Haber Girişi: 24.08.2021 - 13:20, Güncelleme: 24.08.2021 - 13:20

Dünyanın En Kalabalık Kadın Korosunu Kuran, Çok Yönlü Sanatçı Ekrem Ataer İle Özel Röportaj

 

Dünyanın En Kalabalık Kadın Korosunu Kuran, Çok Yönlü Sanatçı Ekrem Ataer İle Özel Röportaj

Besteci, kompozitör, yazar, radyo ve tv programcısı, Ömer Hayyam, Yasaklı Sanatın Öyküsü, Ara İle Bir Ara, “Sol 1,2,3” ‘Tarihsel süreç içinde Devrim Şarkıları ve Marşları’adlı eserlerin sahibi Ekrem Ataer ile keyifli bir söyleşi yaptık.
Röportaj: Ümran Öztürk Söyleşimizde müzik kariyerinden televizyon, radyoculuk ve yazarlık kariyeri ile son çalışmaları hakkında her şeyi konuştuk.  Bizler sizi müzisyen, yazar,  televizyon ve radyo programcısı olarak tanıyoruz ve seviyoruz. Radyolarda  ve televizyon kanallarında hazırlayıp sunduğunuz programlarla, çıkartmış olduğunuz kitaplarla,yapmış olduğunuz çalışmalarla geniş bir halk kitlesinin  sevgisini kazanan donanımlı bir sanatçısınız. *Müzik kariyerinize ne zaman ve nasıl başladınız? Bu süreçten ve çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?  -Öncelikle bütün dostlara merhaba. Müzik merakı ve ilgisi tabii ki çok küçük yaşlarda başladı. İlk kıpırdanmalar ilkokul yaşlarında mandolin eğitimi ve okuldaki piyanoya dokunarak olduğunu söyleyebiliriz. Şarkı söyleyen ve çok konuşan bir Ekrem... Yine öyle ve ben bundan çok memnunum. İlkokul ve lise yılları hep müzik vardı hayatımda. Kariyer eğitimime, 1984 yılında İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Şan Bölümü’nde başladım. Sonra aynı okulun Temel Bilimler Bölümü’ne geçtim. Kariyer çalışmalarına  1987 yılında, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Halk Müziği İcra Heyeti’nde Şef Adnan ATAMAN ile devam ettim. Aynı yıllarda Adapazarı Belediye Konservatuarı’nda haftada 1 gün Yücel PAŞMAKÇI kadrosunda öğretim elemanı olarak derslere girdim. İlk solo konserimi 4 Mayıs 1986’da Taksim Küçük Sahne’de verdim. 1988’de ilk albümüm “Anladım” çıktı.  Ardından konserler, gazete ve dergi yazıları, söyleşiler, besteler geldi.  Konserlerle birlikte seyahatler... 9 albüm, 134 yayınlanmış beste, tiyatro, belgesel müzikleri, makaleler, köşe yazıları, 4 kitap, yüzlerce radyo ve tv programı derken bugüne geldik. *Radyoculuk ve televizyonculuk kariyerinize ilk kez nerede ve ne zaman başladınız? -Radyoculuğum 1990’lı yıllarda; Radyo Umut, Cumhuriyet Gazetesi Radyo, Radyo Kent... 90’lı yılların sonu ve 2000’li yıllarda Radyo Barış, Cem Radyo, TRT Fm, TRT 3 ve en son 2015’de Halk Radyo. Televizyon ise; TRT Gap, TRT4, TRT2, KRT, Cem Tv. Yaklaşık 5 yıldır Borusan Klasik Radyo’da programlar yapmaktayım. * Basın çalışmaları ? 