden çıkarcasına attığını ve o korkuyu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Sinede saklamaya çalıştığım bir edayla "Annem koşamaz mıyım evin içinde? Biliyorsun çocuk ruhluyum ben.“ derken dalgalarla boğuşmak için mücadele eden bir usta görünümlü acemi bir denizcinin titreyen vücudunun ilk titrek haykırışını anımsattı. Bir kahkaha tuttu babamı: "İlahi kızım gel yemeğini ye." işte o zaman bir gülümseme dağıttı içimdeki kara bulutları. Sevindim ama gölgelerin ele geçirdiği bir ruhta gezinen bir tebessümdü. Sofraya otururken beni izleyen gölgeler. Yiyeceğim her lokmayı boğazımda düğümlerken. Zamanla sofra boşaldı. Kardeşimin en sonda kalkarken attığı hançer gibi bakışları hala beynimi kurcalıyor. Sofrada bir ben bir de beni yalnız bırakmak istemeyen gölgeler. Sofrayı kendi sessizliğim değil gölgelerin sessizliği eşliğinde topladım. Ve odama gittim. Ve beni bırakmak istemeyen gölgelerle odamda tekim. Tek yatmaktan korkan bedene eşlik eden gölgelerle uyudum bu gece. Beni tutan gaflet uykusu sabah uyanmama engeldi. Tâ ki yorgan altında bana görünen gözler, kulağıma söylenen sözler yataktan fırlamama yetti. Kâbus olacağını düşünüp elimi yüzümü yıkarken ayna karşısında geçen bir buğu ve saçlarımın esintiyle birbirine sürtündüğü bilinciyle uzaklaştım. Aşağı aile fertlerinin yanında güvende olacağımı düşündüm. Kahvaltıya indim. Tüm aksilikler beni mi bulur bilmem ama çayımı nasıl içtiğimi bilen annem. Kalbim koyuluğunda bir çay doldurdu. Ya ben iyi değilim bu aralar ya da ailem bunlar değil. Kahvaltıya ağzımı sürmeden o kasvetli evden kaçmak çıkıp kurtulmak istedim. Kapıyı açık gidecekken içimde bir şeylerin yok olduğunu güneşin beni cezalandıracağını hissederek geri çekilip kapıyı sertçe kapatmakta buldum çareyi. İçimdeki kara bulutların çarpışmasıyla oluşan şiddetli yağmurlar gözlerimde şelale gibi akarken odama çekildim. Annem ve babam benim bir terapiye ihtiyacım olduğunu ve gün geçtikçe içime kapandığımı söylüyorlar. Ne kadar üzücü olsa da onların ailem olup olmadıkları konusunda bile tedirginim. Kapıyı kapatıp asıl beni yazmaya kendimi anlatmaya başladım. GAZEL KENAN DOKUMACI Gönül mahzeninde nihân, köz eyler nâr'dır geceler Var secdeye ol Âdem, gözlere kâr'dır geceler   Ya Kâfî yetmez mi can'a, nedir telaş, neye isyan Ehli dünya olma insan, mihnet'i bâr'dır geceler   Hamurun bir avuç toprak, kimi sultan yapmış kibir Azad eyle ruhun mutlak, zalim nefs mâr'dır geceler   Noktalar sarmadan kalbi, hicret ile menzile var                                                                                             Zor yoktur hiç Zü'l Celale, yâr-ı gâr' dır geceler   Seyret, Afakı âlemde vird çeker ulular Hu Dil damakta vur kilidi, aşığa ar'dır geceler   Berekat-ı KELÂMULLAH seherler de edilir pay Rızkın, buğday yahut nefes, idrake dar'dır geceler   Niyetin olmalı halis, tuttuğun el istikamet Hasret, şimdi gül kokar, maşuğa vardır geceler   Düşersin, kaldırır inan, olsun sende zerre iman Sığın O'na, yoktur eşi, yoksa hep zâr'dır geceler   Geceler umman bir kuyu, sabırdır kurtuluş ipi Yusuf'un imtihan mührü, Ken'ân'da yâr'dır geceler.   