Kültür Haber Girişi: 14.05.2020 - 13:45, Güncelleme: 15.10.2020 - 08:27

MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

 

MAVİ ŞEHRİN KALEMLERİ

Vansesi Gazetesi ile Van Yazarlar ve Şairler Derneği işbirliğiyle mavi şehrin kalemleri yazıyor.
Manası Hoş Bir Mustafa Ayyürek Derin bir müzik tüm karanlık tonlarıyla aklımı delip geçiyordu. Yüce dağın dumanlı eteğinde bir haberci, müjdeleyici sesiyle; 'Korkmayın geçecektir!' diyordu. Aklım, müziğin karanlık tonlarına dahi henüz alışmamışken, 'Korkmayın geçecektir!' ifadesi beni mıh gibi olduğum yere çiviledi. Neden korkuyordu bu insanlar ve geçecek olan neydi? Bir türlü anlayamıyor, akıl erdiremiyordum. Müzik, karanlık notalarının ritmini arttırırken aynı ölçüde güven veren o ses yineledi; 'Korkmayın geçecektir!' Ben yerinde sabit kalmış bir buz parçası gibi halen olayın ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. ** İnsanlar… Bu hengâmenin olduğu belirsizlikte insanların bir bir yere düştüklerini, nefes almada sıkıntı yaşadıklarını ve bunun sonucu olarak göğü sarsan çocukların, kadınların, gençlerin, erkeklerin avazlarını işitiyor, vahim hislere kapılıyordum. Etraftaki birinin ağzından dışarıya doğru yönelen sıcak nefes, başka birinin dişlerine çarpıyordu. Soğuk dağın zirvesinde esen yel gibi burnundan, gözlerinden, boğazından içeriye ta ciğerlerine doğru sızıyordu. Nefes almayı zorlaştıran bu olay da neyin nesiydi?** Dehşetli müzik ritmini arttırırken, insanlar bir bir yere düşmeye devam ediyor, hayatla irtibatlı oldukları o ince çizgide kaybolup gidiyorlardı. Bu müzik kulak zevki ve haz veren musikiden uzak şekilde, can alan bir yırtıcı kuşun ya da bir kedinin eti bedenden koparan pençesi gibiydi. Bunu anlamakta neden bu kadar geciktiğimi, şimdiye kadar nerede olduğumu, neden belirgin bir şey hatırlayamadığımı anlayamıyordum. Ama şu bir gerçek ki ölümün sıcak ya da soğuk nefesi hepimizin ensesinde kol geziyor, sıradaki insanın canını almak için hiç acele etmiyordu. Yavaş yavaş ama sayısı binleri hayır, hayır yüz binleri bulan rakamlarla can almaya devam ediyor, her seferinde farklı bir insanın anılarını yok ediyordu. Ritmi sabit olan bu müzik notasının yarı canlı yarı cansız olduğunu öğrendiğimde ise beynime ya bir çivinin saplandığını ya da kalbimin cam parçalarıyla yıkandığını htim. Hâlbuki kalbim hayatla irtibatımı sağlayan candı, kandı. Soluk alıp vermeyi sağlayan ciğerler bu yarı cansız müzik notasıyla işlevini yerine getiremiyor, pes edip birden bire sönüveriyordu. Bağırışlar dumanlı dağın zirvesine oradan da uçurumların dibine doğru ilerleyip yankı yapıp kulaklarımıza çarpıyordu. Ciğerler… Ah ciğerler! Sigara dumanı ile kirletilmiş, alkolle yıkanmış, türlü türlü haz veren otlarla tütsülenmiş ciğerler… Dayanamıyor, yankılanan seslerle sönüp kalıyordu. Kadın, yaşlı, yaşlı kadın; erkek, adam, vurdumduymaz adam, ihtiyarlanmış bedenleri toprak kokusuna karışıyor, yağmurla yıkanıp geriye kalanların sinesine bir taş gibi oturuyordu. Buz tutan çehrelerde sararmış simalar, morarmış cesetler anısı arta kalanlara birer kara tabutu. Sesler yankılanıyordu uçurum kenarından, dağın zirvesinden, ovalardan, düzlüklerden. Seslere