Kültür Haber Girişi: 08.01.2021 - 09:40, Güncelleme: 08.01.2021 - 09:40

Van Gölü İncileri

 

Van Gölü İncileri

Van Gölü İncileri
REEL MİZAH M. LATİF BAKIŞ Sıcaktan bunalıp camı açıyorum, dışarda traktörün gürültüsü (kampüste); camı kapatıp kapıyı açıyorum, bizim ordinaryüsların (!) Erol Taş’ı kıskandıracak kahkahası... Nasıl çalışılabiliyorsa, son imkânına kadar ya sabır ve devam... Anladım ki benden akademisyen olmaz; odada hep okumak, hep yazmak mı olurmuş! Film seyredeceksin, kahve içip sigara dumanlayacaksın. İşi - aileyi boş verip kahkaha patlatacaksın... Hakikati susturup her gelene ağam-paşam diyeceksin, yani hep herkesten her şey için onaylanmaya bağımlı bir hürriyet(!) yaşayacaksın. İş yapmayacaksın, reklam yapacaksın... velhasıl ben bu ilkelerle akademisyen olaman. Nitekim üniversiteli bir öğrenci olmayı da başaramamış olduğumu fark ediyorum. Üniversiteli dediğin aileye çöker harçlık için; eğlence ve geziden uzak durmaz, kitap baş ağrısı yaptığından sınavdan sınava başkasının emeklerine yüklenmesi yeterlidir. Zaten okul bitince bir sihir dokunur ve kendiliğinden allame olur... Ama ben, ben ne yaptım? Aileye yük olmaktan sakınıp sadece bursla okudum. Okudum bihakkın... Kütüphaneye takıldım, masada sabahladım, zihnimi doyurmaya çalıştım... ne mi oldu? Öncekiler benden önce unvanı aldılar, benden daha rahatlar(ama benim kadar huzurlular mı orası zor bir soru)...dedim ya ne öğrenci olabilmişim, ne akademisyen olabiliyorum. Bildiğim doğru şeyi yapmaya adanıyorum. Oysa hayat hiç de öyle yürümüyormuş. Bildiğin başka, dediğin başka, eylediğin başka başka olunca tutunabiliyormuşsun.. Düz adamların üstünün çizildiği(ok gibi kişiliklerin atıldığı), yuvarlak-yumoşların her kaba eridikleri (yay gibi eğrilerin elde tutulduğu) bir ortamda her şahsiyet bir kabalık; her kişiliksizlik bir erdem oluverir. Bu nedenle benden akademisyen olmaz.. Doğrudan konuya giriyorum, referansları sağlam yerlerden seçip, bir de ders almaları için ısrarla takip ediyorum. Meseleler üzerine kafa yorup sabahlara kadar karalıyorum. Bu olacak iş mi, hangi devirde yaşıyoruz? 8-10 yıl gasp edeceksin verilen kadroyu; pardon ne gaspı ya, o zaten onun hakkıydı, ondan iyisi mi bulunur zaten. Çünkü her şeyin kaynağı zaten kendisi, referansa, başka kaynağa ne hacet. 10 yıl sonra(bir asrin onda biri) bir 90 sayfalık karalama yap ve geç feleğin çemberinden... kim sorar ki, uzaktan kumanda ile idaremiz ne de olsa pandemiye karşı çok hassaslar. Hemşerilik zaten ilahi bir yasa gibi işliyor, yabancı olan düşünsün. Yani altta kalanın canı çıksın..sömür-semir...sür sefasını bu bereketli toprakların; kuraklığı sadece bize...Şu bizim Almancılar(ayda bir lütfedip fakülteye-üniversiteye uğrayan zatı şahaneler) iyi bir iş bulmuş gerçekten...hakikat mi dedi birisi:)) hakikat şu ki bu güruh iflah-ıslah olmaz... Zulüm, riya, ifsat en mahir oldukları alanlar. Her şeyleri uzaktan: dürüstlük uzaktan, samimiyet uzaktan, eğitim uzaktan, liyakat uzaktan, insaniyet uzaktan, vicdan uzaktan, mertlik uzaktan..iman da uzaktan. Çünkü kul hakkı ve vebal en yakından... Üniversitelerimizin çiftlik banka dönüşmekte olduğunun sancısıdır bu duyduğum. Bir teşbihle konuyu anlaşılır kılayım: Reel Mizah ve Sembolik İfade Örneği Olarak Tosuncuk, Çiftlik ve Akademialarımızın Durumu: Menşei aynı olan sığırların toplandığı mekânlara çiftlik denir. Bunda çeşitliliğe gidilmeyip aynı usulün devam ettirilmesi ise bu faaliyetin Bank'alaşması sürecini doğurur. Bu usül sadece sığır yetiştiriciliğinde değil akademisyen alımında da tezahür etmektedir. Nesil yetiştiriciliği ile besi yetiştiriciliği, eğitimdeki durumu izah için, mukayeseye uygundur. Farklılıkların, yeniliklerin, değişikliklerin ve güzelliklerin olduğu ortamlar Akademialar için öngörülen ortamlardır. Bu perspektifle akademialardaki yapılanmaya bakmak gerekir. Menşei aynı mı ya da çoğunluk belli bir menşeden mi diye, akademialardaki kadro ihdasını kritik etmek gerekir. Kadroları yıllardır işgal edip bir ürün veremeyenlerin ya kahir-i ekseriyetle menşeleri aynıdır (hemşoluk) ya da akaribinden birilerinin dışardan ve usulsüz müdahalesiyle bir iltimasın neticesinde o kadroların işgal edildiği görülecektir: Ya babası Prof. ‘tur, ya