SAHİ, ADIN NEYDİ? DOĞAN SANCAK Alnında yazılan kader değil benim hüznüm keşke sana dair inancımı değiştirebilsem sahte bir peygamber değil, gerçek bir keşiş hiç değilim küçük bir iblis ya da kendini huri sanan fahişe bir ucube   Dişlerini yüreğimin damarlarına taktığından beri ciğerlerim pıhtılaşarak ağzımdan akıyor  direnişimin tek amacı, benliğini yitirmiş bir ülkede seni mitolojik bir aşk tanrıçası olarak tarihe yazmak   Tanrıça mı / cadı mı? yeryüzüne inen lanetli bir şeytan mı? seni, kalbimin kanatlanmış hali diye anlatmak isterdim ve bu ruhumun en ince sızısı olabilirdi ya da bir halk destanında geçse adın bir eylemin en ön safında 'sen' diye haykırmak varken   Bütün pankartlarda sen olsan tanrıçam kandan beslenen, kan emici, kan dökücü kan kusturucu bir diktatör müsün? seni başka şekilde anlatmak isterdim kendim dahi imreneceğim bir şekil olmalıydı. bu arada tanrıçam, adın neydi? neden yazamıyorum, neden içimden adın geçmiyor? sahiden tanrıça mısın?   Ben mi /batıl bir inanca kendini kaptırmış cahiliye döneminden kalma bir köle miyim sıradan, kendinden olmayan birini çok mu yüceltiyorum? adın? .. ve yine adın'da kaldım. tufan kargaşasında  adın ile boğuşuyorum, derya'lardan geçen pusulasını kaybeden bir gemi ve onlarca mürettebat kaybetmiş. yarım asırdır karaya ayak basmayan kadın yüzü görmeyen çember sakallı   İlk gördüğü en çirkin kadını tanrıça olarak görecek bir kaptan haline bürünmüş, Zerdüşt’ün aciz oğullarından biriyim ayak bileğinden öpsem tanrıçam lanetlenir miyim? beni bu lanetten muaf eder, mükâfatlandırsan. tanrıçam! .. sahi adın neydi?   SAĞLIK ÇALIŞANLARINA MEKTUP ZEHRA SERVET Sevgili Sağlık Çalışanları, Öncellikle bu pandemiden dolayı evden çıkamadığımız ve hastanelere gelemediğimiz için size yüz yüze söyleyemediğimizden emekleriniz için bu teşekkür mektubunu yazmak istediğimi belirtmek isterim. Bu dönemde bize yaptığınız yardımlardan, verdiğiniz onca emekten dolayı size ne kadara teşekkür etsem azdır. Sırf bizler için sevdiklerinizden, ailenizden hatta bazılarınız çocuklarından bile uzak kalıyor, bunu çok iyi biliyorum. Çoğu zaman bazılarınız eve gitse bile '' Aileme virüs bulaşır mı, çocuklarıma virüs bulaşır mı?'' diye korkudan onlara sarılıp onları ööpemiyorsunuz bile. Genellikle meslektaşlarınızı kaybediyorsunuz. Ama buna rağmen her seferinde tekrardan ayağa kalkıp dimdik durarak insanlara yardım ediyorsunuz. Sizin azminize hayranım. Biliyor musunuz, ben de sizin gibi sağlık çalışanı olup insanlara yardım etmek istiyorum. İnşallah virüs en kısa zamanda biter, tüm sağlık çalışanları ve bütün dünya eski hayatlarına döner,  biz de okulumuza döneriz, öğretmenlerimize ve arkadaşlarımıza kavuşuruz. Sevgilerimle...  İNSANIZ! DUYGU TAYLAN İnsanız! Unutturdular bize gülmeyi. Üstelik, Ayaküstü adam harcanan bir çağdayız. Dikkat edin ruh ve beden sağlığınıza Kinlerini ,öfkelerini biriktirip kusanlar da biz insanoğlundan Sahip çıkın belleğinize Ah en önemlisi vicdanınıza Kendine bir başkasını engel görenler de aramızda Sizi tehdit görecekler olacak, dikkatli olun! Gerçekçi olun! Bir avuç sularda Küçücük balıklarız unutmayın. Tarihinize ve ütopyalarınıza sahip çıkın. Ve inanın, yaşamak yetmez Hangi dilden olursa olsun Haykırın kalbinizden süzdüğünüz sözlerinizi Çoğaltın güzellikleri Sevin, sevdikçe renklensin dünyanız Ne söylenirse söylensin umursamayın kimseyi Kendi kendinin karikatürü olan insanlar var etrafımızda.
Van Gölü İncileri