1983 yılında yani tam 20 yaşımda Bakırköy Surdışı Gazetesi’nde başladım. Aynı yıl Mızrap Müzik Dergisi’nde yazılarım yayımlanmaya başladı. 38 yıldır yazıyorum. Evrensel Gazetesi, Cumhuriyet, Aydınlık... Gerçek Dergisi, Evrensel Kültür, İnsancıl, OdaTv ve daha birçok yerde yazdım. Yeni Gelen Dergisi’nde halen yazmaktayım... *TRT Radyo ve televizyon kanallarında çok başarılı programlara imza attınız ve uzun süre seyircisi bol müzik programları yaptınız. Kültür sanat programları açısından 90’lı yılların TRT’ si ile günümüzün TRT’sini karşılaştırdığınızda neler söylersiniz? -Herkes kendi dönemini tabii ki önemser ve över. Hatta yeniyi beğenmez, bu sarmala pek girmek istemiyorum ama o dönemde temiz Türkçe kullanılırdı. Sunucu ya da spiker, izleyicisinin karşısına didaktik ve model bir duruşla çıkardı. Ben 2000’li yıllarda TRT ile buluştum. O dönem ve öncesinin sunucu, yapımcı ve spikerlerine baktığımızda yetkin ve birikimli figürler görüyoruz. KPS sınavı ile TRT’ci olan bir kadroyla bu çizgiyi yakalamanız elbette zor. Radyo ve Tv programcılığı, sunuculuğu vs. kamu  personeli statüsü içinde görünse de memuriyeti bünyesinde tutamayacak bir meslek alanıdır. Hiçbir dönemde TRT personeli olmadım. Hep dışarıdan program yaptım. Yıllardır savunduğum “sanatçının memuru olmaz!” fikriydi ve hala da bunu savunuyorum. Sanat ve basın kurumu, memuriyeti bünyesinde tutamaz, içeriğine aykırı. TRT var olduğundan beri her dönem hükümetler yanlısı olmuştur ; olmak zorundadır; çünkü çalışan sanatçı da olsa memurdur, işçidir. Patronu da hükûmettir. Kısacası kişinin tarafsız olması gerektiğini beklemek akla ziyan bir tutumdur. Fakat bu dönemde ipin ucu kaçmış ve iş neredeyse hükûmet sözcülüğü kıvamına gelmiştir. Benim nazarımda TRT basın işlevini tamamen yitirmiştir. Peki, yitirmeyen, moda deyimle “yandaş” olmayan kanal kalmış mıdır? Kesinlikle hayır! Belgesel, müzik, magazin kanalları dışında zinhar kalmamıştır. Şu an ülkemizde tüm Tv kanalları kendi yapılarının yandaşıdır, bekçisidir ve sözcüsüdür. Kısacası “tencere dibin kara, seninki benden kara!” Peki Ekrem Ataer ne izliyor? diye sorarsanız belgesel kanalları ve TRT2. *Şu anki radyo ve televizyon sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? -Artık her telefon bir Tv ya da Radyo kanalı.. Sosyal medya ve teknoloji geniş imkanlar sunduğu için şimdi eline telefon alan herkes; televizyoncu, radyocu, sunucu, gazeteci, haberci, yapımcı, senarist, araştırmacı, yazar, ışıkçı, dekorcu vs.. Kime sorsam “Akşam yayınım var!” diyor. Şaşkınlıkla izliyorum ortamı. Dünyanın birçok noktasını gezdim. Her konuda, okumadığı halde bu kadar birikimli başka bir toplum görmedim. Onun için bu temâşa sahnesini şaşkınlıkla izliyorum. Bu durumdan doğal olarak sektör de etkileniyor. İzleyici oranları düşük. Diziler ve “yandaş tartışma programları” durumu biraz kurtarıyor. Taraftarlar rahatlıyor kısacası...  “Yandaş tartışma programları” dediğim modeli biliyorsunuz tabii... Genelde çok bilmiş bir hatuncuk elinde kalem ve bir sürü adam bağrışır dururlar. Masalar yumruklanır, sehpalar devrilir. Bu sırada izleyiciler “Aslanım benim, nasıl lafı yapıştırdı ama!” diye mutlu olurlar. Konuşulan Türkçeye baktığınızda seviyenin foyası çıkar. Dimyat’a gideceğine Midyat’a gidenlere, onore olacağına onure ya da onorize olanlara çook! rastlarsınız. Hem de şöhretli sunucular, akademisyenler vs. *Dünyanın en kalabalık kadın korosunu kurdunuz. Bu çalışmanızdan biraz söz edebilir misiniz? -Tohumları 1984 yılında Zeytinburnu Halk Eğitimi Merkezi’nde çoğunluğu deri işçilerinden oluşmuş bir koro ile başlayan heyecan, zamanla,  1266 kişilik, uluslararası hakemli gözlemle dünya rekoru tescillenen Ekrem Ataer Halk Korosu oldu. Aslında koro değil tabii, kadınların çoğunlukta olduğu bir sivil toplum yürüyüşü. 12 yaşından 83 yaşına, işçisinden, patronuna, köylüsünden, kentlisine kadar geniş bir yelpaze. Birçok demokratik eylemin de mimarıdır bu koro. Şu sıralar pandemi nedeniyle çalışmalara ara verdim. *Ülkemizdeki radyo, televizyon ve müzik sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? - Yayıncılık konusundan önceki yanıtlarda bahsettim. Müzik sektörü dediğimizde durum çok da farklı değil. Tüm dünyada ciddi bir değişim var. Her şey dijitalleşiyor ve mobil hale geliyor. Ev stüdyoları, mobil kayıtlar vs. Bunlar çok doğal ve aslında işi kolaylaştırıyor ama müzik üretiliyor mu? Kısmen. Çok özel ve az örnek dışında pek çarpıcı bir şeye rastlayamıyorum. Tv dizi müziklerini, özellikle tarihi diziler için yapılan müzikleri dikkat çekici ve çarpıcı buluyorum. Onun için nostaljinin tavan yaptığı bir süreçteyiz. Günümüzün en işlevsel türünü Rap olarak görüyorum. Sözel ve ritmik unsura dayalı bu tür protest duyguların farklı bir dışavurumu. Dikkatle incelenmesi gereken, sınıfsal ve sosyolojik bir reflekstir Rap. *Yeni kuşak sanatçılar hakkında düşünce ve gözlemlerinizden biraz bahsedebilir misiniz? - “Sanatçı” terimini çok dikkatli kullanan bir arkadaşınız olduğum için bu soruyu yanıtlamak istemiyorum. Aslında cehaletimden yanıtlamıyorum. Çünkü yeni kuşağı çok fazla gözlemlemediğim için bilgi sahibi de değilim. Bilmediğim şeyi de laf olsun diye yanıtlamaktan kaçınırım. Ancak şunu söylemek istiyorum; çok yetenekli ve muazzam gençler var ama kendilerini ifade edecekleri ortam çok gibi görünse de yok. Sanatçı adayının ya da sanatçının yeri sahnedir, telefon ekranı değil. *Özel yaşamınız ile ilgili birkaç sorum olacak. Eşiniz yazar, Türkolog Ece Ataer’in  aslen Ayvacıklı olduğunu biliyorum. Ancak söyleşimizden önce Van’da dünyaya geldiğini, kayınvalide ve kayınpederinizin Van’da öğretmenlik yaptığını söylemiştiniz. Bir Vanlı olarak bunu duyunca ister istemez heyecanlandım. Sizinle paylaştıkları Van’a ait anılar var mı?  