emmisi ya dayısı Prof.'tur. Kendi yetmez eşi, çocuğu, yeğeni, arkadaşı, komşusu veya hiç değilse aynı menşe (memleket) den kimselerle kadroların doldurulduğu görülecektir. Pamukkale Üniv. Rektörünün eşine iltiması da bu mızrağın çuvala sığamadığının en küçük bir örneğidir esasen. Siyasal tarihimiz boyunca kadim kültürel yapıyı bozan bu tür iltimasların, bu gün aynı tek şartlılıkla(hemşoluk) ve hatta daha da abartılarak (adeta yağmacı bir tutumla; mal bulmuş mağribi gibi) sürdürülüyor olması, akademiaların çiftlikleşmeye doğru evrilmekte olduğunu göstermektedir. Bu da akademisyen olur ümidiyle beslediğimiz tosuncukların rahatlarına dokunulamayacağına; büyüyüp öküz oldukları zaman da çifte koşturulamayacaklarına dair yeteri kadar bir öngörüyü sunmaktadır. Şimdi bu açıdan Üniversitelerimizdeki kadrolaşmanın hangi menşe ağırlıklı olarak boca edildiğine bakmak gerekir... liyakatsiz zırzop embesiller çetesinden bu yapıyı kangren etmeden temizlemek zarureti vardır. Gelmekte olan nesillere, tarihe ve değerlerimize karşı sorumluluğumuzun gereğidir bu!.. Yeteneği ve istidadı olup tanıdığı olmadığı için kapının dışında bekleyenler ile yeteneksiz ve isteksiz, yani ahlak ve akıl açısından istidadı bulunmayanların ısrarla içerde tutulmaları, kim(ler)in vebalı olmalıdır?.. Ama neticede acıyı bir toplum olarak hepimizin duyacağı kesindir... Peki değer mi embesil yetiştirmeye? Kimin için ve neden? Akademianın ruhuna fatiha: Liyakate mobing uygulanırsa, üniversiteler tosun besleme çiftliğine dönmeye mahkûmdur... Beslediğiniz tosunların öküz oluşuna tanık olursunuz; ama onları çift'e süremezsiniz... Not: Bu yazı, kangrenleşmeye evrilen bir olayın-olgunun tespitidir. Genel ifadeler içerir. Belli şahıs ve kişiler kast edilmemektedir. Bu bir aynadır, kendi aksini görecek olanların suçlamalarından beriyim. Sorumluluk kabul etmiyorum... KADIN CİNAYETLERİ BİR CİNNET HALİNİ ALDI  ZELAL KIRAN Bu ülkede kadın cinayeti işlenmeden geçen tek bir gün bile yok dersek abartmış olmayız. Her gün bir veya birkaç kadın ya eşi, ya sevgilisi ya da aile bireylerinden biri tarafından öldürülüyor. Toplumsal değerler altüst oldu. En katıksız sevgiyi, anne ile evlat arasındaki sevgi olarak biliyoruz. Evlat ve ebeveynler arasındaki sevgi bağları öylesine köklü ve derindir ki bir birlerinin yerine gözünü kırpmadan ölüme gidebilirler. Şimdilerde insanların gözü dönmüştür. Oğullar annelerini, kocalar karılarını, erkekler kadın sevgililerini vahşice katlediyorlar. Artık öldürmekle de kalmıyorlar. Cesetlerini vahşice parçalıyorlar. Kurbanlık keser gibi boğazlıyorlar, yetmiyor yakıyorlar. Öfkelerini karşı cinse yöneltmiş bir cinnet hali bu. Nasıl bitecek, nasıl durdurulacaktır! 29.12.2020 tarihinde üç kadın cinayeti aynı gün içinde işlendi. Kadınlardan biri sevgilisi, biri kocası, diğeri ise karnında 9 ay taşıdığı, yıllarca emzirip altını temizlediği oğlu tarafından öldürüldü. Bu nasıl bir ruh hali, anlamak mümkün değildir. Bir insan, bir başka insanı canından etme hakkını nereden alıyor. En sevdiklerini öldürecek kadar bu kör öfkenin kaynağı nedir?  Eskiden töre cinayetleri yaygındı. Köyden kente göç ile bu biraz zayıfladı. Kentsel nüfus arttı. Modern yaşam geleneksel yaşamın yerini aldı. Şimdi ise töre cinayetlerinin yerini kadına karşı şiddet almaya başladı. Bunun en önemli nedenlerinden biri eğitim, diğeri de kadının ekonomik bağımlılığının bitmemesidir. Devlet, sosyal devleti gerçekleştirmelidir. Kadının erkeğe ekonomik bağımlılığı bitmelidir. Sosyal devlet olmazsa, erkek egemenliği de kadın cinayeti de ve kadına şiddet de bitmeyecektir. Kadına karşı çığ gibi büyüyen bu şiddet ve cinayetleri nefretle kınıyorum.   