ARIZALI ŞÖHRET YOLCULUĞU

FUAT ARPA

Meşhur olma uğruna çok şeyi göze alanlara birkaç kelam...

Tanınmış olma, gündemde olma gereğine çok inanmışsın. Ne mi yapacaksın ya da yapıyorsun? Cümle iletişim kanallarında her gün, her saat paylaşım yapmak suratını ve sîretini her saat sayfa arkadaşlarına, ziyaretçilere göstermek, gözlerine gözlerine odaklandırmak zorundasın.. Profilde, hikâyede, durumda, yorumda, kurumda, sokakta, evde... Mesela kitap mı yazdın. Öyle, çok eser yazmış olmak önemli değil. Şöyle 80/90 sayfalık, birkaç arkadaşın tarafından yere göre sığdırılamayan, alıntı malıntı karışık, editör fukarası,  bir yapıtın olması yeterli. İmza günü değil imzalar günleri düzenle. Sanaldan gir, reelden gir. Kendinden çokça bahset ama mütevazılığın de dibinden vur. Fuarlara koş. Listelerde yoksan gir aralarına sıkış. Gerekirse kitap satmak için seslen, bağır biraz. Pazarcılara falan benzetirlerse önemseme. Amatör simsar olmak mı o da ne?

Kapı olmadı, bacadan gir.  Edebiyattan anlayan bazılarının eleştirilerini takmana gerek bile yok. Hem onların devri bitti. Algı var mı algı, sen ona bak. Hiç usanma, hiç bıkma. Facebook'ta, WhatsApp’ta, Instagram’da, Twitter'da,  gazetelerde sabah akşam paylaş... Tanıdık tanımadık herkesi öv ki onlar da seni övsün. Herkesi, her şeyi beğen ki onlar da seni beğensinler. Gruplardan gir, sitelerden çık. İnsanlar artık senin yüz hatlarını biliyor, dişlerini sayabiliyor, yüzündeki çizgileri hatırlayabiliyorsa bu onur verici olmalı senin için.  Yüklen baba yüklen... Fark edecekler bir gün mutlaka seni. Keşfedecekler o abide şahsiyeti. Hiç bıkma, yolculuğuna devam et.

Edebiyatmış, sanatmış, etik kurallarmış... Ya kimin taktığı var ki?  'Kimse takmıyorsa ben neden takayım değil mi' de rahatça.  İlkesellik sadece benim hoşlandığım şeydir, diyebilirsin Sıkıntı yok. O kadar paylaşım yap ki millet senin hayat hikâyeni ezberlesin. Onların rüyalarına gir. Gir gir korkma. Devir imaj devri. Sana algı lazım, olgu değil. Sosyal medyanın tüm kanalları sana kurban olsun. Reklâm uğruna yapamayacağın bir şey kalmasın. Yeni kitap mı? Hiç sorun değil. Çiziktir bir şeyler. Parayı hazırla, yayıncılar sırada. İlkeli yayıncılar sana bakmıyor mu? Lazım değil onlar.  Bu kadar basit. Bu tutumların yüzünden edebiyatta gerçekten emek verenleri küçültüyor ve yeniler için yanlış rol model mi oluyorsun,  boş ver. Haklarını helal etsinler canım. Sana şöhret lazım ve zamanın az. Geç kalma lüksüne sahip değilsin. Ne diyebilirler sana en fazla. "Kardeş! General olman için erlikten başlaman lazım. Sonra çavuşluk, onbaşılık... " Geç bunları... O kadar zamanın yok senin. Hem, baktın edebiyat olmadı. Oradan politikaya,  bilmem nerelere geç hemen paylaşımlara başla. Artık neyi paylaşacağını biliyorsun.  Olmadı STK'larda boy göster.

Devir neyi gerektiriyorsa o yani.

(Bu bir ironi mi? Öyle diyelim. Kişiler değil anlayışlar muhatap alınmıştır. İlkeli sanatçıların ve yayıncıların -yenisiyle eskisiyle-  duruşları bellidir. Onlar saygındır. )

ŞİİRE VE SANATA DAİR

MUHAMMED ASHAD ENSAR

 Âdemoğlunun, merakları neticesinde resim ve müzik gibi birçok alana sanat icra etmişlerdir.  Bu vesileyle maddi ve manevi kültürlerini simgeleyecek ve gelecek çağlara aktaracak birçok eser ortaya koymuşlardır. Bu kazanımların en başında edebiyat alanında çalışmalar gelir ve bilhassa da şiir