aşina oluyordu kulaklar ölümün soğuk nefesinden. Ve sesler yükseliyordu arşa kirli heveslerinden. Müzik ritmini artırdıkça daha bir yayılıyor, can alan yarı cansızdan önce çıkardığı yaygarası karşılık buluyordu. Her karşılığı ya bir ihtiyar oluyordu ya da solunum yolu rahatsızlığı olan bir genç. Bu müziğin ritmi insanlara ne kadar vahşet saçıyorsa geriye kalanı için de adeta bir nefes aralığı, hayatla irtibatı kuvvetlendiren bir güzellik oluyordu. Evet, evet insanlar ölüyordu ama yırtıcılar, otçullar, kuşlar ve balıklar - doğal denge, su ve güneş daha parlak ve daha berraktı. İnsanların unutmuş olduğu güzellikler bir bir çiçek açıyor, kâinatın iğne ucu olan dünya kendini onarıyordu. Ama insanlar, insanlar… Onlar ölüyordu. Dengenin bozulmasına en az ses çıkarmış olan yaşlılar ve vurdumduymaz adamlar. Ölüyorlardı ve onlar öldükçe biz ölüyor, toprak diriliyordu. Bir ses çınlıyordu zihnimizde, bizleri alaşağı ederek şu cümleyi hatırlatıyordu: ''Ben istemezsem asla yapamazsın.'' Hepimizi gramın 20 milyonda biri ağırlığa sahip olanla baş başa bırakıyordu:''Ben istemezsem asla…''Bu ifade karanlığın karşılık bulması değil, gönüllerin yumuşama sebebiydi belki de… Belki de… Ama henüz değil. Kalplerimizi dehşetle dolduran, bizleri evlerimize mahkûm kılan, apartman dairelerinde sadece temel ihtiyaçlar için çıkmamıza neden olan, bahçeli evleri olanları ise yolu sadece kenarından izleyebilmesine izin veren bir müzik notasıdır bu. Bunu her millet kendi dilinde bir deyişle dillendiriyor olsa da bilimsel bir ismi var artık. Bu isim o kadar çok kere tekrarlandı ki, artık sadece bir isim değil dumanlı dağların eteğinde çığırtkanlığı yapılan bir müzik notası, bir senfoni şefi, sadece dikenleri olan bir… Bir…. Bir… İsimlendirmeye gerek yok, ismi lazım değil çünkü kim olduğunu bilirsin sen… Değişiyoruz, bunu müziğin ritim tutan ahengi ile hissedebiliyoruz. Dünya yeni bir evrenin başlangıcında bunu o ses haykırıyor. Çatal dilli bir fısıltı değil bu. Toprak bizi kendisine çağırıyor, kara bulutlar bunun habercisi. Kokusunu alabiliyorsunuz değil mi? Ve tadını ve tabii ki htirdiğini anlayabiliyorsunuz. Öyle olduğunu umuyorum. Ben… Ben hissedebiliyorum yıkım sonrası doğacak şafağı. Sen anlayabiliyorsun aktarılanların mahiyetini. O çözümleyebiliyor hususiyetini. Siz evet, evet siz yakalayabiliyorsunuz. Onlar da görebiliyor bunu. Ama biz… Biz de bundan çok uzak değiliz artık. Bir ses yankılanıyordu ufukta, kalplerimiz neşeyle dolduran bir ses. Yapabildiği kadar bağırıyor bu ses:''Korkmayın. Evet, korkmayın, geçecektir.''      Mutluluk Kahvesinin Dibe Vuran Telvesi İçten Külünk İçinden geçtiğimiz zor ve karanlık günlerin üzerine, yetmezmiş gibi öbek öbek gelen ve işin garip yanı artık hiç de şaşırmadığımız kötülükler, kim bilir kaçıncı hayat sınavımız.  Öyle ki değim yerindeyse, "Neresinden tutsak elimizde kalıyor" felsefesinden kurtulmak ister gibi düşünmemek uğruna, kendimizi kişisel uğraşlara verdik. Nedendir bilmem en popüler olanı; Evde ekmek yapmak.  