EN MAHARETLİ SANATKÂRLAR: ÖĞRETMENLER YUSUF KAZAK İnsan, dünyaya ayak bastıktan sonra kendini amansız ve zorlu bir manzara ile karşı karşıya bulur. Bu; derinliği, hırçınlığı, sonu ve ufku bilinmeyen ve kestirilemeyen bir okyanusta, korku dolu gözlerle, adeta devasa bir canavarı andıran azametli su dünyasını zihnen ve ruhen aşmak ve berrak günlere yelken açmak arzusuyla izah edilebilir durum, aslında dünya sahnesinin bir özetidir. Böyle yürek ürperten bir tabloda insanı ve onun, esrarengiz hayat okyanusunda savrulmaya ve kaybolmaya müsait gemisini, bulunduğu girdaptan çıkarmaya muktedir en önemli unsur, geceleri ve bilinmezleri yarma konusunda pek mahir olan deniz fenerleridir. Karanlığın hükümran olduğu zamanlarda bir zerre aydınlığın dahi önemini ve yaşattığı hisleri tarif etmek pek zordur. İşte alabildiğine uzanan okyanuslardaki yönünü kaybetmiş gemiler nasıl ki bir kılavuzluğa ve en ufak bir aydınlık emaresine muhtaç ise, aynı şekilde ilim ateşi ile dolmamış, ilmin aydınlık dünyasına temas etmemiş kişiler de yaşamlarında aydınlığın zirvesine vasıl olmak için bir ilim fenerine ihtiyaç duyarlar. İşte burada ilim adamları ve öğretmenler devreye girer. Yönünü kaybetmiş ve oradan oraya savrulan insanı ‘İlim Pınarları Diyar’ına götürüp onun kana kana su içmesini sağlayanlar öğretmenlerdir. Onlar adeta güneşin yeryüzündeki varisleri olarak etraflarına tüm güçleriyle hikmetli ışıklar saçıp vazifelerini yüce bir ruh dinginliği ve huzurla sürdürürler. Onlar için yaşamın tüm zorluklarına göğüs germelerini sağlayan ve ilim ışıltıları yayma noktasında onları daha da teşvik eden şey, bir çocuğun parlak ve sevecen gözlerle onlardan müthiş bir hürmet ve muhtaçlık ile talep ettiği eğitilme arzusu ve bu durum karşısında onların yüreklerinde beliren muazzam şefkat ve en iyi karşılığı verme hissidir. Ya da karanlık diyarlara savrulmuş, bilgisizlik ve bilinçsizlik bataklığında debelenen birisine tam manasıyla bir can simidi olup kurtarmak ve onu küllerinden yeniden inşa ederek insanlığa fayda sağlayacak bir hikmetli derinlikle donatmak, öğretmenler için yaşamları boyunca elde edebilecekleri en yüksek huzur ve coşku iklimini sağlar. Bu, yeryüzündeki tüm makamlardan ve ünlerden daha kıymetli olan kazanım, sadece ilim erbabının tam manasıyla anlayabileceği ve açıklayabileceği bir hadisedir. İlkbahar gelince yeryüzü, çok farklı hoşluklar ve güzellikler sunan çiçekler, ağaçlar ve sanatsal bir manzara ile dizayn edilir. Bu tabloda her türlü renk ve letafet vardır fakat meselenin özüne bakarsak aslında bu tabloyu asıl çizen sanatkâr, ilkbahar mevsimidir. Bu misalden hareketle şunu ifade etmek gerekirse, dünyada çok farklı ve özellikli meslekler vardır lakin tüm bu unsurların oluşmasını sağlayan sanatkârlar öğretmenlerdir. Bu yüzden herkesin mayasını karan ve herkese aziz ve şekillendirici bir ruh üfleyen öğretmenler, gösterilmesi icap eden saygı, sevgi ve teveccühün en zirvesine ziyadesiyle şayandırlar.   DUR GİTME NE OLUR AHMET ZAHİROĞLU Sen, duygularımın sahibi yaşama sevincim bilirsin ya hoşça kalları hiç sevmem hele bir de sende yani sen de olacaksa işte o an hayata küskünlük bedenime yorgunluk düşer gözlerimin ufku yarınlarım olur   Hani küçük dünyamıza kâinatı sevgi diye yazmıştık herkes drama ağlarken hüzün kaynaklı sevgimiz gülüşümüz olurdu aşkımızı tarihe mi yazdın   Ey kalbi paslı sevgilim! hasretimin acı dalgası olma acı dalgası olursan ateş olur düşerim bu sokakları yakarım her bir yanı birer birer   Sevda küllerim kalır ardımda malzemesiz kalmış rüzgarlara dur gitme ne olur.   GÖNÜLDEN DAMLALAR İLHAN YARDIMCI Bir yastıkta iki baş, kocasın ayrılmasın Dökülmesin damla yaş, gönüller darılmasın Yaşlar ersin kemâle, dert/belâ eksik olsun Sağlık gelmez ihmale, Lokman Hekim’i bulsun   Huzur evleri dolu, ana/baba, yaşlılar Tutulsun mazlum kolu, beyazlamış kaşlılar KEMÂLİ’ler ne yapacak? Gönül ağlar, kalem ağlar Tağut putları yıkacak, yazacak tarihte çağlar   Hayat şimdi ne haldedir? Han sarhoş, yolcular sarhoş Gidilemezler beldedir, tatlı meyveler mayhoş Dostlar/ yâren karantina, akrabalar gelmez oldu Binler ölü yer altına, nice ocaklar da soldu   Bir gramlık bir korona, milyonca insan öldürdü Felaketi sen sor ona, verilen cevap güldürdü Hak’tan gelen bir musibet, kendimizi çek hesaba Bilinemez Sırrı-ı Hikmet, daha büyükler gelecek   Ne haldedir bak insanlık, hüsran/isyanlar içinde Gün ortasında karanlık, izah edilemez biçimde Sabır/metanetle dinle, elbet Hak dediği olur Sırtındaki yükle inle, ecel gelir seni bulur   Sudan çıkan balık olduk teker teker ölüyoruz Hayatımız boran/tipi, halimize gülüyoruz KEMÂLİ karamsar tablo, görünen köy hep böyle Kalemler değil ki biblo, yalan ise kalk sen söyle.   