Edebiyatçıların yazım serüvenleri inceldiğinde edebiyatçıların çoğunun sadece yazı yazmakla yetinmediklerini başka sanat alanlarında da kendilerini geliştirdiklerini görüyoruz.  Mesela, kim Necip Fazıl’ın resim çizmediğini söyleyebilir ki? Hatta birçok ressamdan daha güzel resim çizer, şiir yazarak. Kaldırımlar şiirinde üstat iç dünyasındaki yalnızlık, korku ve ölüm gibi duygularını gece karanlığında büyük bir şehrin uzayıp giden kaldırımlarıyla ve bu kaldırımlarda yaptığı yolculuktaki gözlemleriyle somutlaştırmış ve okuyucunun hayallerinde istediği tabloyu çizdirmiştir mesela.

Şiir okurken hayallerimizde canlanan, bizzat o anı çizen bir şair ressamların en maharetlisi değil mi? Şair, şiiriyle ruhu dans ettirir, , kalem ve kâğıt enstrüman yapıp raksa kaldırır kelimeleri. Birçok sanatı bir arada icra ettiği için bende şiire merak saldım. Merak salmaktan öte iç âlemde bir arayış. Yolculuğuna çıktım. Gönlü bir arayış içinde olanlar veya hayata anlam katmaya çalışanlar var ya işte onlar sanatın İbrahim’leri olmuştur. Sonu görünmeyen bir yolculuk bu…

Peki, ama insan neden şiir yazar ki? Bu sorunun cevabını bize şiir kendisi versin:

“Neden yazılır bir şiir

Neden okunur bunca yazı

Çünkü nasıl aşılabilir başkaca

İnsanın karmaşıklığı” (Edip Cansever / İçindeki sessiz parlaklık)

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?” (İsmet Özel / Erbain)

Bazen yazmak zorunda hisseder insan, çünkü o duyguları bastıramayacağını bilir. Cahit Zarifoğlu'nun da bir şiirinde geçtiği üzere “İnsan, bastırdığı duyguların esiri olur.” Muhakkak ki tarihin bizde takılıp kalmayan bir akışı, kendine özgü bir işleyişle gerçekleşen bir kaderi, bir yasası vardır. Biz sonuçta bu akış, bu işleyiş, bu kader içindeki kendi duruşumuzu önemseriz. Kendi tanıklığımızı merkeze koyarız. Kendi emeğimizin, çabamızın üstüne titreriz.

Varoluşumuzu, yaşayışımızı kendi duyumsamalarımız ve deneyimlerimizle bütünleştirerek anlamlandırırız. Acımasızca geçip giden ile çok güçlü bir istekle gelmesi beklenen, arzulanan arasında kalan insanın yaralı, yarılmış da olsa bir anlatım yolu, bir dil bulma ihtiyacıdır. Merhem bulunmasa da yaraları kapanmaz, yüreğinin üşümesi geçmez. Hiçbir şey yapamasa da şahane bir yalnızlığı, tutunamamışlığını yontup durur. Yadırgamadır, sancıdır, örtüşmezliktir biraz. Hem bir kalkan hem de bir saldırı silahıdır. Şairin duygu ve düşünceleriyle, dille, bağlanma ve uzaklaşma dürtüleriyle, kaçmak ve kök salmak isteyenlerle savaşımıdır. Hem bir mücadele alanı hem de mücadele aracıdır şiir.

 Şiir, çağlar boyunca insanoğlunun içinde var olan güzele ulaşma isteğinin bir sonucudur. Şiirin olmadığı yerde insan sevgisi eksik kalacak, hatta insanlar korkunç bir duygusuzluğun pençesine düşecektir. Bu bağlamda şöyle bir soru sorulabilir, herkes şiir yazabilir mi? Öncelikle şiir bir duygu yığını değildir. Bir ideolojiye bağlı olarak aklın ve kalbin iç çatışmasından sağ kurtulmuş bir hikmettir. Şiir hissedebilme işçiliğidir.  Kalpte doğan umut, hüzün, sevinç, özlem, düşüncenin süzgecinden geçip kalem ve kâğıdın buluşmasıyla ilk nefesini almaya başlar ve hayat dokumaya başlar. Şiir ne düşüncedir nede düşünceden yoksun, aklın ve kalbin haddizatında yol alan, şairine şiar olmuş garip bir yolcudur.