Baktık yasaklar hafta sonu ev hapsine döndü, kendine güvenen, işi bir tık daha ilerletip, hazır maya devrini kapatarak evde ekşi maya devrini başlattı. Ve biz, bir tarifimiz tencerede  kaynarken, bir diğeri fırında alt üst olurken,  bol köpüklü bir yorgunluk kahvesi ile tamamlarız süreci. Kahvede soluklanma alışkanlığımız, Yaklaşık 16.yüzyılda, Yemen'den, İstanbul'a gelmiş, Osmanlı imparatorluğu içinde uzun yıllar kullanılmış ancak 16.yüzyılın ortalarında kahve ticareti yaygınlaşarak halkla buluşmuş. Halkın itibar göstermesi ile de kahvehaneler kurulmuş ve toplumda böylece sosyolojik bir değişiklik olarak hayatımıza girmiş. Kahvehaneler, entelektüel sohbetlerin yapıldığı, şair ve yazarların fikir alışverişlerinde bulunduğu, içinde kitaplıkları barındıran ortamlarken; günümüzde çok farklı bir görüntüye bürünmüş olsalar da içlerinde aynı mantıkla hizmet edenleri görmek mümkün. Bugünün dün'e, dün'ün bugün'e benzediği günlerde, en derin duygu ve düşüncelerimizden sıyrılıp, ruhumuza iyi gelen insanlarla, kır çiçekleri tarlasında kaybolmaya, dalgalı denizlerin maviliğinde huzur bulmaya, bir kafede dostlarla buluşup, sarmaş dolaş sohbet etmeye ne çok ihtiyacımız var. Velhasıl, böylesi özlemlerdeyiz, sabırlarla birbirimizi telkin ettiğimiz. Hatta öyle ki bazen kendimizi dinlememek için kaçtığımız, basit sorularla bile uğraşmadığımız.  Ama her ne olursa olsun kendimizle barışık olmaktan geçer huzurlu olup huzur saçmamız, mutlu olup mutlu etmemiz. İşte o yüzden birçoğumuz eve kapansak da  içimize kapanmamalı ve arada sırada aynaya bakıp sormalıyız gerçeğimizle yüzleşerek. Bugün nasılsın kendim?  Zaman zaman... 1. Kokular içindeki köhne, salaş bir kahvedeki,  2. Kırık dökük fincanda sunulan, 3. Dudaklara acı gelen, bir yudum telve gibi hsem de kendimi.. (ki burada, 1.içimi, 2.dışımı, 3.duygularımı ifade ediyor..) Hayatın inişli çıkışlı yollarında yürümeye devam etmek zorundayız ama. Hadi gelin önce;  buraya ilk defa makale düşmemin onur ve şerefine, az biraz soluklanalım. "Mutluluk kahvesinin, dibe vuran telvesinde" Ben de, aranızda olmanın verdiği heyecanla teşekkür edip, fısıldayayım huzurla size, "Hoş buldum!"     Derd u Devam Serhat Sönmez Susmanın da var bir bedeli Konuşamadıklarımın Berzah âleminde derin bir sükûtum, Mahşerim yakın   Susmanın ayrıdır acısı Penceremden geceye ikinci aydınlık Bense karanlıkta silinirim Dil verilmez karanlığa bilirim Ama şiirler sezerim Yıldızlarla kazılan sessiz bir göğe. Oysa okuyamam Acının körlüğü ezginin sessizliğidir. Düşlerinde binlerce kelime haykırış... Teltel düşerken gerçeğine Sade bir iç çekiş Zamanın kollarında bir ecel oluşu Mizansız hesap çekilmesi yüreğine Susmanın nedir gizi?   Agâh neylesin cehennemi Susmanın bir başkadır çaresizliği Kendine başıboş laflar savurmak Uhrevi ve dünyevi sevda gerek Yalan; yalan gerek Sahi vaatler, neyler bu naçar dervişi Cehennemi cennet, cenneti cehennem Eden bir vuslattır beklediği   Günah, günah ki eşiğidir cennetimin Hangi iman saklar ki bu bedeni Bu mahşeri, gurbetimi? Lâlım acep ne desem Susmam uzanır ebede dek   Sevdam sen, gurbetimi sen. Agâh neylesin hesabı, Bütün derdi sen.     Korona Zeynep Sümer Tedbir bizden takdir Allahtan olsun Mümkünse evlerden çıkmayın derim İstemem kimsenin gül yüzü solsun Mümkünse evlerden çıkmayın derim...   