ENGEL RUKİYE POLAT Ben engelli biriyim gözlerim görmüyor ama sizi kalbimle seviyor yüreğime sarıyorum   Ben engelli biriyim itilip, kalkılan, bir tarafa atılan uzakta, kendi halinde yaşayan küçücük bir kız çocuğuyum   Ben engelli biriyim sevmeyi ve sevilmeyi az da olsa gülümsemeyi hasretle umut ediyorum   Ben engelli biriyim her gün başka bir umutla kurduğum hayallere koşuyorum   Ben engelli biriyim görmese de gözlerim kalbimle görüyorum sizi sevmeniz de beni ben hepinizi çok seviyorum   Ben engelli biriyim eksik olmaz Allah’a şükrüm dilde duam, yüzümde gülüşüm beni hiç sevmesiniz de görmese de gözlerim ben kalbimle görürüm.   ANNEM M.ENES BİÇER Sonbahar yaprakları gibi soluyor önümde annem Kaskatı kesilmiş bir şekilde çaresizce bekliyorum Yapacak bir şey, teselli edecek bir söz var mı, bilmem Sadece göklere dalıp imkânsızlığa el açıyorum   Sanki yaz havasında buz gibi eriyor gözümde annem Heyhatlarla bağırıyorum, tüm benliğimle sızlıyorum Annem giderse hangi kadın teselli eder/ ki edilmem Yokluğa ve hiçliğe bir derman bir çare arıyorum   Sarılıyorum hayata, zerrelerime sinsin kokun annem Ne yapsam da ruhum öksüz, ağlıyor dayanamıyorum  Varlığında bile sensizliğin verdiği acı yakarken annem Yokluğunda gönül ayrılık ateşine dayanır mı bilmiyorum   Sobada yanan odun gibi kül olurken ısıttın bizi annem Bunca fedakârlık neden artık bu yükü taşıyamıyorum Yüzünden düşen sözler derin kazılıyor yüreğime annem Gidiyorsun kabullendim, arkandan neden gelemiyorum?   KADINA ŞİDDETE HAYIR DİYELİM SERVET BARDAK Kadınlara kalkan eller kırılsın Kadına şiddete hayır diyelim Kadınlara kalkan kollar yarılsın Kadına şiddete hayır diyelim   Bitmiyor çileler hep başlarında Kan bulaştı akar hep yaşlarında Zehir katık olmuş hep aşlarında Kadına şiddete hayır diyelim   Küçük yaşta varır gider kocaya Koca gizli nikâh kıyar hocaya Hayatı kararır benzer bacaya Kadına şiddete hayır diyelim   Tecavüze uğrar susar ses etmez Çileler yumağı başından gitmez Adı kötüye çıkar kimse istemez Kadına şiddete hayır diyelim   Acı çeker göğüs gererek cefaya Kan bulaşır hasret kalır sefaya Kocası vahşeti koymuş kafaya Kadına şiddete hayır diyelim   Serveti der yeter dursun ölümler Kaldırılsın ölüm kokan bölümler Kadınlara yeter bitsin zulümler Kadına şiddete hayır diyelim.     KASIM YALNIZLIĞI  DAVUT MORTAŞ Ayrılık şerbeti içmiş, bir kasım gününde  hem sıcak hem soğuk belirsiz bir mevsimde, hatırıma gelirsin sorgusuz sualsiz   Geçmişi, veda mektuplarıyla uğurladım yalnızlık mührüyle zarfı kapattım, dilimden dökülen cümlelerim oldun sorgusuz sualsiz   İhtiyarlığa günler kaldı gençliğimin vedasındayım kaybolan bir bahar mevsiminin gerisinde "kıştayım" hayallerime düşüyorsun sorgusuz sualsiz   Dermansız bir hasta yatağındayım kurumuş dilim damağım, suya hasret bir kuyudayım, şelale olup akıverdin yüreğime sorgusuz sualsiz   Kızgın çöllerde, terk edilmiş bir çadırdayım  kervan geçer diye umutlardayım pusula olup yoluma düştün sorgusuz sualsiz...   BİZİM İLDE (MERHUM) ABBAS GÜVEN Bizim ilde neş’e vardır, keyif vardır. Yeter ki sen Van’a gelesen gardaş. Çalmaya kasnaklı zilli def vardır. Çaldıkça gerdanı kırasan gardaş.   Gardaşlar oynarlar elde mendilleri. Türküler okurlar hoştur dilleri. Bahçelerde açar ğırı gülleri. Ne de güzel kokar, bilesen gardaş.   Armudu var dığdığı, ile mellaki. Yedikçe açılır insanın içi. Güzellerin bal akar dili. Sen de onlardan alasan gardaş.   İçersin kehrizinden soğuk suyunu. Göresen yiğitlerin selvi boyunu. Öğrensen halkının esas soyunu. İçersin herşeyin veresen gardaş.   Abbas derki; bir köşedeyim. Elimden bu gelir başka nedeyim? Van’ı böylece size diyeyim. Anlattım ki gelesiz gardaş.   CANIM DÜNYA DUYGU TAYLAN  Herkes yoluna gidecek Bir an ,bir kavşakta buluştuktan hemen sonra Başkalıklarının gölgelerine değecek Ayrılıklar Unutturacak yalnızlıkları Gizlerine değen hikayeleriyle Ortaya dökülecek bölünmüş ilişkiler Yanlarında korkutan hayvanlarını taşıyacak bazıları Bazıları kalabalıktan korkacak Çoğu çıktığı yolculukta Sakladığı aynılıkları bir başına taşıyacak sırtında Dağıldıkları yerden çıkmak isteyecek İçlerine attıkları öfkeleri Konakladıkları zaman yön verecek rüzgarlarına Ah! Canım Dünya Sağlam bakanların sağlam duranların yolculuğusun sen. Ben sana inanıyorum.
Van Gölü İncileri