Biraz bahseder misiniz? - Evet “kâimvalidem” Van’ın köylerinde  görev yapan ilk kadın öğretmen. Ece de 2.5 yaşında Van’dan ayrıldığı için çok fazla bir anısı yok. Vâlide ve pederin aktardıkları bilgiler çok çarpıcı tabii; yokluklar, acılar, sıkıntılar ama vefa, dostluk... Hâlâ görüştükleri öğrencileri ve aileleri var. Doğuda öğretmen ama aslında her şey.. Akıl hocası, düşünce ve yaşam önderi, insana da hayvana da aşı yapan, ilk yardım (Sıhhiye) işlemlerini bilen, tarım bilgisi, vs. her konuda öncü öğretmen. O nesil son Köy Enstitülü ve Öğretmen Okullu nesil olduğu için öğretmen de öyle öğretmen tabii ! En önemlisi ben de öğretmen çocuğuyum; öğretmenin evi kitap yuvasıdır, resmen kütüphanedir. Bizim evimize kaynak kitap aramak için komşular gelirdi, bir salon dolusu süs değil, gerçekten okunmuş kitap vardı. Peki ya şimdi ? *Eşiniz  Ece Ater ile birlikte insanlık adına herkesin cesaret edemediği bir şeyi yaptınız ve bedenlerinizi kadavra olarak bağışladınız. Buna nasıl karar verdiniz ve bu süreci biraz anlatır mısınız? - Kadavra bağışı yaptıktan sonra olumlu ve olumsuz tepkiler aldık. Olumlu tepkileri zaten biliyorsunuz ama işin göğüslemeye çalıştığımız diğer bir tarafı var. “Biz mezar, dini  tören istemiyoruz, bedenlerimizi bilime adıyoruz.” Dedik. Bir takım çevreler tarafından önce şaşkınlık, tepki ve sonra da görmezlikten gelmelerle karşılandık. Dini duygular, gelenekler ve tabular devreye giriveriyor. Bu duruma maalesef akademik çevrelerde dahil ! Her şeyin “tek el”leştiği bir süreçte bu fotoğrafa da hak veriyoruz. O proje şu an bir ölçüde beklemede. “Bizim hayal ettiğimiz bu konuyu kampanya haline getirmek” dediğimizde üniversiteleri ve vakıflarını ürküttüğümüzü fark ettik. *Pandemi dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz. Çalışmalarınızdan bahseder misiniz, yeni albüm ya da kitap var mı? - “Sol 1,2,3...” kitabımı pandemide çıkardım. Bir tiyatro müziği bitti ve çok geniş konulu bir kitap hazırlığındayım. Bütün bu konuştuğumuz konuların içinde olduğu bir kitap. Yeni çalışmalarınızı merakla bekliyorum. Yoğun çalışmalarınız arasında bu samimi söyleşiye yer verdiğiniz için gönülden teşekkür ederim.  
Besteci, kompozitör, yazar, radyo ve tv programcısı, Ömer Hayyam, Yasaklı Sanatın Öyküsü, Ara İle Bir Ara, “Sol 1,2,3” ‘Tarihsel süreç içinde Devrim Şarkıları ve Marşları’adlı eserlerin sahibi Ekrem Ataer ile keyifli bir söyleşi yaptık.