Gün be gün artıyor gidiyor canlar Halâ anlamıyor bizde insanlar Dost olan dostunun sözünü dinler Mümkünse evlerden çıkmayın derim... Can benim canım demeyin sakın Kullardan uzak dur Allah'a yakın Koranaya karşı tavrını takın Mümkünse evlerden çıkmayın derim...   Neleri aşmadı bu aziz millet Geldi de gitmedi uğursuz hillet Herkesi uyarır sağ olsun devlet Mümkünse evlerden çıkmayın derim... Kaderde ne varsa o gelir başa Dışarda virüs var yaşarsan yaşa İster ağa ol istersen paşa Mümkünse evlerden çıkmayın derim...   Al benim sözümü yabana atma Yavan ekmeğine acılar katma Çıkışta dışarı yan gelip yatma Mümkünse evlerden çıkmayın derim...     Söylenecek Sözün İmla Kazası Nazan Yerli Mevsimi gelmişti gitmelerin Bir sonbahar sabahı soğuk bir acı Cam buğulu, haykırır gecenin ağlayışı Kimse anlamaz dökülür can parçası   Saçının teline dokunan rüzgâr ayazı Gözlerinde ıssız güneşin karanlık feryadı Çok uzaktan seyre dalmışım ay sancılı Hayran kelebeklerin var göğü anımsatıcı   Anlatsam başkaları sana meyle kalkardı Ben kıyamazdım ağyara selam saklardı Geçince adın bedbaht kalbim ağır basardı  Benimki de boyundan büyük sevgi can kırdı   Attığım dilekler aguşumda buluşmuş duası Bir sözün kalbime mühür damlatmış destansı Topladığım güller benden diken saklamış kanlı Buz kesmiş ayaklarıyla geriye basmalı   Arkasına bakmadan hasret kaplamış anı Ve söylenecek sözün imla kazası Böyle yazmış kader yapboz tahtası Mevsim bahardı bırakıp giden bir yâr sancısı   Uzaktan bakmak haktı, yakınlık mubahtı Yağmurun şahitliği topraktan bayağı tuhaftı Bir hoşça kalı göz bebekleriyle anlattı Heyhat bekleyiş gönülde ezelden imzalı   İç çeksem ağlar mı Sipandağları İçim umman dışım Dicle Fırat'a karşı Beklemek denizde acı çeken kaya parçası Beklemem gözümde siyah beyaz zehir sancı   Geçen günler uykusuz yıldız karasıydı Karanlığa mahkûm darağacında asılı Güven morfolojisi sözün kaçıncı satırındaydı Şimdi ıslanan kirpikler cennet katındaydı.       Ellerim Var Benim Erdinç Yıldırımçakar Ellerim var benim Sana uzanamayacak kadar Zayıf, işe yaramaz, kudretsiz   Uç uca ekli dizelerim var benim Sana ulaşabilecek bir halat gibi Oysa dizelerim de güçsüz, kifayetsiz   Sesine susamış kulaklarım var benim Kuşların sesini dinler, senmiş gibi İşte o kadar alçak, sağır, densiz   Gözlerim var benim Seyre dalar seni yıldızmışsın gibi Bir hükümdar kadar asil, minnetsiz   İçinde sen olan rüyalarım var benim Seni senden götürüyormuş gibi Sevmek yeniden, hep benzersiz Bir kalbin var senin   İkimizi de yaşatan bir yuva gibi "Kudret" ki onu tarife kudretsiz.     Van Balığı Erdal Güvener Van'ın denizinde yaşar Bütün engelleri aşar Ona hayran herkes şaşar Uçar gider Van Balığı   Neslini devamdır derdi Yavrusun bırakır kendi Nerde görse balık bendi Yolun alır Van Balığı   Ona sahip çıkmalıyız Engelleri yıkmalıyız Yasaklara uymalıyız Hep yaşasın Van Balığı   Şehrimizin değeridir Yaradanın eseridir Tadı adından bellidir Faydalıdır Van Balığı   Adın almış atamızdan Onlar göçtü aramızdan Bize miras dedemizden Kalır gider Van Balığı  
Vansesi Gazetesi ile Van Yazarlar ve Şairler Derneği işbirliğiyle mavi şehrin kalemleri yazıyor.