REEL MİZAH

M. LATİF BAKIŞ

Sıcaktan bunalıp camı açıyorum, dışarda traktörün gürültüsü (kampüste); camı kapatıp kapıyı açıyorum, bizim ordinaryüsların (!) Erol Taş’ı kıskandıracak kahkahası... Nasıl çalışılabiliyorsa, son imkânına kadar ya sabır ve devam...

Anladım ki benden akademisyen olmaz; odada hep okumak, hep yazmak mı olurmuş! Film seyredeceksin, kahve içip sigara dumanlayacaksın. İşi - aileyi boş verip kahkaha patlatacaksın... Hakikati susturup her gelene ağam-paşam diyeceksin, yani hep herkesten her şey için onaylanmaya bağımlı bir hürriyet(!) yaşayacaksın. İş yapmayacaksın, reklam yapacaksın... velhasıl ben bu ilkelerle akademisyen olaman. Nitekim üniversiteli bir öğrenci olmayı da başaramamış olduğumu fark ediyorum. Üniversiteli dediğin aileye çöker harçlık için; eğlence ve geziden uzak durmaz, kitap baş ağrısı yaptığından sınavdan sınava başkasının emeklerine yüklenmesi yeterlidir. Zaten okul bitince bir sihir dokunur ve kendiliğinden allame olur... Ama ben, ben ne yaptım? Aileye yük olmaktan sakınıp sadece bursla okudum. Okudum bihakkın... Kütüphaneye takıldım, masada sabahladım, zihnimi doyurmaya çalıştım... ne mi oldu? Öncekiler benden önce unvanı aldılar, benden daha rahatlar(ama benim kadar huzurlular mı orası zor bir soru)...dedim ya ne öğrenci olabilmişim, ne akademisyen olabiliyorum. Bildiğim doğru şeyi yapmaya adanıyorum. Oysa hayat hiç de öyle yürümüyormuş.

Bildiğin başka, dediğin başka, eylediğin başka başka olunca tutunabiliyormuşsun.. Düz adamların üstünün çizildiği(ok gibi kişiliklerin atıldığı), yuvarlak-yumoşların her kaba eridikleri (yay gibi eğrilerin elde tutulduğu) bir ortamda her şahsiyet bir kabalık; her kişiliksizlik bir erdem oluverir. Bu nedenle benden akademisyen olmaz.. Doğrudan konuya giriyorum, referansları sağlam yerlerden seçip, bir de ders almaları için ısrarla takip ediyorum. Meseleler üzerine kafa yorup sabahlara kadar karalıyorum. Bu olacak iş mi, hangi devirde yaşıyoruz? 8-10 yıl gasp edeceksin verilen kadroyu; pardon ne gaspı ya, o zaten onun hakkıydı, ondan iyisi mi bulunur zaten. Çünkü her şeyin kaynağı zaten kendisi, referansa, başka kaynağa ne hacet. 10 yıl sonra(bir asrin onda biri) bir 90 sayfalık karalama yap ve geç feleğin çemberinden... kim sorar ki, uzaktan kumanda ile idaremiz ne de olsa pandemiye karşı çok hassaslar. Hemşerilik zaten ilahi bir yasa gibi işliyor, yabancı olan düşünsün. Yani altta kalanın canı çıksın..sömür-semir...sür sefasını bu bereketli toprakların; kuraklığı sadece bize...Şu bizim Almancılar(ayda bir lütfedip fakülteye-üniversiteye uğrayan zatı şahaneler) iyi bir iş bulmuş gerçekten...hakikat mi dedi birisi:)) hakikat şu ki bu güruh iflah-ıslah olmaz... Zulüm, riya, ifsat en mahir oldukları alanlar. Her şeyleri uzaktan: dürüstlük uzaktan, samimiyet uzaktan, eğitim uzaktan, liyakat uzaktan, insaniyet uzaktan, vicdan uzaktan, mertlik uzaktan..iman da uzaktan. Çünkü kul hakkı ve vebal en yakından... Üniversitelerimizin çiftlik banka dönüşmekte olduğunun sancısıdır bu duyduğum. Bir teşbihle konuyu anlaşılır kılayım:

Reel Mizah ve Sembolik İfade Örneği Olarak Tosuncuk, Çiftlik ve Akademialarımızın Durumu:

Menşei aynı olan sığırların toplandığı mekânlara çiftlik denir. Bunda çeşitliliğe gidilmeyip aynı usulün devam ettirilmesi ise bu faaliyetin Bank'alaşması sürecini doğurur. Bu usül sadece sığır yetiştiriciliğinde değil akademisyen alımında da tezahür etmektedir. Nesil yetiştiriciliği ile besi yetiştiriciliği, eğitimdeki durumu izah için, mukayeseye uygundur.

Farklılıkların, yeniliklerin, değişikliklerin ve güzelliklerin olduğu ortamlar Akademialar için öngörülen ortamlardır. Bu perspektifle akademialardaki yapılanmaya bakmak gerekir. Menşei aynı mı ya da çoğunluk belli bir menşeden mi diye, akademialardaki kadro ihdasını kritik etmek gerekir.

Kadroları yıllardır işgal edip bir ürün veremeyenlerin ya kahir-i ekseriyetle menşeleri aynıdır (hemşoluk) ya da akaribinden birilerinin dışardan ve usulsüz müdahalesiyle bir iltimasın neticesinde o kadroların işgal edildiği görülecektir: Ya babası Prof. ‘tur, ya emmisi ya dayısı Prof.'tur. Kendi yetmez eşi, çocuğu, yeğeni, arkadaşı, komşusu veya hiç değilse aynı menşe (memleket) den kimselerle kadroların doldurulduğu görülecektir. Pamukkale Üniv. Rektörünün eşine iltiması da bu mızrağın çuvala sığamadığının en küçük bir örneğidir esasen.