 

SÜVEYLA’YA

GÖNÜL ESVEDİ

Şair Mustafa Işık’a ithafen...

Ah Süveyla, bakma bana öyle

s'siz bir alfabe yanarken için için

usul usul kaynayan benim

yanık bağrın tüterken aşk od'unda

 

Parlamıyorken eskisi gibi yıldızlar

silinsin diye zulmün izleri

tutunsunlar gözlerindeki parıltıya

sen masalların yitik merhameti

nazlı sehere vaktinde ışık ol karanlığa

 

Ey Nirvana yolcusu şiir yüreklim

mısraın mızrak olduğu görülmüş müdür

kelimelerin su içtiği, kana kana

nedendir bunca acı, Zigana’da yara

gülsen, secde ederdi kelimeler sana

 

Gölgen üzerimde attığım her adım sen

umutlar yeşerir dibinde ah bir bilsen!

yâdıma düşünce bahar güllerin

kavruk sesi olur lâl melâl dillerin

Dicle'ye Fırat'a sevdam bundan

 

Sen mavi kubbenin gölgesi, ey şair!

kayıp rotalarda kırıktır notalar

yüreğim dökülüverir her defasında

heybende kaç dîl yanmış ki burçların alev

Kerbela'ya ah tutar her vakit

yağmur vakti sevmelerin, Süveyla

 

Denizin dalgası yoldaşa suskundur

kuşların her ötüşü yüreğinden yansır

ey usul usul kayan yıldız!

gönül kapımdan gir içeri

mavi şehrin çocuklarına selam olsun

bu yol bahara gidiyorsa

yolu sana düşürene hamd olsun

Madem gün bitince gideceksin buradan

İçime kuşların çığlığı batsın süveyla...

 

NEREDE

ŞAHBETTİN ULUAT

Nerde Van'ım, yeşil bağın bosdanın

Zebze gibi zebzelerın nerede

Bosdancilar, kenkanlar, çırpaçların

O ekmekci ezelerın nerede?

 

Tendırlerde taptapalar bişerdi

Gozkuyi alana da pay düşerdi

Her evın önünde on, on beş kerdi

Kerdi tepen dedelerin nerede

 

Nahırcilar, nahırlar o inekler

O zamanın arabasi, eşekle

Tavuklar, hindiler, gazlar, ördekler

Küllükdeki heyvanların nerede

 

Gar yağanda, damlardan gar atardığ

Atamasah garatanci tutardık

Yataklari yere serer yatardık

Döşeme, toprak damların nerede

 

Göyde çalağanlar uçan zamanlar

Damlarında ev guşi uçuranlar

Sabahlara geder bağ suliyanlar

Şehirdeki toprak arklar nerede

 

Paytoncilar, yaylicilar, hamallar

Gışın suvaklarda gızağ gayanlar

Her mehleden toplanan o nahırlar,

Hızmekarlar, çobanların nerede?

 

Nalbantların ile galayciların

Kerpiç duvar yapan duvarciların

Yağ kandillerınin gaz lambaların

Tezek yanan sobaların nerede

 

Gece cenk kitabi okunan evler

Darağ, teşi iplik yapılan evler

Gışa gazağ, çorap tokunan evler

Eve gurt giren gışların nerede

 

Üç dört mehle, beş on bin insan vardi

Fakir millet birbirine goşardi

Zengin fakir herkes mutlu yaşardi

Hani güzel gomşiların nerede?

 

SANA ŞİİRİM GELİYORDU

AZİZ SAYDUT

Vakitli, vakitsiz zamanlar içinde

geri tepmelerin

kaçırdığın bakışlarda...

arkandan

fırtınaları bıraktığın zamanlarda

sana şiirim geliyordu

 

Bir kaç kelimeye gömülmek

sana dair ne varsa yazılan

hep güzel

hep güzel kalıyordu

sen gidiyordun

senden habersiz sözcükler yazılıyordu

zamana bir çizik atılıyordu

sana şiirim geliyordu

 

Senin gittiğin zamanlarda

vurdumduymazlarda

benden kaçtığın zamanlarda

sana şiirim geliyordu

 

Sana yazılacak sözler

yüreğime düğümleniyor

kelimeler bitiyor

kalakalıyordum

sana şiirim geliyordu.