Röportaj: Ümran Öztürk

Söyleşimizde müzik kariyerinden televizyon, radyoculuk ve yazarlık kariyeri ile son çalışmaları hakkında her şeyi konuştuk.

 Bizler sizi müzisyen, yazar,  televizyon ve radyo programcısı olarak tanıyoruz ve seviyoruz. Radyolarda  ve televizyon kanallarında hazırlayıp sunduğunuz programlarla, çıkartmış olduğunuz kitaplarla,yapmış olduğunuz çalışmalarla geniş bir halk kitlesinin  sevgisini kazanan donanımlı bir sanatçısınız.

*Müzik kariyerinize ne zaman ve nasıl başladınız? Bu süreçten ve çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?

 -Öncelikle bütün dostlara merhaba. Müzik merakı ve ilgisi tabii ki çok küçük yaşlarda başladı. İlk kıpırdanmalar ilkokul yaşlarında mandolin eğitimi ve okuldaki piyanoya dokunarak olduğunu söyleyebiliriz. Şarkı söyleyen ve çok konuşan bir Ekrem... Yine öyle ve ben bundan çok memnunum. İlkokul ve lise yılları hep müzik vardı hayatımda. Kariyer eğitimime, 1984 yılında İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı Şan Bölümü’nde başladım. Sonra aynı okulun Temel Bilimler Bölümü’ne geçtim. Kariyer çalışmalarına  1987 yılında, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Halk Müziği İcra Heyeti’nde Şef Adnan ATAMAN ile devam ettim. Aynı yıllarda Adapazarı Belediye Konservatuarı’nda haftada 1 gün Yücel PAŞMAKÇI kadrosunda öğretim elemanı olarak derslere girdim. İlk solo konserimi 4 Mayıs 1986’da Taksim Küçük Sahne’de verdim. 1988’de ilk albümüm “Anladım” çıktı.  Ardından konserler, gazete ve dergi yazıları, söyleşiler, besteler geldi.  Konserlerle birlikte seyahatler... 9 albüm, 134 yayınlanmış beste, tiyatro, belgesel müzikleri, makaleler, köşe yazıları, 4 kitap, yüzlerce radyo ve tv programı derken bugüne geldik.

*Radyoculuk ve televizyonculuk kariyerinize ilk kez nerede ve ne zaman başladınız?

-Radyoculuğum 1990’lı yıllarda; Radyo Umut, Cumhuriyet Gazetesi Radyo, Radyo Kent... 90’lı yılların sonu ve 2000’li yıllarda Radyo Barış, Cem Radyo, TRT Fm, TRT 3 ve en son 2015’de Halk Radyo.

Televizyon ise; TRT Gap, TRT4, TRT2, KRT, Cem Tv. Yaklaşık 5 yıldır Borusan Klasik Radyo’da programlar yapmaktayım.

* Basın çalışmaları ?

1983 yılında yani tam 20 yaşımda Bakırköy Surdışı Gazetesi’nde başladım. Aynı yıl Mızrap Müzik Dergisi’nde yazılarım yayımlanmaya başladı. 38 yıldır yazıyorum. Evrensel Gazetesi, Cumhuriyet, Aydınlık... Gerçek Dergisi, Evrensel Kültür, İnsancıl, OdaTv ve daha birçok yerde yazdım. Yeni Gelen Dergisi’nde halen yazmaktayım...

*TRT Radyo ve televizyon kanallarında çok başarılı programlara imza attınız ve uzun süre seyircisi bol müzik programları yaptınız. Kültür sanat programları açısından 90’lı yılların TRT’ si ile günümüzün TRT’sini karşılaştırdığınızda neler söylersiniz?

-Herkes kendi dönemini tabii ki önemser ve över. Hatta yeniyi beğenmez, bu sarmala pek girmek istemiyorum ama o dönemde temiz Türkçe kullanılırdı. Sunucu ya da spiker, izleyicisinin karşısına didaktik ve model bir duruşla çıkardı. Ben 2000’li yıllarda TRT ile buluştum. O dönem ve öncesinin sunucu, yapımcı ve spikerlerine baktığımızda yetkin ve birikimli figürler görüyoruz. KPS sınavı ile TRT’ci olan bir kadroyla bu çizgiyi yakalamanız elbette zor. Radyo ve Tv programcılığı, sunuculuğu vs. kamu  personeli statüsü içinde görünse de memuriyeti bünyesinde tutamayacak bir meslek alanıdır. Hiçbir dönemde TRT personeli olmadım. Hep dışarıdan program yaptım. Yıllardır savunduğum “sanatçının memuru olmaz!” fikriydi ve hala da bunu savunuyorum. Sanat ve basın kurumu, memuriyeti bünyesinde tutamaz, içeriğine aykırı.

TRT var olduğundan beri her dönem hükümetler yanlısı olmuştur ; olmak zorundadır; çünkü çalışan sanatçı da olsa memurdur, işçidir. Patronu da hükûmettir. Kısacası kişinin tarafsız olması gerektiğini beklemek akla ziyan bir tutumdur. Fakat bu dönemde ipin ucu kaçmış ve iş neredeyse hükûmet sözcülüğü kıvamına gelmiştir. Benim nazarımda TRT basın işlevini tamamen yitirmiştir. Peki, yitirmeyen, moda deyimle “yandaş” olmayan kanal kalmış mıdır? Kesinlikle hayır! Belgesel, müzik, magazin kanalları dışında zinhar kalmamıştır. Şu an ülkemizde tüm Tv kanalları kendi yapılarının yandaşıdır, bekçisidir ve sözcüsüdür. Kısacası “tencere dibin kara, seninki benden kara!” Peki Ekrem Ataer ne izliyor? diye sorarsanız belgesel kanalları ve TRT2.