Siyasal tarihimiz boyunca kadim kültürel yapıyı bozan bu tür iltimasların, bu gün aynı tek şartlılıkla(hemşoluk) ve hatta daha da abartılarak (adeta yağmacı bir tutumla; mal bulmuş mağribi gibi) sürdürülüyor olması, akademiaların çiftlikleşmeye doğru evrilmekte olduğunu göstermektedir. Bu da akademisyen olur ümidiyle beslediğimiz tosuncukların rahatlarına dokunulamayacağına; büyüyüp öküz oldukları zaman da çifte koşturulamayacaklarına dair yeteri kadar bir öngörüyü sunmaktadır.

Şimdi bu açıdan Üniversitelerimizdeki kadrolaşmanın hangi menşe ağırlıklı olarak boca edildiğine bakmak gerekir... liyakatsiz zırzop embesiller çetesinden bu yapıyı kangren etmeden temizlemek zarureti vardır. Gelmekte olan nesillere, tarihe ve değerlerimize karşı sorumluluğumuzun gereğidir bu!.. Yeteneği ve istidadı olup tanıdığı olmadığı için kapının dışında bekleyenler ile yeteneksiz ve isteksiz, yani ahlak ve akıl açısından istidadı bulunmayanların ısrarla içerde tutulmaları, kim(ler)in vebalı olmalıdır?.. Ama neticede acıyı bir toplum olarak hepimizin duyacağı kesindir... Peki değer mi embesil yetiştirmeye? Kimin için ve neden?

Akademianın ruhuna fatiha: Liyakate mobing uygulanırsa, üniversiteler tosun besleme çiftliğine dönmeye mahkûmdur... Beslediğiniz tosunların öküz oluşuna tanık olursunuz; ama onları çift'e süremezsiniz...

Not: Bu yazı, kangrenleşmeye evrilen bir olayın-olgunun tespitidir. Genel ifadeler içerir. Belli şahıs ve kişiler kast edilmemektedir. Bu bir aynadır, kendi aksini görecek olanların suçlamalarından beriyim. Sorumluluk kabul etmiyorum...

KADIN CİNAYETLERİ BİR CİNNET HALİNİ ALDI

 ZELAL KIRAN

Bu ülkede kadın cinayeti işlenmeden geçen tek bir gün bile yok dersek abartmış olmayız. Her gün bir veya birkaç kadın ya eşi, ya sevgilisi ya da aile bireylerinden biri tarafından öldürülüyor. Toplumsal değerler altüst oldu. En katıksız sevgiyi, anne ile evlat arasındaki sevgi olarak biliyoruz. Evlat ve ebeveynler arasındaki sevgi bağları öylesine köklü ve derindir ki bir birlerinin yerine gözünü kırpmadan ölüme gidebilirler.

Şimdilerde insanların gözü dönmüştür. Oğullar annelerini, kocalar karılarını, erkekler kadın sevgililerini vahşice katlediyorlar. Artık öldürmekle de kalmıyorlar. Cesetlerini vahşice parçalıyorlar. Kurbanlık keser gibi boğazlıyorlar, yetmiyor yakıyorlar. Öfkelerini karşı cinse yöneltmiş bir cinnet hali bu. Nasıl bitecek, nasıl durdurulacaktır!

29.12.2020 tarihinde üç kadın cinayeti aynı gün içinde işlendi. Kadınlardan biri sevgilisi, biri kocası, diğeri ise karnında 9 ay taşıdığı, yıllarca emzirip altını temizlediği oğlu tarafından öldürüldü. Bu nasıl bir ruh hali, anlamak mümkün değildir. Bir insan, bir başka insanı canından etme hakkını nereden alıyor. En sevdiklerini öldürecek kadar bu kör öfkenin kaynağı nedir?

 Eskiden töre cinayetleri yaygındı. Köyden kente göç ile bu biraz zayıfladı. Kentsel nüfus arttı. Modern yaşam geleneksel yaşamın yerini aldı. Şimdi ise töre cinayetlerinin yerini kadına karşı şiddet almaya başladı. Bunun en önemli nedenlerinden biri eğitim, diğeri de kadının ekonomik bağımlılığının bitmemesidir. Devlet, sosyal devleti gerçekleştirmelidir. Kadının erkeğe ekonomik bağımlılığı bitmelidir. Sosyal devlet olmazsa, erkek egemenliği de kadın cinayeti de ve kadına şiddet de bitmeyecektir.

Kadına karşı çığ gibi büyüyen bu şiddet ve cinayetleri nefretle kınıyorum.

 

EN MAHARETLİ SANATKÂRLAR: ÖĞRETMENLER

YUSUF KAZAK

İnsan, dünyaya ayak bastıktan sonra kendini amansız ve zorlu bir manzara ile karşı karşıya bulur. Bu; derinliği, hırçınlığı, sonu ve ufku bilinmeyen ve kestirilemeyen bir okyanusta, korku dolu gözlerle, adeta devasa bir canavarı andıran azametli su dünyasını zihnen ve ruhen aşmak ve berrak günlere yelken açmak arzusuyla izah edilebilir durum, aslında dünya sahnesinin bir özetidir.