 

BENİM ADIM VAN

FAYSAL DEMİR

Şehr-i Van demişler adıma evvelden,

sular akmış dört yanımdan benim

bir yanım mavidenmiş, masmavi

bir yanım yeşiller içinde

 

Sularda yükselen çığlığa Ahtamara

yankılanan ezgiye Siyabend denilmiş

aşklar ah ile sonlanırken bu diyarda

göllerin sevdalıların gözyaşlarından

geldiği inanılırmış ey Van

 

Ondandır sularının berrak oluşu

kendine has maviye kardeş olması

umuda hep gebe kalışı, ondandır

 

Kaleler burçlar dikilmiş gönlünde

krallar taht kurmuş dört bir yanında

"dünyada van ahirette iman" düsturuyla

nefes alınmış hem bağında hem dağında

 

İpekler serilmiş yollarına, ey Van

bağların, bahçelerin meyveye durmuş

Hasan Sabbah’ın hayalini süsleyeninden

 

Evvelden alırmış peynirin kokusunu

tandır sıcağı, balık bereketi, kedi gözü

adına Mezopotamya demişler, Anadolu

adına vatan demişler ey Şehr-i Van.

 

GÖLGE OYUNU

EBRU BEYİŞ

Bugün seni hissettim, o korkuyu... Bilmediğim, görmediğim, anlam veremediğim sesler yine kulaklarımı çınlatıyor, yine beni bir korku kaplıyor tüm benliğimi. Dışarıda yağan kar tanesi gibi hissediyorum, tane tane düşüp her yeri kaplıyor içimdeki beyazlık. Düştüğüm yerlerden korkuyorum. Ya eriyip kaybolursam gece sessizliğinde. Baktığım her yerde canlandırıyorum düşüncemi, olmayanı öldürtüyorum, üzerimde olmayan gözleri görüyor ve onlara bakmaktan korkuyorum. Ya beni de alıp gitseler... Oturduğum yerde bile sırtımı yaslayacağım, yükümü paylaşacağım kişi ne kadar güvenilir. Ne malum beni çekip götürmeyecekleri. Her sırtımı yasladığımda duvarın beni içine çekme korkusuylayım.

Yine bir gece koridorda ışığın verdiği korkuyla görülmek istenmeyen gölgelerle yürümek içimi ürpertmişti ki pencereden merakla içeri aydınlatmak ve beni gölgelerle tanıştırmak isteyen Ay ışığı vurdu. Çok kızgın olsan da aya böyle bir şey yaptığına da sevindim açıkçası. Korkumla yüzleşmem gerekti. Er ya da geç...

 Hızlanan kan akışını hissedebiliyordum. Yapmam gereken oradan geçip aşağıya inip yemek yemek olacaktı. Attığım her adımda kalbim sıkışıyor attığım adımları ben değil de onların cansız bedenimi yürüttüğünü sanıyordum. Dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar değil de sanki attığım ve adımda bir ömür gidiyordu benden. Ortalık sessizdi ama gölgelerin hareketleri, tıkırtıları ve bazen de esintileri sessizliği bozuyordu. Bu bozulan sessizliğe bir an ben de katıldım. Ama onları dinleyip yıkılmaktansa, onlar yokmuş gibi hareket etmeyi tercih ettim. Bozulan sessizliğe katıldığım an her şeyin sustuğunu ve tüm gözlerin bana dikilmiş olduğunu hissettim. Korkularım adımlarımı hızlandırdı. Benle birlikte hızlanan gölgeler tüyler ürpertici olsa da merdivene yaklaştığım an koşmaya başladım. Gölgelerin beni tutup içlerine çekeceklerini, önüme geçip bir an bana görüneceklerini daha neler neler, bitmeyen düşünceler ve gölge oyunu...

Kendimi zor atabildim mutfağa. Yine herkesin gözü üzerimde çok farklı bir duygu sardı beni ama iyi mi kötü mü bilmiyorum. Ya ailemin bedenlerini ele geçirip bana bir şey yaparlarsa? Hepsinin yüzünde bir şaşkınlık derinlerde bile olsa korku bakışlar vardı. Bana " Ne oldu kızım !" derken annem, korkmuştum. Ya o annem değil de bir gölgeyse gözbebeklerimin büyüdüğünü, kalbimin yerinden çıkarcasına attığını ve o korkuyu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Sinede saklamaya çalıştığım bir edayla "Annem koşamaz mıyım evin içinde? Biliyorsun çocuk ruhluyum ben.“ derken dalgalarla boğuşmak için mücadele eden bir usta görünümlü acemi bir denizcinin titreyen vücudunun ilk titrek haykırışını anımsattı. Bir kahkaha tuttu babamı: "İlahi kızım gel yemeğini ye." işte o zaman bir gülümseme dağıttı içimdeki kara bulutları. Sevindim ama gölgelerin ele geçirdiği bir ruhta gezinen bir tebessümdü. Sofraya otururken beni izleyen gölgeler. Yiyeceğim her lokmayı boğazımda düğümlerken.