Manası Hoş Bir

Mustafa Ayyürek

Derin bir müzik tüm karanlık tonlarıyla aklımı delip geçiyordu. Yüce dağın dumanlı eteğinde bir haberci, müjdeleyici sesiyle; 'Korkmayın geçecektir!' diyordu. Aklım, müziğin karanlık tonlarına dahi henüz alışmamışken, 'Korkmayın geçecektir!' ifadesi beni mıh gibi olduğum yere çiviledi. Neden korkuyordu bu insanlar ve geçecek olan neydi? Bir türlü anlayamıyor, akıl erdiremiyordum. Müzik, karanlık notalarının ritmini arttırırken aynı ölçüde güven veren o ses yineledi; 'Korkmayın geçecektir!' Ben yerinde sabit kalmış bir buz parçası gibi halen olayın ne olduğunu çözmeye çalışıyordum.

** İnsanlar… Bu hengâmenin olduğu belirsizlikte insanların bir bir yere düştüklerini, nefes almada sıkıntı yaşadıklarını ve bunun sonucu olarak göğü sarsan çocukların, kadınların, gençlerin, erkeklerin avazlarını işitiyor, vahim hislere kapılıyordum.

Etraftaki birinin ağzından dışarıya doğru yönelen sıcak nefes, başka birinin dişlerine çarpıyordu. Soğuk dağın zirvesinde esen yel gibi burnundan, gözlerinden, boğazından içeriye ta ciğerlerine doğru sızıyordu. Nefes almayı zorlaştıran bu olay da neyin nesiydi?**

Dehşetli müzik ritmini arttırırken, insanlar bir bir yere düşmeye devam ediyor, hayatla irtibatlı oldukları o ince çizgide kaybolup gidiyorlardı. Bu müzik kulak zevki ve haz veren musikiden uzak şekilde, can alan bir yırtıcı kuşun ya da bir kedinin eti bedenden koparan pençesi gibiydi. Bunu anlamakta neden bu kadar geciktiğimi, şimdiye kadar nerede olduğumu, neden belirgin bir şey hatırlayamadığımı anlayamıyordum. Ama şu bir gerçek ki ölümün sıcak ya da soğuk nefesi hepimizin ensesinde kol geziyor, sıradaki insanın canını almak için hiç acele etmiyordu. Yavaş yavaş ama sayısı binleri hayır, hayır yüz binleri bulan rakamlarla can almaya devam ediyor, her seferinde farklı bir insanın anılarını yok ediyordu.

Ritmi sabit olan bu müzik notasının yarı canlı yarı cansız olduğunu öğrendiğimde ise beynime ya bir çivinin saplandığını ya da kalbimin cam parçalarıyla yıkandığını htim. Hâlbuki kalbim hayatla irtibatımı sağlayan candı, kandı.

Soluk alıp vermeyi sağlayan ciğerler bu yarı cansız müzik notasıyla işlevini yerine getiremiyor, pes edip birden bire sönüveriyordu. Bağırışlar dumanlı dağın zirvesine oradan da uçurumların dibine doğru ilerleyip yankı yapıp kulaklarımıza çarpıyordu.

Ciğerler… Ah ciğerler! Sigara dumanı ile kirletilmiş, alkolle yıkanmış, türlü türlü haz veren otlarla tütsülenmiş ciğerler… Dayanamıyor, yankılanan seslerle sönüp kalıyordu.

Kadın, yaşlı, yaşlı kadın; erkek, adam, vurdumduymaz adam, ihtiyarlanmış bedenleri toprak kokusuna karışıyor, yağmurla yıkanıp geriye kalanların sinesine bir taş gibi oturuyordu. Buz tutan çehrelerde sararmış simalar, morarmış cesetler anısı arta kalanlara birer kara tabutu.

Sesler yankılanıyordu uçurum kenarından, dağın zirvesinden, ovalardan, düzlüklerden. Seslere aşina oluyordu kulaklar ölümün soğuk nefesinden. Ve sesler yükseliyordu arşa kirli heveslerinden.