Böyle yürek ürperten bir tabloda insanı ve onun, esrarengiz hayat okyanusunda savrulmaya ve kaybolmaya müsait gemisini, bulunduğu girdaptan çıkarmaya muktedir en önemli unsur, geceleri ve bilinmezleri yarma konusunda pek mahir olan deniz fenerleridir. Karanlığın hükümran olduğu zamanlarda bir zerre aydınlığın dahi önemini ve yaşattığı hisleri tarif etmek pek zordur. İşte alabildiğine uzanan okyanuslardaki yönünü kaybetmiş gemiler nasıl ki bir kılavuzluğa ve en ufak bir aydınlık emaresine muhtaç ise, aynı şekilde ilim ateşi ile dolmamış, ilmin aydınlık dünyasına temas etmemiş kişiler de yaşamlarında aydınlığın zirvesine vasıl olmak için bir ilim fenerine ihtiyaç duyarlar. İşte burada ilim adamları ve öğretmenler devreye girer. Yönünü kaybetmiş ve oradan oraya savrulan insanı ‘İlim Pınarları Diyar’ına götürüp onun kana kana su içmesini sağlayanlar öğretmenlerdir. Onlar adeta güneşin yeryüzündeki varisleri olarak etraflarına tüm güçleriyle hikmetli ışıklar saçıp vazifelerini yüce bir ruh dinginliği ve huzurla sürdürürler.

Onlar için yaşamın tüm zorluklarına göğüs germelerini sağlayan ve ilim ışıltıları yayma noktasında onları daha da teşvik eden şey, bir çocuğun parlak ve sevecen gözlerle onlardan müthiş bir hürmet ve muhtaçlık ile talep ettiği eğitilme arzusu ve bu durum karşısında onların yüreklerinde beliren muazzam şefkat ve en iyi karşılığı verme hissidir. Ya da karanlık diyarlara savrulmuş, bilgisizlik ve bilinçsizlik bataklığında debelenen birisine tam manasıyla bir can simidi olup kurtarmak ve onu küllerinden yeniden inşa ederek insanlığa fayda sağlayacak bir hikmetli derinlikle donatmak, öğretmenler için yaşamları boyunca elde edebilecekleri en yüksek huzur ve coşku iklimini sağlar. Bu, yeryüzündeki tüm makamlardan ve ünlerden daha kıymetli olan kazanım, sadece ilim erbabının tam manasıyla anlayabileceği ve açıklayabileceği bir hadisedir. İlkbahar gelince yeryüzü, çok farklı hoşluklar ve güzellikler sunan çiçekler, ağaçlar ve sanatsal bir manzara ile dizayn edilir.

Bu tabloda her türlü renk ve letafet vardır fakat meselenin özüne bakarsak aslında bu tabloyu asıl çizen sanatkâr, ilkbahar mevsimidir. Bu misalden hareketle şunu ifade etmek gerekirse, dünyada çok farklı ve özellikli meslekler vardır lakin tüm bu unsurların oluşmasını sağlayan sanatkârlar öğretmenlerdir. Bu yüzden herkesin mayasını karan ve herkese aziz ve şekillendirici bir ruh üfleyen öğretmenler, gösterilmesi icap eden saygı, sevgi ve teveccühün en zirvesine ziyadesiyle şayandırlar.

 

DUR GİTME NE OLUR

AHMET ZAHİROĞLU

Sen, duygularımın sahibi

yaşama sevincim

bilirsin ya

hoşça kalları hiç sevmem

hele bir de sende

yani sen de olacaksa

işte o an

hayata küskünlük

bedenime yorgunluk düşer

gözlerimin ufku yarınlarım olur

 

Hani küçük dünyamıza kâinatı

sevgi diye yazmıştık

herkes drama ağlarken

hüzün kaynaklı sevgimiz

gülüşümüz olurdu

aşkımızı tarihe mi yazdın

 

Ey kalbi paslı sevgilim!

hasretimin acı dalgası olma

acı dalgası olursan

ateş olur düşerim

bu sokakları yakarım

her bir yanı

birer birer

 

Sevda küllerim kalır

ardımda

malzemesiz kalmış rüzgarlara

dur gitme ne olur.

 

GÖNÜLDEN DAMLALAR

İLHAN YARDIMCI

Bir yastıkta iki baş, kocasın ayrılmasın

Dökülmesin damla yaş, gönüller darılmasın

Yaşlar ersin kemâle, dert/belâ eksik olsun

Sağlık gelmez ihmale, Lokman Hekim’i bulsun

 

Huzur evleri dolu, ana/baba, yaşlılar

Tutulsun mazlum kolu, beyazlamış kaşlılar

KEMÂLİ’ler ne yapacak? Gönül ağlar, kalem ağlar

Tağut putları yıkacak, yazacak tarihte çağlar

 

Hayat şimdi ne haldedir? Han sarhoş, yolcular sarhoş

Gidilemezler beldedir, tatlı meyveler mayhoş

Dostlar/ yâren karantina, akrabalar gelmez oldu

Binler ölü yer altına, nice ocaklar da soldu

 

Bir gramlık bir korona, milyonca insan öldürdü

Felaketi sen sor ona, verilen cevap güldürdü

Hak’tan gelen bir musibet, kendimizi çek hesaba

Bilinemez Sırrı-ı Hikmet, daha büyükler gelecek

 

Ne haldedir bak insanlık, hüsran/isyanlar içinde

Gün ortasında karanlık, izah edilemez biçimde

Sabır/metanetle dinle, elbet Hak dediği olur

Sırtındaki yükle inle, ecel gelir seni bulur

 

Sudan çıkan balık olduk teker teker ölüyoruz

Hayatımız boran/tipi, halimize gülüyoruz

KEMÂLİ karamsar tablo, görünen köy hep böyle

Kalemler değil ki biblo, yalan ise kalk sen söyle.

 

ENGEL

RUKİYE POLAT

Ben engelli biriyim

gözlerim görmüyor ama

sizi kalbimle seviyor

yüreğime sarıyorum

 

Ben engelli biriyim

itilip, kalkılan, bir tarafa atılan

uzakta, kendi halinde yaşayan

küçücük bir kız çocuğuyum

 

Ben engelli biriyim

sevmeyi ve sevilmeyi

az da olsa gülümsemeyi

hasretle umut ediyorum

 

Ben engelli biriyim

her gün başka bir umutla

kurduğum hayallere koşuyorum

 

Ben engelli biriyim

görmese de gözlerim

kalbimle görüyorum sizi

sevmeniz de beni

ben hepinizi çok seviyorum

 

Ben engelli biriyim

eksik olmaz Allah’a şükrüm

dilde duam, yüzümde gülüşüm

beni hiç sevmesiniz de

görmese de gözlerim

ben kalbimle görürüm.