Zamanla sofra boşaldı. Kardeşimin en sonda kalkarken attığı hançer gibi bakışları hala beynimi kurcalıyor. Sofrada bir ben bir de beni yalnız bırakmak istemeyen gölgeler. Sofrayı kendi sessizliğim değil gölgelerin sessizliği eşliğinde topladım. Ve odama gittim. Ve beni bırakmak istemeyen gölgelerle odamda tekim. Tek yatmaktan korkan bedene eşlik eden gölgelerle uyudum bu gece. Beni tutan gaflet uykusu sabah uyanmama engeldi. Tâ ki yorgan altında bana görünen gözler, kulağıma söylenen sözler yataktan fırlamama yetti. Kâbus olacağını düşünüp elimi yüzümü yıkarken ayna karşısında geçen bir buğu ve saçlarımın esintiyle birbirine sürtündüğü bilinciyle uzaklaştım. Aşağı aile fertlerinin yanında güvende olacağımı düşündüm. Kahvaltıya indim. Tüm aksilikler beni mi bulur bilmem ama çayımı nasıl içtiğimi bilen annem. Kalbim koyuluğunda bir çay doldurdu. Ya ben iyi değilim bu aralar ya da ailem bunlar değil.

Kahvaltıya ağzımı sürmeden o kasvetli evden kaçmak çıkıp kurtulmak istedim. Kapıyı açık gidecekken içimde bir şeylerin yok olduğunu güneşin beni cezalandıracağını hissederek geri çekilip kapıyı sertçe kapatmakta buldum çareyi. İçimdeki kara bulutların çarpışmasıyla oluşan şiddetli yağmurlar gözlerimde şelale gibi akarken odama çekildim. Annem ve babam benim bir terapiye ihtiyacım olduğunu ve gün geçtikçe içime kapandığımı söylüyorlar. Ne kadar üzücü olsa da onların ailem olup olmadıkları konusunda bile tedirginim. Kapıyı kapatıp asıl beni yazmaya kendimi anlatmaya başladım.

GAZEL

KENAN DOKUMACI

Gönül mahzeninde nihân, köz eyler nâr'dır geceler

Var secdeye ol Âdem, gözlere kâr'dır geceler

 

Ya Kâfî yetmez mi can'a, nedir telaş, neye isyan

Ehli dünya olma insan, mihnet'i bâr'dır geceler

 

Hamurun bir avuç toprak, kimi sultan yapmış kibir

Azad eyle ruhun mutlak, zalim nefs mâr'dır geceler

 

Noktalar sarmadan kalbi, hicret ile menzile var                                                                                            

Zor yoktur hiç Zü'l Celale, yâr-ı gâr' dır geceler

 

Seyret, Afakı âlemde vird çeker ulular Hu

Dil damakta vur kilidi, aşığa ar'dır geceler

 

Berekat-ı KELÂMULLAH seherler de edilir pay

Rızkın, buğday yahut nefes, idrake dar'dır geceler

 

Niyetin olmalı halis, tuttuğun el istikamet

Hasret, şimdi gül kokar, maşuğa vardır geceler

 

Düşersin, kaldırır inan, olsun sende zerre iman

Sığın O'na, yoktur eşi, yoksa hep zâr'dır geceler

 

Geceler umman bir kuyu, sabırdır kurtuluş ipi

Yusuf'un imtihan mührü, Ken'ân'da yâr'dır geceler.

 

SAHİ, ADIN NEYDİ?