Müzik ritmini artırdıkça daha bir yayılıyor, can alan yarı cansızdan önce çıkardığı yaygarası karşılık buluyordu. Her karşılığı ya bir ihtiyar oluyordu ya da solunum yolu rahatsızlığı olan bir genç. Bu müziğin ritmi insanlara ne kadar vahşet saçıyorsa geriye kalanı için de adeta bir nefes aralığı, hayatla irtibatı kuvvetlendiren bir güzellik oluyordu.

Evet, evet insanlar ölüyordu ama yırtıcılar, otçullar, kuşlar ve balıklar - doğal denge, su ve güneş daha parlak ve daha berraktı. İnsanların unutmuş olduğu güzellikler bir bir çiçek açıyor, kâinatın iğne ucu olan dünya kendini onarıyordu. Ama insanlar, insanlar… Onlar ölüyordu. Dengenin bozulmasına en az ses çıkarmış olan yaşlılar ve vurdumduymaz adamlar. Ölüyorlardı ve onlar öldükçe biz ölüyor, toprak diriliyordu.

Bir ses çınlıyordu zihnimizde, bizleri alaşağı ederek şu cümleyi hatırlatıyordu: ''Ben istemezsem asla yapamazsın.'' Hepimizi gramın 20 milyonda biri ağırlığa sahip olanla baş başa bırakıyordu:''Ben istemezsem asla…''Bu ifade karanlığın karşılık bulması değil, gönüllerin yumuşama sebebiydi belki de… Belki de… Ama henüz değil.

Kalplerimizi dehşetle dolduran, bizleri evlerimize mahkûm kılan, apartman dairelerinde sadece temel ihtiyaçlar için çıkmamıza neden olan, bahçeli evleri olanları ise yolu sadece kenarından izleyebilmesine izin veren bir müzik notasıdır bu. Bunu her millet kendi dilinde bir deyişle dillendiriyor olsa da bilimsel bir ismi var artık. Bu isim o kadar çok kere tekrarlandı ki, artık sadece bir isim değil dumanlı dağların eteğinde çığırtkanlığı yapılan bir müzik notası, bir senfoni şefi, sadece dikenleri olan bir… Bir…. Bir… İsimlendirmeye gerek yok, ismi lazım değil çünkü kim olduğunu bilirsin sen…

Değişiyoruz, bunu müziğin ritim tutan ahengi ile hissedebiliyoruz. Dünya yeni bir evrenin başlangıcında bunu o ses haykırıyor. Çatal dilli bir fısıltı değil bu. Toprak bizi kendisine çağırıyor, kara bulutlar bunun habercisi. Kokusunu alabiliyorsunuz değil mi? Ve tadını ve tabii ki htirdiğini anlayabiliyorsunuz. Öyle olduğunu umuyorum. Ben… Ben hissedebiliyorum yıkım sonrası doğacak şafağı. Sen anlayabiliyorsun aktarılanların mahiyetini. O çözümleyebiliyor hususiyetini. Siz evet, evet siz yakalayabiliyorsunuz. Onlar da görebiliyor bunu. Ama biz… Biz de bundan çok uzak değiliz artık.

Bir ses yankılanıyordu ufukta, kalplerimiz neşeyle dolduran bir ses. Yapabildiği kadar bağırıyor bu ses:''Korkmayın. Evet, korkmayın, geçecektir.'' 

 

 

Mutluluk Kahvesinin Dibe Vuran Telvesi

İçten Külünk

İçinden geçtiğimiz zor ve karanlık günlerin üzerine, yetmezmiş gibi öbek öbek gelen ve işin garip yanı artık hiç de şaşırmadığımız kötülükler, kim bilir kaçıncı hayat sınavımız.  Öyle ki değim yerindeyse, "Neresinden tutsak elimizde kalıyor" felsefesinden kurtulmak ister gibi düşünmemek uğruna, kendimizi kişisel uğraşlara verdik.

Nedendir bilmem en popüler olanı; Evde ekmek yapmak. 

Baktık yasaklar hafta sonu ev hapsine döndü, kendine güvenen, işi bir tık daha ilerletip, hazır maya devrini kapatarak evde ekşi maya devrini başlattı.

Ve biz, bir tarifimiz tencerede  kaynarken, bir diğeri fırında alt üst olurken,  bol köpüklü bir yorgunluk kahvesi ile tamamlarız süreci.