*Şu anki radyo ve televizyon sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Artık her telefon bir Tv ya da Radyo kanalı.. Sosyal medya ve teknoloji geniş imkanlar sunduğu için şimdi eline telefon alan herkes; televizyoncu, radyocu, sunucu, gazeteci, haberci, yapımcı, senarist, araştırmacı, yazar, ışıkçı, dekorcu vs.. Kime sorsam “Akşam yayınım var!” diyor. Şaşkınlıkla izliyorum ortamı. Dünyanın birçok noktasını gezdim. Her konuda, okumadığı halde bu kadar birikimli başka bir toplum görmedim. Onun için bu temâşa sahnesini şaşkınlıkla izliyorum. Bu durumdan doğal olarak sektör de etkileniyor. İzleyici oranları düşük. Diziler ve “yandaş tartışma programları” durumu biraz kurtarıyor. Taraftarlar rahatlıyor kısacası...  “Yandaş tartışma programları” dediğim modeli biliyorsunuz tabii... Genelde çok bilmiş bir hatuncuk elinde kalem ve bir sürü adam bağrışır dururlar. Masalar yumruklanır, sehpalar devrilir. Bu sırada izleyiciler “Aslanım benim, nasıl lafı yapıştırdı ama!” diye mutlu olurlar. Konuşulan Türkçeye baktığınızda seviyenin foyası çıkar. Dimyat’a gideceğine Midyat’a gidenlere, onore olacağına onure ya da onorize olanlara çook! rastlarsınız. Hem de şöhretli sunucular, akademisyenler vs.

*Dünyanın en kalabalık kadın korosunu kurdunuz. Bu çalışmanızdan biraz söz edebilir misiniz?

-Tohumları 1984 yılında Zeytinburnu Halk Eğitimi Merkezi’nde çoğunluğu deri işçilerinden oluşmuş bir koro ile başlayan heyecan, zamanla,  1266 kişilik, uluslararası hakemli gözlemle dünya rekoru tescillenen Ekrem Ataer Halk Korosu oldu. Aslında koro değil tabii, kadınların çoğunlukta olduğu bir sivil toplum yürüyüşü. 12 yaşından 83 yaşına, işçisinden, patronuna, köylüsünden, kentlisine kadar geniş bir yelpaze. Birçok demokratik eylemin de mimarıdır bu koro. Şu sıralar pandemi nedeniyle çalışmalara ara verdim.

*Ülkemizdeki radyo, televizyon ve müzik sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Yayıncılık konusundan önceki yanıtlarda bahsettim. Müzik sektörü dediğimizde durum çok da farklı değil. Tüm dünyada ciddi bir değişim var. Her şey dijitalleşiyor ve mobil hale geliyor. Ev stüdyoları, mobil kayıtlar vs. Bunlar çok doğal ve aslında işi kolaylaştırıyor ama müzik üretiliyor mu? Kısmen. Çok özel ve az örnek dışında pek çarpıcı bir şeye rastlayamıyorum. Tv dizi müziklerini, özellikle tarihi diziler için yapılan müzikleri dikkat çekici ve çarpıcı buluyorum. Onun için nostaljinin tavan yaptığı bir süreçteyiz. Günümüzün en işlevsel türünü Rap olarak görüyorum. Sözel ve ritmik unsura dayalı bu tür protest duyguların farklı bir dışavurumu. Dikkatle incelenmesi gereken, sınıfsal ve sosyolojik bir reflekstir Rap.