DOĞAN SANCAK

Alnında yazılan kader değil benim hüznüm

keşke sana dair inancımı değiştirebilsem

sahte bir peygamber değil, gerçek bir keşiş hiç değilim

küçük bir iblis ya da kendini huri sanan fahişe bir ucube

 

Dişlerini yüreğimin damarlarına taktığından beri

ciğerlerim pıhtılaşarak ağzımdan akıyor

 direnişimin tek amacı, benliğini yitirmiş bir ülkede

seni mitolojik bir aşk tanrıçası olarak tarihe yazmak

 

Tanrıça mı / cadı mı?

yeryüzüne inen lanetli bir şeytan mı?

seni, kalbimin kanatlanmış hali diye anlatmak isterdim

ve bu ruhumun en ince sızısı olabilirdi

ya da bir halk destanında geçse adın

bir eylemin en ön safında 'sen' diye haykırmak varken

 

Bütün pankartlarda sen olsan tanrıçam

kandan beslenen, kan emici, kan dökücü

kan kusturucu bir diktatör müsün?

seni başka şekilde anlatmak isterdim

kendim dahi imreneceğim bir şekil olmalıydı.

bu arada tanrıçam, adın neydi?

neden yazamıyorum, neden içimden adın geçmiyor?

sahiden tanrıça mısın?

 

Ben mi /batıl bir inanca kendini kaptırmış

cahiliye döneminden kalma bir köle miyim

sıradan, kendinden olmayan birini çok mu yüceltiyorum?

adın? .. ve yine adın'da kaldım.

tufan kargaşasında  adın ile boğuşuyorum,

derya'lardan geçen pusulasını kaybeden bir gemi

ve onlarca mürettebat kaybetmiş.

yarım asırdır karaya ayak basmayan

kadın yüzü görmeyen çember sakallı

 

İlk gördüğü en çirkin kadını tanrıça olarak

görecek bir kaptan haline bürünmüş,

Zerdüşt’ün aciz oğullarından biriyim

ayak bileğinden öpsem tanrıçam lanetlenir miyim?

beni bu lanetten muaf eder, mükâfatlandırsan.

tanrıçam! .. sahi adın neydi?

 

SAĞLIK ÇALIŞANLARINA MEKTUP

ZEHRA SERVET

Sevgili Sağlık Çalışanları,

Öncellikle bu pandemiden dolayı evden çıkamadığımız ve hastanelere gelemediğimiz için size yüz yüze söyleyemediğimizden emekleriniz için bu teşekkür mektubunu yazmak istediğimi belirtmek isterim.

Bu dönemde bize yaptığınız yardımlardan, verdiğiniz onca emekten dolayı size ne kadara teşekkür etsem azdır. Sırf bizler için sevdiklerinizden, ailenizden hatta bazılarınız çocuklarından bile uzak kalıyor, bunu çok iyi biliyorum. Çoğu zaman bazılarınız eve gitse bile '' Aileme virüs bulaşır mı, çocuklarıma virüs bulaşır mı?'' diye korkudan onlara sarılıp onları ööpemiyorsunuz bile. Genellikle meslektaşlarınızı kaybediyorsunuz. Ama buna rağmen her seferinde tekrardan ayağa kalkıp dimdik durarak insanlara yardım ediyorsunuz. Sizin azminize hayranım. Biliyor musunuz, ben de sizin gibi sağlık çalışanı olup insanlara yardım etmek istiyorum.

İnşallah virüs en kısa zamanda biter, tüm sağlık çalışanları ve bütün dünya eski hayatlarına döner,  biz de okulumuza döneriz, öğretmenlerimize ve arkadaşlarımıza kavuşuruz.

Sevgilerimle... 

İNSANIZ!

DUYGU TAYLAN

İnsanız!

Unutturdular bize gülmeyi.

Üstelik,

Ayaküstü adam harcanan bir çağdayız.

Dikkat edin ruh ve beden sağlığınıza

Kinlerini ,öfkelerini biriktirip kusanlar da biz insanoğlundan

Sahip çıkın belleğinize

Ah en önemlisi vicdanınıza

Kendine bir başkasını engel görenler de aramızda

Sizi tehdit görecekler olacak, dikkatli olun!

Gerçekçi olun!

Bir avuç sularda

Küçücük balıklarız unutmayın.

Tarihinize ve ütopyalarınıza sahip çıkın.

Ve inanın, yaşamak yetmez

Hangi dilden olursa olsun

Haykırın kalbinizden süzdüğünüz sözlerinizi

Çoğaltın güzellikleri

Sevin, sevdikçe renklensin dünyanız

Ne söylenirse söylensin umursamayın kimseyi

Kendi kendinin karikatürü olan insanlar var etrafımızda.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(01.01.1970 02:00 - #)
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
() ()
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.