 

ANNEM

M.ENES BİÇER

Sonbahar yaprakları gibi soluyor önümde annem

Kaskatı kesilmiş bir şekilde çaresizce bekliyorum

Yapacak bir şey, teselli edecek bir söz var mı, bilmem

Sadece göklere dalıp imkânsızlığa el açıyorum

 

Sanki yaz havasında buz gibi eriyor gözümde annem

Heyhatlarla bağırıyorum, tüm benliğimle sızlıyorum

Annem giderse hangi kadın teselli eder/ ki edilmem

Yokluğa ve hiçliğe bir derman bir çare arıyorum

 

Sarılıyorum hayata, zerrelerime sinsin kokun annem

Ne yapsam da ruhum öksüz, ağlıyor dayanamıyorum

 Varlığında bile sensizliğin verdiği acı yakarken annem

Yokluğunda gönül ayrılık ateşine dayanır mı bilmiyorum

 

Sobada yanan odun gibi kül olurken ısıttın bizi annem

Bunca fedakârlık neden artık bu yükü taşıyamıyorum

Yüzünden düşen sözler derin kazılıyor yüreğime annem

Gidiyorsun kabullendim, arkandan neden gelemiyorum?

 

KADINA ŞİDDETE HAYIR DİYELİM

SERVET BARDAK

Kadınlara kalkan eller kırılsın

Kadına şiddete hayır diyelim

Kadınlara kalkan kollar yarılsın

Kadına şiddete hayır diyelim

 

Bitmiyor çileler hep başlarında

Kan bulaştı akar hep yaşlarında

Zehir katık olmuş hep aşlarında

Kadına şiddete hayır diyelim

 

Küçük yaşta varır gider kocaya

Koca gizli nikâh kıyar hocaya

Hayatı kararır benzer bacaya

Kadına şiddete hayır diyelim

 

Tecavüze uğrar susar ses etmez

Çileler yumağı başından gitmez

Adı kötüye çıkar kimse istemez

Kadına şiddete hayır diyelim

 

Acı çeker göğüs gererek cefaya

Kan bulaşır hasret kalır sefaya

Kocası vahşeti koymuş kafaya

Kadına şiddete hayır diyelim

 

Serveti der yeter dursun ölümler

Kaldırılsın ölüm kokan bölümler

Kadınlara yeter bitsin zulümler

Kadına şiddete hayır diyelim.

 

 

KASIM YALNIZLIĞI 

DAVUT MORTAŞ

Ayrılık şerbeti içmiş, bir kasım gününde 

hem sıcak hem soğuk belirsiz bir mevsimde,

hatırıma gelirsin sorgusuz sualsiz

 

Geçmişi, veda mektuplarıyla uğurladım

yalnızlık mührüyle zarfı kapattım,

dilimden dökülen cümlelerim oldun

sorgusuz sualsiz

 

İhtiyarlığa günler kaldı

gençliğimin vedasındayım

kaybolan bir bahar mevsiminin gerisinde

"kıştayım"

hayallerime düşüyorsun

sorgusuz sualsiz

 

Dermansız bir hasta yatağındayım

kurumuş dilim damağım,

suya hasret bir kuyudayım,

şelale olup akıverdin

yüreğime sorgusuz sualsiz

 

Kızgın çöllerde,

terk edilmiş bir çadırdayım 

kervan geçer diye umutlardayım

pusula olup yoluma düştün

sorgusuz sualsiz...

 

BİZİM İLDE

(MERHUM) ABBAS GÜVEN

Bizim ilde neş’e vardır, keyif vardır.

Yeter ki sen Van’a gelesen gardaş.

Çalmaya kasnaklı zilli def vardır.

Çaldıkça gerdanı kırasan gardaş.

 

Gardaşlar oynarlar elde mendilleri.

Türküler okurlar hoştur dilleri.

Bahçelerde açar ğırı gülleri.

Ne de güzel kokar, bilesen gardaş.

 

Armudu var dığdığı, ile mellaki.

Yedikçe açılır insanın içi.

Güzellerin bal akar dili.

Sen de onlardan alasan gardaş.

 

İçersin kehrizinden soğuk suyunu.

Göresen yiğitlerin selvi boyunu.

Öğrensen halkının esas soyunu.

İçersin herşeyin veresen gardaş.

 

Abbas derki; bir köşedeyim.

Elimden bu gelir başka nedeyim?

Van’ı böylece size diyeyim.

Anlattım ki gelesiz gardaş.

 

CANIM DÜNYA

DUYGU TAYLAN 

Herkes yoluna gidecek

Bir an ,bir kavşakta buluştuktan hemen sonra

Başkalıklarının gölgelerine değecek

Ayrılıklar

Unutturacak yalnızlıkları

Gizlerine değen hikayeleriyle

Ortaya dökülecek bölünmüş ilişkiler

Yanlarında korkutan hayvanlarını taşıyacak bazıları

Bazıları kalabalıktan korkacak

Çoğu çıktığı yolculukta

Sakladığı aynılıkları bir başına taşıyacak sırtında

Dağıldıkları yerden çıkmak isteyecek

İçlerine attıkları öfkeleri

Konakladıkları zaman yön verecek rüzgarlarına

Ah! Canım Dünya

Sağlam bakanların sağlam duranların yolculuğusun sen.

Ben sana inanıyorum.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.