*Yeni kuşak sanatçılar hakkında düşünce ve gözlemlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

- “Sanatçı” terimini çok dikkatli kullanan bir arkadaşınız olduğum için bu soruyu yanıtlamak istemiyorum. Aslında cehaletimden yanıtlamıyorum. Çünkü yeni kuşağı çok fazla gözlemlemediğim için bilgi sahibi de değilim. Bilmediğim şeyi de laf olsun diye yanıtlamaktan kaçınırım. Ancak şunu söylemek istiyorum; çok yetenekli ve muazzam gençler var ama kendilerini ifade edecekleri ortam çok gibi görünse de yok. Sanatçı adayının ya da sanatçının yeri sahnedir, telefon ekranı değil.

*Özel yaşamınız ile ilgili birkaç sorum olacak. Eşiniz yazar, Türkolog Ece Ataer’in  aslen Ayvacıklı olduğunu biliyorum. Ancak söyleşimizden önce Van’da dünyaya geldiğini, kayınvalide ve kayınpederinizin Van’da öğretmenlik yaptığını söylemiştiniz. Bir Vanlı olarak bunu duyunca ister istemez heyecanlandım. Sizinle paylaştıkları Van’a ait anılar var mı?  Biraz bahseder misiniz?

- Evet “kâimvalidem” Van’ın köylerinde  görev yapan ilk kadın öğretmen. Ece de 2.5 yaşında Van’dan ayrıldığı için çok fazla bir anısı yok. Vâlide ve pederin aktardıkları bilgiler çok çarpıcı tabii; yokluklar, acılar, sıkıntılar ama vefa, dostluk... Hâlâ görüştükleri öğrencileri ve aileleri var. Doğuda öğretmen ama aslında her şey.. Akıl hocası, düşünce ve yaşam önderi, insana da hayvana da aşı yapan, ilk yardım (Sıhhiye) işlemlerini bilen, tarım bilgisi, vs. her konuda öncü öğretmen. O nesil son Köy Enstitülü ve Öğretmen Okullu nesil olduğu için öğretmen de öyle öğretmen tabii ! En önemlisi ben de öğretmen çocuğuyum; öğretmenin evi kitap yuvasıdır, resmen kütüphanedir. Bizim evimize kaynak kitap aramak için komşular gelirdi, bir salon dolusu süs değil, gerçekten okunmuş kitap vardı. Peki ya şimdi ?

*Eşiniz  Ece Ater ile birlikte insanlık adına herkesin cesaret edemediği bir şeyi yaptınız ve bedenlerinizi kadavra olarak bağışladınız. Buna nasıl karar verdiniz ve bu süreci biraz anlatır mısınız?

- Kadavra bağışı yaptıktan sonra olumlu ve olumsuz tepkiler aldık. Olumlu tepkileri zaten biliyorsunuz ama işin göğüslemeye çalıştığımız diğer bir tarafı var. “Biz mezar, dini  tören istemiyoruz, bedenlerimizi bilime adıyoruz.” Dedik. Bir takım çevreler tarafından önce şaşkınlık, tepki ve sonra da görmezlikten gelmelerle karşılandık. Dini duygular, gelenekler ve tabular devreye giriveriyor. Bu duruma maalesef akademik çevrelerde dahil ! Her şeyin “tek el”leştiği bir süreçte bu fotoğrafa da hak veriyoruz. O proje şu an bir ölçüde beklemede. “Bizim hayal ettiğimiz bu konuyu kampanya haline getirmek” dediğimizde üniversiteleri ve vakıflarını ürküttüğümüzü fark ettik.

*Pandemi dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz. Çalışmalarınızdan bahseder misiniz, yeni albüm ya da kitap var mı?

- “Sol 1,2,3...” kitabımı pandemide çıkardım. Bir tiyatro müziği bitti ve çok geniş konulu bir kitap hazırlığındayım. Bütün bu konuştuğumuz konuların içinde olduğu bir kitap.

Yeni çalışmalarınızı merakla bekliyorum. Yoğun çalışmalarınız arasında bu samimi söyleşiye yer verdiğiniz için gönülden teşekkür ederim.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.