Kahvede soluklanma alışkanlığımız, Yaklaşık 16.yüzyılda, Yemen'den, İstanbul'a gelmiş, Osmanlı imparatorluğu içinde uzun yıllar kullanılmış ancak 16.yüzyılın ortalarında kahve ticareti yaygınlaşarak halkla buluşmuş.

Halkın itibar göstermesi ile de kahvehaneler kurulmuş ve toplumda böylece sosyolojik bir değişiklik olarak hayatımıza girmiş. Kahvehaneler, entelektüel sohbetlerin yapıldığı, şair ve yazarların fikir alışverişlerinde bulunduğu, içinde kitaplıkları barındıran ortamlarken; günümüzde çok farklı bir görüntüye bürünmüş olsalar da içlerinde aynı mantıkla hizmet edenleri görmek mümkün.

Bugünün dün'e, dün'ün bugün'e benzediği günlerde, en derin duygu ve düşüncelerimizden sıyrılıp, ruhumuza iyi gelen insanlarla, kır çiçekleri tarlasında kaybolmaya, dalgalı denizlerin maviliğinde huzur bulmaya, bir kafede dostlarla buluşup, sarmaş dolaş sohbet etmeye ne çok ihtiyacımız var.

Velhasıl, böylesi özlemlerdeyiz, sabırlarla birbirimizi telkin ettiğimiz. Hatta öyle ki bazen kendimizi dinlememek için kaçtığımız, basit sorularla bile uğraşmadığımız.  Ama her ne olursa olsun kendimizle barışık olmaktan geçer huzurlu olup huzur saçmamız, mutlu olup mutlu etmemiz.

İşte o yüzden birçoğumuz eve kapansak da  içimize kapanmamalı ve arada sırada aynaya bakıp sormalıyız gerçeğimizle yüzleşerek.

Bugün nasılsın kendim?  Zaman zaman...

1. Kokular içindeki köhne, salaş bir kahvedeki, 

2. Kırık dökük fincanda sunulan,

3. Dudaklara acı gelen, bir yudum telve gibi hsem de kendimi..

(ki burada, 1.içimi, 2.dışımı, 3.duygularımı ifade ediyor..)

Hayatın inişli çıkışlı yollarında yürümeye devam etmek zorundayız ama. Hadi gelin önce;  buraya ilk defa makale düşmemin onur ve şerefine, az biraz soluklanalım.

"Mutluluk kahvesinin, dibe vuran telvesinde"

Ben de, aranızda olmanın verdiği heyecanla teşekkür edip, fısıldayayım huzurla size,

"Hoş buldum!"

 

 

Derd u Devam

Serhat Sönmez

Susmanın da var bir bedeli

Konuşamadıklarımın

Berzah âleminde derin bir sükûtum,

Mahşerim yakın

 

Susmanın ayrıdır acısı

Penceremden geceye ikinci aydınlık

Bense karanlıkta silinirim

Dil verilmez karanlığa bilirim

Ama şiirler sezerim

Yıldızlarla kazılan sessiz bir göğe.

Oysa okuyamam

Acının körlüğü ezginin sessizliğidir.

Düşlerinde binlerce kelime haykırış...

Teltel düşerken gerçeğine

Sade bir iç çekiş

Zamanın kollarında bir ecel oluşu

Mizansız hesap çekilmesi yüreğine

Susmanın nedir gizi?

 

Agâh neylesin cehennemi

Susmanın bir başkadır çaresizliği

Kendine başıboş laflar savurmak

Uhrevi ve dünyevi sevda gerek

Yalan; yalan gerek

Sahi vaatler, neyler bu naçar dervişi

Cehennemi cennet, cenneti cehennem

Eden bir vuslattır beklediği

 

Günah, günah ki eşiğidir cennetimin

Hangi iman saklar ki bu bedeni

Bu mahşeri, gurbetimi?

Lâlım acep ne desem

Susmam uzanır ebede dek

 

Sevdam sen, gurbetimi sen.

Agâh neylesin hesabı,

Bütün derdi sen.

