Sarıkaya: Dirençli hipertansiyon sanıldığı kadar yaygın değil
SBÜ Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Remzi Sarıkaya, dirençli hipertansiyon konusuna ilişkin yaptığı açıklamada, klinik pratiğin en önemli sorunlarından birine dikkat çekti.
Sarıkaya, hipertansiyon hastalarında sıklıkla karşılaşılan ve çoklu ilaç kullanımına rağmen hedef değerlere ulaşılamayan kan basıncı durumunun her zaman gerçek direnç anlamına gelmediğini vurguladı.
Sarıkaya, bu durumun çoğu zaman “dirençli hipertansiyon” olarak etiketlendiğini, ancak güncel bilimsel verilerin bu yaklaşımın her zaman doğru olmadığını ortaya koyduğunu ifade etti. Özellikle JAMA’da yayımlanan “Diagnosis and Management of Resistant Hypertension: A Review” başlıklı derlemeye atıfta bulunan Sarıkaya, dirençli hipertansiyonun sanılandan daha farklı bir tablo çizdiğini belirtti.
Derlemeye göre dirençli hipertansiyon; uygun dozlarda üçlü antihipertansif tedaviye rağmen kan basıncının kontrol altına alınamaması olarak tanımlanıyor. Bu tedavi genellikle ACE inhibitörü veya ARB, kalsiyum kanal blokeri ve tiyazid grubu diüretikten oluşuyor. Ancak Sarıkaya, bu tanı üzerinden değerlendirilen hastaların önemli bir bölümünde gerçek bir direnç bulunmadığını söyledi.
Araştırmalarda “görünür dirençli hipertansiyon” oranının yaklaşık yüzde 20 civarında olduğu, ancak detaylı inceleme yapıldığında gerçek dirençli hipertansiyon oranının yüzde 10’a kadar düştüğü ifade ediliyor. Sarıkaya, bu farkın en önemli nedeninin “pseudorezistans” olarak adlandırılan durum olduğunu belirtti.
Pseudorezistansın başlıca nedenleri arasında beyaz önlük hipertansiyonu, hatalı ölçüm teknikleri ve hasta uyumsuzluğu yer alıyor. Özellikle ilaçların düzenli kullanılmamasının neredeyse her iki hastadan birinde görüldüğünü vurgulayan Sarıkaya, “Bu nedenle tedaviye başlamadan veya artırmadan önce hastanın ilaç uyumu mutlaka sorgulanmalıdır” dedi.
Gerçek dirençli hipertansiyon saptanan hastalarda ise altta yatan nedenlerin araştırılması gerektiğini belirten Sarıkaya, en sık karşılaşılan sekonder nedenin primer aldosteronizm olduğunu ifade etti. Bu durumun dirençli hipertansiyon hastalarının yüzde 5 ila 25’inde görülebileceğini söyledi. Ayrıca kronik böbrek hastalığı, renal arter stenozu, obstrüktif uyku apnesi ve bazı ilaçların da önemli nedenler arasında yer aldığını dile getirdi.
Tedavi sürecine de değinen Sarıkaya, basamaklı bir yaklaşımın önemine dikkat çekti. Öncelikle standart üçlü tedavinin uygun doz ve kombinasyonlarla uygulanması gerektiğini belirten Sarıkaya, bu tedaviye rağmen sonuç alınamayan durumlarda dördüncü basamakta mineralokortikoid reseptör antagonistlerinin öne çıktığını söyledi. Özellikle spironolaktonun bu hasta grubunda en etkili ek tedavi seçeneği olduğuna dair güçlü bilimsel kanıtlar bulunduğunu ifade etti.
Alternatif tedavi seçenekleri arasında eplerenon, beta blokerler, alfa blokerler ve santral etkili ilaçların da yer aldığını belirten Sarıkaya, girişimsel yöntemlerden renal denervasyonun ise son yıllarda yeniden gündeme geldiğini söyledi. Ancak bu yöntemin henüz tüm hastalar için standart bir uygulama haline gelmediğini de ekledi.
Sonuç olarak Sarıkaya, dirençli hipertansiyon yönetiminde en kritik adımın doğru tanı koymak olduğunu vurgulayarak, “Dirençli gibi görünen hastaların büyük kısmında aslında gerçek direnç yoktur. Bu nedenle tedaviyi artırmadan önce ölçüm doğruluğu, hasta uyumu ve sekonder nedenler mutlaka gözden geçirilmelidir” dedi.