 

 

Korona

Zeynep Sümer

Tedbir bizden takdir Allahtan olsun

Mümkünse evlerden çıkmayın derim

İstemem kimsenin gül yüzü solsun

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

 

Gün be gün artıyor gidiyor canlar

Halâ anlamıyor bizde insanlar

Dost olan dostunun sözünü dinler

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

Can benim canım demeyin sakın

Kullardan uzak dur Allah'a yakın

Koranaya karşı tavrını takın

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

 

Neleri aşmadı bu aziz millet

Geldi de gitmedi uğursuz hillet

Herkesi uyarır sağ olsun devlet

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

Kaderde ne varsa o gelir başa

Dışarda virüs var yaşarsan yaşa

İster ağa ol istersen paşa

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

 

Al benim sözümü yabana atma

Yavan ekmeğine acılar katma

Çıkışta dışarı yan gelip yatma

Mümkünse evlerden çıkmayın derim...

 

 

Söylenecek Sözün İmla Kazası

Nazan Yerli

Mevsimi gelmişti gitmelerin

Bir sonbahar sabahı soğuk bir acı

Cam buğulu, haykırır gecenin ağlayışı

Kimse anlamaz dökülür can parçası

 

Saçının teline dokunan rüzgâr ayazı

Gözlerinde ıssız güneşin karanlık feryadı

Çok uzaktan seyre dalmışım ay sancılı

Hayran kelebeklerin var göğü anımsatıcı

 

Anlatsam başkaları sana meyle kalkardı

Ben kıyamazdım ağyara selam saklardı

Geçince adın bedbaht kalbim ağır basardı 

Benimki de boyundan büyük sevgi can kırdı

 

Attığım dilekler aguşumda buluşmuş duası

Bir sözün kalbime mühür damlatmış destansı

Topladığım güller benden diken saklamış kanlı

Buz kesmiş ayaklarıyla geriye basmalı

 

Arkasına bakmadan hasret kaplamış anı

Ve söylenecek sözün imla kazası

Böyle yazmış kader yapboz tahtası

Mevsim bahardı bırakıp giden bir yâr sancısı

 

Uzaktan bakmak haktı, yakınlık mubahtı

Yağmurun şahitliği topraktan bayağı tuhaftı

Bir hoşça kalı göz bebekleriyle anlattı

Heyhat bekleyiş gönülde ezelden imzalı

 

İç çeksem ağlar mı Sipandağları

İçim umman dışım Dicle Fırat'a karşı

Beklemek denizde acı çeken kaya parçası

Beklemem gözümde siyah beyaz zehir sancı

 

Geçen günler uykusuz yıldız karasıydı

Karanlığa mahkûm darağacında asılı

Güven morfolojisi sözün kaçıncı satırındaydı

Şimdi ıslanan kirpikler cennet katındaydı.

 

 

 

Ellerim Var Benim

Erdinç Yıldırımçakar

Ellerim var benim

Sana uzanamayacak kadar

Zayıf, işe yaramaz, kudretsiz

 

Uç uca ekli dizelerim var benim

Sana ulaşabilecek bir halat gibi

Oysa dizelerim de güçsüz, kifayetsiz

 

Sesine susamış kulaklarım var benim

Kuşların sesini dinler, senmiş gibi

İşte o kadar alçak, sağır, densiz

 

Gözlerim var benim

Seyre dalar seni yıldızmışsın gibi

Bir hükümdar kadar asil, minnetsiz

 

İçinde sen olan rüyalarım var benim

Seni senden götürüyormuş gibi

Sevmek yeniden, hep benzersiz

Bir kalbin var senin

 

İkimizi de yaşatan bir yuva gibi

"Kudret" ki onu tarife kudretsiz.

 

 

Van Balığı

Erdal Güvener

Van'ın denizinde yaşar

Bütün engelleri aşar

Ona hayran herkes şaşar

Uçar gider Van Balığı

 

Neslini devamdır derdi

Yavrusun bırakır kendi

Nerde görse balık bendi

Yolun alır Van Balığı

 

Ona sahip çıkmalıyız

Engelleri yıkmalıyız

Yasaklara uymalıyız

Hep yaşasın Van Balığı

 

Şehrimizin değeridir

Yaradanın eseridir

Tadı adından bellidir

Faydalıdır Van Balığı

 

Adın almış atamızdan

Onlar göçtü aramızdan

Bize miras dedemizden

Kalır gider Van Balığı

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.